DENEMELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DENEMELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Anlamak, nasıl devam edileceğini bilmek demektir



Seçme denen özgürlükten bahsedenlerin daha hayatlarının gerçekten çaresiz bırakan deneyimi ile karşılaşmadıklarını düşünüyorum.

Engel olamayacağımız şeyler vardır hayatta. Ne zaman bir şey seçme özgürlüğümü kullanmalıyım duygusunu taşısam hep bir sıkıntı çıktı. Ve hayat bana önüme geleni zorla seçtirdi. Onun için iradenle şunu yaparsın, hayat seçimlerden ibaret gibi sözlere çok inanmıyorum. Hayat çizilmiş bir rota ve sen orada yürürken yapabildiklerini yapıyorsun. Gün geliyor ne yeteneğin ne eğitimlerin hiçbir işe yaramıyor. Misal bir deprem oluyor, ilk bulduğun kıyafeti geçirip üzerine çıkıyorsun, sonrası da yaşamda kalma mücadelesi oluyor. Seçmediğin bir gömlekle sokaktasın ve aceleyle ilk düğmeyi yanlış iliklemişsin. Beceriksiz ya da dikkatsiz olduğun için değil depremde canını kurtarmak istediğin için her şeyi bırakıp çıkmışsın can derdine.

Çok güzel bir fotoğraf makinen varmış, harika koleksiyonların varmış hepsi enkazda kalmış. Sen gömleğinle devam etmişsin. Hayat felaketi yaşamayan izleyen herkes için normale dönünce o şehirden ayrılmışsın, elin boş. Çevrendekiler yine yargılayan gözlerle bakmaya başlamış. Sana olmayan gömleği hissettirmiş. Yardım kolilerinden bir şeyler aramışsın ama nafile, zevkine göre bir şey yok. Bulduğunu giymek zorundasın. Dışarıdan bakanlar, yaşadıklarını bilmeyenler üzerindekilerin eski ya da zevksizce olduğu düşünebilir. Sen de bilirsin bu gömlekle yürünmez sokaklarda, senin bile değildir, kapının arkasında asılı duran, eline ilk gelen kıyafettir ama dönüp yenisini de alamazsın, eski kıyafetlerinin güzelliğini de, kombin yapmayı bildiğini de ispatlayamazsın. Çünkü insanların çoğu görünenin arkasındakini merak etmez. Sen de isyanların, itirazların işe yaramadığını anladığın vakit bir gömleğin olduğuna şükrederek yaşamayı seçmek zorunda kalırsın.

Hayat herkese aynı bereketle akmaz ama hep devam eder. Zamanla senin hayatını alt üst eden depremden habersiz, sence hiçbir dert görmemiş insanlar arasında yaşarsın, sıkıntı ettiklerine bıyık altından gülersin ama hala yeni gömlek alamazsın yenilenme teşebbüslerinde birden orada da artçılar başlar ve beni mi takip ediyor dediğin deprem korkunu tetikler. Bu öyle sarsıcıdır ki bütün zihnini ele geçirir. Gömleği de başkalarını da eski dertlerini de unutursun.

İlla ki herkesin yaşamı kendine ağır gelen tekâmül araçlarıyla doludur ve bunlar çok üst üste geldi mi bir zaman sonra öğrenilmiş çaresizlik kaderin olur.

Babam, biz küçükken süte düşen iki kurbağanın hikayesini çok anlatırdı. Biri çırpınmış kaymak oluşmuş, biri dibe çökmüş boğulmuş. Çırpınıyoruz hepimiz, olduğu kadar bir kaymakla hayata tutunuyoruz. Sütün dibini görmeyenler laf ediyor, başında kaymak var, ben şahsen böyle pis dolaşamam, diye ahkam kesiyor, sen sütün yüzeyine çıktım diye sevinirken.

Bu yüzden seçme denen özgürlükten bahsedenlerin daha hayatlarının gerçekten çaresiz bırakan deneyimi ile karşılaşmadıklarını düşünüyorum.

Olduğun, yaşadığın günü güzelleştirebildiğin kadar yaşamaya başladığında ne gurbette kalanların ne gidip dönmeyenlerin ne de nehirlerin kahverengi akmasını umursarsın…

Hasılı kelam hayatta tek değiştirebileceğimiz şey algımız. Algımızı yönetmek bizim elimizde ve yoksa o bizi yönetir. Seçebileceğimiz tek şey budur ve kolay değildir. Bazen çok uzun ve zorlu bir yolculuktur. Ama en azından bunu anlamak önemli. Çünkü Wittgenstein’ın dediği gibi “Anlamak, nasıl devam edileceğini bilmek demektir.”

 Handan Kılıç

YAŞAMAK BİR AĞAÇ GİBİ TEK VE HÜR VE BİR ORMAN GİBİ KARDEŞÇESİNE


 Acil durumlarla baş etmeyi kendi başına öğrenen, elinden tutacak kimse olmadığından düştüğünde kendini öteki eliyle teselli edip hadi kalk diyen bir insana gurbette dönüştüm. Ama sonra o kadar çok şey üst üste geldi ki sonunda altında kaldım. Epey zaman süren bir uyku hali geldi üzerime. Günlük hayatı sürdürdüğüm, bedenim çalışırken ruhumun uyuduğu bir hal. Uyku derken geceleri uyuduğum sanılmasın. Artık uykusuzluğu da kabul ettim. Bana reva görülen hayatı, biçilen rolü yaşatan bu uyku halini de.

Yaprağın rüzgârın etkisiyle düştüğü yaşam nehrinde sürüklenirken kendince hayatta kalma taktikleri geliştirdim. Yazmak hep bunlardan biri oldu. İçimde olan biteni önceleri kağıda sonra bloglara döküp seyredince açıldı uykum. Arkasından da romanlar geldi.

İnsan ne yapıyorsa yapsın önce kendinden sıyrılması gerekiyor, belki kendi zannettiği de üzerine giydirilmiş hazır kalıplardır. Ama uykudayken bunları yapamaz insan. Evindeyken de yapamaz ayılmak için illa ki ayrılmak gerekir. Gerçek bir kendilik inşaası için de ciddi bir çaresizlik halinde yalnız kalmak. O etabı geçmenin ödülü de hayata gürül gürül akan bir coşkuyla karışmaktır.

Bu çaresizlikler bazen aniden ortaya çıkar bazen süregelen uzun vakitlere yayılır, daha çok yorar. İnsan her duruma alışır, hayatta kalma içgüdüsü ani değişiklikleri tolore etmeyi kolaylaştırır. Ama yavaş ilerleyen hatta içindeyken ilerlemiyor gibi gelen zorlu süreçlerde de insan uyku haline geçebilir. Yavaş yavaş ısıtılan suyun içinde zıplamak akıllarına gelmeyen kurbağalar misali kendini bile unutur.

Gurbet de yabancılıktır ama kendilik kurmak için de fırsattır. Aidiyet zannettiğin bağlardan kurtulmak için yeterince uzaklaşmak ve ne kadar yol aldığını fark etmek için dönüp ardına bakmak gerekir. Bir zaman sonra ne gittiğin yere ait olursun ne de dönsen memleketin sana yurt olur. Bu aslında kötü bir şey de değil. “Evi dağılanın yurdu genişler,” demiş ya Latife Tekin gittiğin her yerde evin, ev misali insanların olursa yerini yurdunu insanını özlesen de hayat etabının o ferah nefes kısmına geçilir.

Zaten bıraktığın yerdeki insanlar, yani en yakınların, arkadaşların sen yokken sensiz bir hayat kurar ve dönsen de yerini yadırgayan bir çiçek gibi kalırsın. Suyun olsa güneşin denk gelmez, toprağın olsa rüzgarını bulamaz ve rahatsız hissedersin kendini. Zaman her şeyin ilacı demeleri boşa değil. Soğutarak uzaklaştırır kalpleri. Evim dediğin yerde bile odalar, eşyalar senin varlığın gözetilmeden düzenlenir. Tabiat boşluk kabul etmezmiş. Hayat sensiz de gayet güzel akar. Bu nedenle senin içinden geçen ırmağın rengi de hüzünle dolu bir kahverengi olmamalıdır.

Ve zamanla hepimiz anlarız ki, gurbet kendi içimizde. Koparıldığımız bilinmezlere ulaşmadan da o boşluk dolmayacak. Öyleyse nerede kiminle olduğumuzun bile önemi yok. Sürekli sınanan biziz diğer herkes figüran. Gelenlere hoş geldin demeli gidenlere elveda. 

Korkma

 

Korktuklarımızın başa gelmesi sıklıkla gerçekleşir. Zaten olabilecek ihtimalleri değerlendirir ve korkarız. Sevindiğimiz şeyleri de hatırlamadığımızdan, korktuklarımızın gerçekleşmesi daha fazla gerçekleşmiş gibidir. İyi gün de olur, kötü gün de. Korkmamak lazım. Her ne kadar insani duygular olsa da korkularımız bizi günü yaşamaktan alıkoyar.

İnsan nelerden korkar; düşmekten, kalkamamaktan, yalnızlıktan, depremden, utandırılmaktan, haksızlığa uğrayıp yargısız infazlara kurban gitmekten, belki de hepsini içine alan büyük bir korku vardır, hayallerini gerçekleştiremeden hatta istek ve ihtiyaçlarını dahi karşılayamadan bu dünyadan gitmek.

Muhtaç olmak nedir? Hayallerinden çoktan vazgeçip, isteklerini değil ihtiyaçlarını bile karşılayamamaktır. İnsanın ihtiyaçları sonsuzdur, imkanları kısıtlı. Yine de bir çizgi vardır ve hayat alıştığı o çizgi devam etsin ister insan. “Allah gördüğünden geri bırakmasın” dileğine herkes en içten şekilde âmin der. İmkanlarını yitirmekten korkar. Muhtaç olmak, olanın kaybıyla elde kalana tutunmak ancak ihtiyaçların kesişmesi zorlar insanı. En çokta izzeti nefsini, gururunu, egosunu kırar, muhtaç olmak.

Oysa insanın anlaması gereken hep ihtiyaç sahibi olduğu, acizliği, kendinden büyük bir gücün yazdığı kaderi yaşamak, çizdiği yoldan gitmek zorunda olduğudur. Elbette yol ayrımlarında nereye döneceğine kendi karar verir insan ama yazılan sona giderken yaşayacaklarını seçmektir bu. Son değişmez, ana arterler bellidir. Buna inansa da inanmasa da durum değişmez. İnanmak konfordur, inanmamak, baltayı taşa vurmak.

Acizliğini kabul edemezken muhtaç hale düşünce dibe vurur insan. Acizlik çok çeşitlidir, kimi zaman sağlıktır kimi zaman parasızlık. Kimi zaman yalnızlık ama hep kendi iradesini aşan durumlarla karşı karşıyadır insan ve bu alınyazısı kişi başka alanlarda ne kadar güçlü olursa olsun değişmez.

Gün gelir yalnız kalır insan. Arkadaşsız kalmak zordur ama böyle zamanlarda herkesin gerçek yüzünü görürsün.

Bir arkadaşım vardı, bir ara çok samimiydik. “Benim hiç eski arkadaşım yok” derdi, “benim çok” der övünürdüm. “Çevrendekiler seni tazelemiyorsa çöptür” der, gülerdi. Herkesin hikayesinin tazeliğini, enerjisini emer, dirilir ve yeni birisine geçerdi. Bir gün sıranın bana geleceğini sanmazdım ama geldi. O vakit benim eskilerden de hayır olmadığını anladım. Herkesin hikayesi tektir ve çabucak tükenir, labirentlerine girmezsen acı da vermezsin, acı da çekmezsin. İnsan daha başka ne ister?

Otuz yaşından sonra kariyerleri üzerinden tanıdığın insanlarla arkadaşlıkta derinleşme olmuyor zaten. İstisnalar olabilir tabii. Bazen anahtar kilit gibi birbirine uyan insanlar, hayatları aynı yönde akarken denk gelirse beraber çoğalırlar. Denk gelmek önemlidir. Aksi halde susuz kalır kurur insan. Ya yalnız bırakıldım diye sessizliği seçer ya da yüzeysel dostlukları ya da arkadaşım gibi vampir olmayı. Şimdi nerede bilmiyorum ben de artık eskiyim onun için. Yeni birilerinin peşindedir. Onların hikayelerini kana kana içiyordur. Çünkü insanı ayakta tutan sudur, temiz kalbin yolu da sudan, gözyaşından geçer.

Hayat suyu da önemlidir. Bütün masallarda kahramanlar ölümsüzlük verecek o suyun peşindedir. Oysa ölüm de güzeldir. Bir şeyin başı olduğu gibi, sonu olması da iyidir. Zaman uzadıkça zevkler azalır, muhtaçlık artar, korkular çoğalır, insan yerinden kalkıp su alacak güç bile bulamaz, elden ayaktan düşmeden emaneti geri vermeli.

Hasılı kelam insan sosyal bir varlık, yalnız kalmamak için çok naz, niyaz çeker. Hepsi kendinden verilecek tavizlerle şekillenen arkadaşlıklarla çevresini kuşatır. Zanneder ki hiç muhtaç olmayacak, korktuklarını yaşamayacak, susuz kalmayacak, gerekirse kuyudan çekip getirecek biri olacak yanında. O biri kimdir önemsemeyenler, yanımda biri olsun yeter diyenler gidene üzülmez, kalana sevinmez, sırada kim varsa yetinir onunla. Daha cesurlarsa yalnızlığının çitlerini prensipleriyle çakar toprağına.

Cesur da olsan, korkularını da yensen insansın, acizsin hem insana hem her şeye söz geçiren alın yazını kaleme alana ihtiyaçlısın. Bu nedenle yazgına teslim ol, güzel yaşa.

 Handan Kılıç 

 


Kral kaybederse ya da kaybederken kazandıklarımız

 



Sezonunda seyretmediğim Kral Kaybederse dizisine sonradan başladım ve Star TV’nin internet sitesinden izleyerek güncel bölümlere yetiştim. Haftaya final yapacak dizinin 29. bölümünde çember kapatılmaya başlandı ve ilk bölümde huzurevinde gördüğümüz ama sonrasında şaşalı hayatına, gösterişli kahkahasına şahit olduğumuz kralın yalnız kaldığı o günlere tekrar dönüldü. Dizi, gerçek hayattan alınmış hikayesiyle Gülseren Budayıcıoğlu’nun aynı adlı romanından uyarlandı. Aslında yazarının kral yakıştırmasını yaptığı danışanı 32 yaşında biriyken 55 yaşındaki Halit Ergenç tarafından canlandırılması epey eleştiri konusu olduğunda dizi dikkatimi çekti. Reklamın iyisi kötüsü olmaz dedikleri bu olsa gerek. Ben de narsist karakterin baş kahraman olduğu bir roman çalışmamı yeni bitirmiş olduğumdan izlemeye karar verdim. Hem ülkemizdeki her türlü karizmatik karakter, padişah, CEO, profesör, kral rolleri için tek adres olduğundan tartışmanın önemi yoktu. Zaten Ergenç de iyi oyunculuğu sayesinde bu işin hakkını verdi. Yakışıklılığı ve kahkahasıyla yazarının hafızasına kazınan karakterin gülüşü Halit Ergenç’in oyunculuğuyla artık bizim kulaklarımızdan da silinmeyecek. Elbette kumar, kadınlara zaaf her dönem başa bela olup çok ocak söndürtmüştür ama burada kadınları kolayca kendine hayran bırakan lakin aslında hiç kimseyi sevemediğinden sürekli kadınları yedekleyen narsist karakterin ibretlik öyküsü son yıllarda sıkça duyduğumuz narsist kavramını örneklendirerek anlattı. Ciddi çocukluk travması olanların geç olmadan terapi alması gerektiğine dikkat çekti.

Bu yazıya konu olmasının sebebine gelince; 29. bölümün son 20 dakikasında Kenan Baran’ın terapisti ile konuşması son derece etkiliydi.

‘Bir labirentte hapsedilmiş fareler gibi aynı koridorlarda dolanıp duruyor, aradığı ışığı bulamıyor, ışık peşinde değil, ona fener tutmama izin vermemesi bundan’ diyen terapistin iç sesi danışanını üzülerek süzdü. O ise hala “her şey düzelirse ben değişirim, benim bütün halim moralsizlikten, siz bana iyi gelirdiniz, yine moral olabilirsiniz,” deyince Kenan Baran’a sert çıkışıyla şaşırttı. 

“Bıkmadınız mı bu yalanlardan, sizi bugünlere eski hatalarınız getirmedi mi?” 

Ve sonra babaannesinin onlara küçükken anlattığı iki melek hikayesini ekledi: Her insanın omuzunda iki meleğin oturduğu ve insanın her yaptığını kaydettiği, kabirde de o melekler tarafından karşılanacaklarını anlatınca kardeşiyle epey korktuklarından, suçluluk duyduklarından bahsetti. Yıllar içinde başka izahlarla bu korku geçse de bu hikayeyi hiç unutmadığını ve bir gün o melekleri psikiyatri ilmi içinde keşfettiğini, meleklerin bulunduğu alanın aslında bilinç dışımız olduğunu, çok çalışkan bu meleklerin çok da dikkatli bir şekilde iyiyi de kötüyü de not ettiklerini fark ettiğini söyledi. 

“Yalnız günahları büyük harfle yazıyorlar ve karşımıza önce onlar çıkıyor sonra biz türlü numaralar çeviriyoruz onları görmeyelim diye. Oraya yazılanları hiç okumamak da insanı hasta ediyor sürekli okumak da. Siz hep kaçtınız gerçeklerinizden oysa yüzleşseydiniz… Hem biliyoruz orada yazılanları hem de bilmiyoruz eğer o kozmik odaya girseydik, yıllarca kaçmasaydınız, kaderinizi değiştirebilirdiniz. Ve siz kendinizi böyle cezalandırmazdınız. Kendinize verdiğiniz bu cezanın hasarını Allah da affetmez. İşte ciddi bir kalp krizi geçirdiniz ama ölmediniz demek ki hâlâ size bir vakit verildi ve burada farklı şeyler yapma şansınız var, içinizdeki boşluğu görmeniz gerek.”

“Boşluk değil o uçurum, farkındayım ve kaçtığım her şeye ne kadar yakın olduğumun da.”

“Artık daha kalıcı işler yapmak gerek.”

“Ben bir şey yapamıyorum kendime, hep biri yapacak diye bekledim, annem gibi gelsin ve kurtarsın kadınlar beni.”

“Anneme hem çok kızıyorum hem çok seviyordum. Sanırım ben bütün kadınlardan bunun intikamını aldım. Bugüne kadar dönme dolap gibi hep aynı yere geri sar geri dön.”

“İçinizdeki büyük mahkeme hep cezalandırdı sizi. Artık bir şeyler yapmalısınız. Ve meleklerin yazdığı yerleri okurken sadece büyük harfle yazılmış yerleri, günahları okumayın olur mu?”

“Bu saatten sonra okusam ne olacak?”

“İnsanın neyi neden yaptığını bilmesi çok önemli, sizi size yaklaştırır hem okumanın ne yaşı ne zamanı vardır hâlâ toprağın üzerindeyken daha kalıcı şeyler yapın, okuyup bitirdiğinizde hayat sizin eski Kenan olmanıza izin vermeyecektir, korkmayın. Sizi size beğendirecek şeyler yapın.”

Terapist Kenan Baran ofisinden çıkarken ardından baktı ve ‘kendini affederse kaderi değişecek mi acaba hayat ona fırsatlar tanıyacak mı’ diye mırıldandı. Bu tavrıyla yıllarca danışanın olan Kenan’a keşke daha önce çıkışsaydın dedirtti. Ama işte her şeyin vakti saati var. Sanırım terapistler kişinin yüremesi gereken yolda elinden tutmaktan imtina ediyorlar ve herkesin kendi zamanında kendi gerçeğiyle yüzleşmesine yüzlerindeki pokerface gülüşleriyle eşlik ediyorlar. Lakin devleti baba, toprağı ana gören bu bölge insanı için evrensel değerlerden uzaklaşsalar nasıl olur diye düşünmedim değil. 

Yine de bu sahneler beni çok etkiledi. Bırakmak kavramı ile boğuştuğum bu günlerde kralın kaybederek bulduklarını düşündüm. Bırakmak zor derken belki de kavramı değiştirmek gerektiğini hatırlattı bir arkadaşım. Veda… vedalaşmak önemliydi. İlk iş kar küreme önce teşekkür ettim sonra bir veda yazısıyla taçlandırdım bırakılmayı. Ne de olsa her ayrılık bir vedayı hak eder ve Geştalt kuramı bize bunu hatırlatır. (Onu da başka yazıda anlatacağım.)

Kaybettikçe küçülmek, kraliyetin/saltanatın/sefanın/konfor alanının yıkılışı ve elbette eskiyi özlemek…Lakin hızla değişen dünyada her yaşantının hayat sayfaları arasında tozlu bir anı gibi kalması, uzaklaşan görüntülerin silikleşmesi, her anın biraz sonra geçmiş olması, her şeyin giderek anlamsızlaşması karşısında insan olarak yaşadığımız çaresizlik…

Neredeyse simülasyon içinde olduğumuza, her şeyin bizim için kurulmuş bir sahne, herkesin de hayat oyunumuzda figüran olduğuna inanacağım. Hiçbir yaşadığımız gerçek değil. Zaten dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibaret demiyor mu kutsal metinler? 

Oyun oynarken neden kalbim sıkışıyor? Neden narsist bir kralın bile kaybetmesine çok üzüldüm? Ben de kral/kraliçe miydim bir zamanlar! Yoksa narsistlere mi maruz kalmıştım? İnsan tahtlara/kolaya çabuk alışıyor. Hak ettiğini anlamak, varlığını hissetmek nasip olmadan var olanları kaybetmek de başka bir imtihan. Ve bir kere başladı mı düşüş arkası hızlı gelir. Arkadaş sandıkların yok olur, sevdiğin kadın/ adam gider ve insan her şeyin bitişini sadece izler, tıpkı kral gibi. 

Bu kadar mıdır dünya hayatı! Ya sonrası? 

Her şey yaşanırken herkesle beraber Hz Adem’den beri aynı zamanın içindeysek, zaman o MÖ ve MS şeklinde tahtalara çizildiği gibi düz bir çizgi değilse, helezonik yapıdaysa ve tarih tekerrür ederken insanoğlu hep aynı yerde dönüp duruyorsa, vedalar, konuşmalar, sevdalar hepsi yalansa, her şey sadece bizim algımızsa. Ya hiç sevilmemişsek, hissettiklerimiz sadece bizden yansıyanlarsa. Olmamalarımı acı olmaları mı onu bile bilmiyorsak… 

Alıştığın derdi sıkı tut demiş eskiler, şikayet etme, alışmak, konfor alanı bırakmak zorlardan zoru. Bu hepimiz için geçerli değil elbette. Ama tutunmak benim için önemli. Kendimi bildim bileli ayakta gittiğim bir otobüsteyim sanki. Ve yol çok bozuk, tutunmazsam düşerim.

Düşersen kalkarsın derler. Düştüm elbet, uzun zaman kalkamadım yeniden düşmek istemem. Elimde kolumda düştüğüm zamandan kalma yaralar kabuk bağlamışken hele. İzleri duruyor, her gün yağlı bir krem sürüyorum yoksa giyinirken kanıyor, görmesem de bana düştüğümü hatırlatıyor. 


Her yara kanamaz, kabuk da tutmaz. Herkes yok ya da figüran olamaz. Truman şovda değiliz, hayır. Hiç sevilmemiş, hiç yaşamamış, hiç kaybetmemiş, hiç kazanmamış değiliz. Hayat inişli çıkışlı değil de kader bir spiralin içinde biz o sınavı geçemedikçe aynı sarmalda sürekli kaydırıyor bizi. 

Buna da şükür. Zaten aynı yerde durmak ölüm değil mi? Hareketsizlik ölümdür, o alet düz çizgiyi gösterdi mi kalp için oyun bitmiştir.

Ritmi yüksek mi kalbimin, düzenli mi bilmiyorum! Vücudum, zihnim, kanım, kalbim hepsi başka şey söylüyor bu ara. “Başkası olma kendin ol böyle çok daha güzelsin ya gel bana sahici sahici” demişti Tarkan. Çağrışımdan çağrışıma gezerken zihnim, kendisi olan var mı diye düşünüyorum. Hepimiz birbirimize sürtündükçe, düşüp kalktıkça aşınan halimizle şekil değiştirmiyor muyuz? 

Kendimizi keşfetmek derken ilaveler yapıp bir heykel gibi yontmuyor muyuz hoşumuza gitmeyeni! 

Hiç bir gün aynı şekilde kalmazken düşe kalka ilerlediğimiz bu yolda emin olduğumuz ne olabilir? Ben buyum demek ne kadar gerçekçi! 

Kral kaybederken kazanabilecek mi bilmiyoruz, peki ya biz kaybettiklerimizden kendi değerimizi anlayacağımız faydalar devşiriyor muyuz? 

Yaşamak zaman alır, anlamak sancılı. Öğrenmekse koca bir ömür sürer ve krallar da kaybeder. Sultan Süleyman'a kalmayan dünya için hırs edenlerse kaybederken bile bir şey kazanamaz.   

Pelikanların Kursağında Heveslerim

 

Pelikanların kursağındaydı heveslerim. O geniş, esnek torbada, biriken umutlar gibi sallanıp dururdu.

Pelikan, denizin bereketini gagasıyla toplar, kursağında saklar; benim heveslerim de öyle, hayatın coşkusunu avuç avuç toplar, ama bir türlü yutkunamazdım. Ne tamamen benim olurdu ne de bırakılırdı; sadece orada, pelikanın kursağındaki gibi birikir, beklerdi.

Pelikanlar gibiydim, kanatlarım geniş, ama uçuşum ağır. Heveslerim, o koca kanatların altında taşınıyordu; uzaklara gitmek isterken, hep kıyıya yakın yerlerde dolanıyordum.

Pelikanın denize dalışı gibi, ben de hayallere dalardım; bir anlık cesaretle suya gömülür, ama kursağımda sadece ıslak umutlarla dönerdim. Ne tam yakalardım ne tam vazgeçerdim.

Kursağında balık taşıyan pelikan, bazen aç yavrularına sunar avını, bazen kendi için saklar. Heveslerim de öyle; kimi zaman başkaları için parlar, kimi zaman içimde gizli kalır. Ama pelikanın kursağı gibi, heveslerim de kırılgandı; tek bir yanlış hamlede, biriken her şey dökülüverirdi. Yine de nasıl pelikanlar, her dalışta yeniden başlarsa; heveslerim de öyleydi, her tökezlemede biraz daha birikirdi.

Pelikanların kursağındaydı heveslerim ne özgür ne tutsak.

Denizin tuzlu kokusuyla dolu, uçsuz bucaksız bir gökyüzüne hasret. Tıpkı pelikanlar gibi, ben de taşırım onları.

Çünkü hevesler, kursakta bile olsa, yaşamın ta kendisidir.

Aşk Çantadır

 


Aşk çantadır. İçine ne koyarsan onu taşırsın, ama ağırlığı her zaman sürprizdir. Bazen bir tüy kadar hafif, bazen bir taş kadar ağır; kimi zaman omzunda bir türkü, kimi zaman sırtında bir yük. 

Aşk, tıpkı bir çanta gibi, seninle gider, sen nereye gidersen.

Bu çanta, ilk alındığında pırıl pırıldır; göz alıcı, umut dolu. İçine hayalleri, vaatleri, gülüşleri doldurursun. Ama zamanla her çanta gibi fermuarı zorlanır, dikişleri aşınır. 

Aşk da öyle; ne kadar özenle taşısan da, yıpranır. Yine de o yıpranmışlık, çantanın hikâyesidir; her leke, her çizik, bir anının izi.

 Aşk çantadır, çünkü bazen boşaltsan da bir şeylerin kaldığını fark edersin. Bir not, bir koku, bir eski fotoğraf; unutulmuş sandığın, ama hâlâ orada olan. 

Ve bazen, tıpkı çantayı karıştırırken bulduğun beklenmedik bir hazine gibi, aşk da seni şaşırtır; unuttuğun bir duyguyu yeniden avucuna bırakır.

 Ama dikkat et, aşk çantadır; fazla doldurursan taşar, dağılır. Az doldurursan eksik kalır. 

Ne çok ağır, ne çok hafif; tam kararında taşımak gerekir. Çünkü aşk, çanta gibi, seninle yol alır; ne kadar uzun, ne kadar kısa, sadece sen bilirsin.

Ve bazı çantalardan da insanlardan da kolay vazgeçemezsin. 

Aşksız ve çantasız kalma(yalım). 

Edebiyat Vantilatördür

 


Edebiyat vantilatördür. Sıcak, bunaltıcı bir yaz gününde, ruhun terleyen gözeneklerine serinlik üfler. Sessizce döner, ama varlığı hissedilir; kelimelerin ritmik fısıltısıyla havayı, yani zihni hareketlendirir. Bazen yavaş, bazen hızlı; kimi zaman bir şiirin sakin esintisi, kimi zaman bir romanın fırtınası olur.

Vantilatör gibi, edebiyat da eski bir dosttur. Teknolojinin ışıltılı yenilikleri arasında mütevazı durur ama vazgeçilmezdir. Tozlanabilir belki, bir köşede unutulabilir; fakat bir kez çalıştırıldığında, unuttuğunuz o ferahlığı yeniden hatırlatır. Her bir sayfası, kanatların dönüşü gibi, sizi başka bir dünyaya taşır ama aynı zamanda tam da olduğunuz yerde tutar.

Edebiyat, vantilatörün serinliği gibi, herkes için aynı değildir. Kimi için bir öykünün tanıdık kokusu, kimi için bir denemenin keskin soluğu. Kimi serinlemek için ona yaklaşır, kimi uzaktan hissetmeyi sever. Ama herkes, o esintinin dokunduğu yerde bir anlığına da olsa hafifler.

Ve tıpkı vantilatörün fişini çektiğinizde havanın yeniden ağırlaşması gibi, edebiyattan uzaklaştığınızda da zihin durulur, kalabalıklaşır.

Edebiyat vantilatördür; çalışırken fark edilmez belki, ama sustuğunda eksikliği yakar.

 

Menengiç Kahvesi Kırgınlıktır

 

Menengiç kahvesi kırgınlıktır. İlk yudumda buruk bir tat bırakır damakta, tıpkı bir kırgınlığın kalpte bıraktığı o tanıdık sızı gibi. 

Ne tam acı ne tam tatlı; ikisinin arasında bir yerlerde, insanın içini ısıtırken aynı anda huzursuz eden bir his. 

Menengiç, yabani fıstık ağacının meyvesinden doğar; kırgınlık da öyle, hayatın beklenmedik dallarında filizlenir, sessizce büyür.

Bu kahve, hazırlanırken sabır ister. Tohumlar kavrulur, öğütülür, ağır ağır demlenir. 

Kırgınlık da bir anda ortaya çıkmaz; küçük hayal kırıklıklarının, söylenmemiş sözlerin, biriken suskunlukların ateşiyle yavaşça kavrulur. Her bir yudumda, o birikimin izlerini hissedersiniz. 

Menengiç kahvesi aceleye gelmez; kırgınlık da çözülmek için zaman talep eder, zorla dağılmaz.

Köpüğü azdır menengiç kahvesinin, gösterişten uzaktır. 

Kırgınlık da öyle; sessizce var olur, bağırmaz, çağırmaz. Ama bir kez fark ettiğinizde, o köpüğün eksikliği gibi, kırgınlığın ağırlığı da kendini hissettirir. Fincanın dibinde biriken tortu, kahvenin en yoğun hâlidir; kırgınlığın da en derini, konuşulmamış gerçeklerdir.

Yine de menengiç kahvesi, tüm burukluğuna rağmen, bir fincanda dostluk sunar. Paylaşıldığında, o buruk tat bile tatlı bir anıya dönüşebilir. 

Kırgınlık da böyledir; konuşulduğunda, anlaşıldığında, hafifler. Belki tamamen kaybolmaz, ama bir yudum kahve gibi, içimizi ısıtan bir bağa dönüşebilir.

Menengiç kahvesi kırgınlıktır, evet. Ama aynı zamanda, o kırgınlığı bir fincanda toplayıp, dostluğa dönüştürmenin umududur.

İçelim, içirelim.

Kupa

 

Seramik kupayı kahveyle ağzına kadar doldururken sırrının çatladığını gördü. Ne ara damar damar yol olmuştu!

“Az pişmiş toprak işte, ne kadar dayanabilir ki, illa porselen olmalı kupa,’’ derken gözüne tek kalan porselen kahve fincanı ilişti. “Her şey geçiyor, zamana dayanan yok,” diye mırıldandı.

Kahve fincanında kırık bir limon dalı ıslanmıştı. Çamaşır asarken tellere kadar uzanan dallardan birinden düşmüş, kesin annesi görüp almıştı. Ortalık nasıl da güzel kokmuştu. Bu evde tek kalan kupalar, bardaklar vazo, tabaklar çiçek altı olurdu. 

Aslında limon ağacı çıtkırıldım olmazdı ama işte buradaydı. Muhtemelen oyun oynarken çocuklar zarar vermiş, çarşafı silkip asarken gelen son darbede yere düşmüştü.

İsrafı sevmeyen annesi birçok kırık dalı böyle köklendirip balkonu, bahçeyi yeniden çiçeklendirirdi. Hep aynı çiçekten olması bu yüzdendi. Tekrar ve tekrar sardunya, sarmaşık, kılıç çiçeği.

Toprak genişti illa herkese bağrını açar, dalken kök olmak zorunda kalanları da sarardı.

Aslında su içinde köklenmek yeniden başlamak gibiydi. Tam çiçeğiyle meyveye duracakken en yeşil, en diri, en genç haliyle kırılabilirdi, her çiçek, her dal, her insan.

Bereket mevsimi yaklaşıyor diye heyecanlanırken mahsulü telef olabilirdi. Hayatın değişmezliği cilvelerinde gizliydi, her an bir bilinmezlik vardı yarında.

Sırrı çatladığında her kupa, her insan parlaklığını yitirir pürüzlü karanlığıyla karşılaşabilirdi kendisinin.

Korkmadan daha da parçalanmayı göze alırsa biraz daha kazırsa üzerindeki sırrı, gölgesi ile yüzleşir hammaddesi toprakla tanışırdı.

Topraktan gelmiş toprağa gidecek bedeninin bereketini keşfetmek için bile, gelen her şeyi yutmak, bağrında yumuşatmak hasılı kelam toprak olmak lazımdı. Yağmur yağıp güneş açmasa, mevsim sıcakları yolunu şaşırsa ve sonunda vaadini yerine getiremese de toprak her zaman kurda kuşa, karıncaya yuva olurken bağrından da yeşille beraber nice çiçeği fışkırtırdı.

Ve bir gün toprak olacak bu beden yaşarken de tek kalmış bir kupa kadar olabilir, bağrında kırık dallara yer açabilirdi elbet.

Rayihasıyla baş döndüren kırık dalı aldı kupasıyla, kokladı ve canlandı.

Kahvesi bittiğinden limonlu bir çay doldurdu.

Bu sefer cam fincana ve oturdu masanın başına.

Her şeyi olduğu gibi yazmaya.

Handan Kılıç 

Üç Renk: Mavi, değil sadece Renkli

 


Bir hafta daha dolu dolu geçti. Buraya bunları neden yazıyorum sorusu hala içimde yankılanıyor. Sesime ses veren karlı dağlar olmasın istiyorum belki de. Ama insan her şeyi kendi için yapmalı martavallarıyla sık sık manipüle edildiğimiz bu çağda hiç olmazsa kendine rapor çıkarmış oluyorsun diyerek avunuyorum. Sesime ses verenlere teşekkürüm bile vermeyenlere gönderme olarak algılanmış ve bu konuda biz de beğen yapıyoruz diyerek sitem eden arkadaşlarım oldu. Elbette yeni bir yolculuğa çıktığım bu mecrada herkesin katkısı çok kıymetli ama kalkıp yorum yazma zahmeti göstermiş olanlar da en azından ek bir teşekkürü hak ediyor diye düşünüyorum. Alınmak, içerlemek için istersek çok sebebimiz olur da keşke enerjimizi birbirimizi büyütecek desteklere harcasak, ota çöpe üzülmesek de sağlımızı bozmasak. Zira geçen haftanın yedi gününden altısını hastanede geçirmiş biri olarak epey ibretlik görüntü ve hali yaşadım. Rutin kontroller için gittiğim hastaneden de bir süre uzak olmayı diliyorum. Bu nedenle birbirimize yardımcı olalım. Buradan kimseyi kastederek bir şey yazmıyorum. Pasif agresif tutumlarım da yoktur. Konuşarak her konu aşılır. Aksi düşünülüyorsa da susulur, ne diyeyim. Şimdi kendime verdiğim raporuma geçiyorum.

Cumartesi günü “RASKOLNİKOV, TEĞMEN DROGO, GREGOR SAMSA: ŞEMALAR ÇERÇEVESİNDE PSİKOLOJİK ANALİZ Erken Dönem Uyum Bozucu Şema” başlıklı bir seminere gittim. Edebiyat söyleşilerinin olduğu bir etkinliğe Aile Bakanlığında çalışan bir klinik psikolog Taha H. Can davetli idi. Tamamen kendi ilgisiyle çalıştığı bu konuda roman kahramanlarının şemalarını çıkarmak çok yaratıcı geldi bana. Verimli geçen toplantı sonrası talep üzerine bu şekilde romanları inceleyeceği bir okuma kulübü kurması istendi. Bakalım nasıl sonuç doğuracak. Şimdi buraya Taha Beyin bizimle paylaştığı notlarından en azından bir kahramanı alıntılamak istiyorum, hepimize faydalı olacaktır.

Tatar Çölü DİNO BUZZATİ

Adı: Giovanni Drogo Mesleği: Subay (Teğmen) Yaşı: Romanın başında yaklaşık 22–23 yaşlarında Sosyal Statüsü: Orta-sınıf kökenli Eğitim: Kraliyet Harp Akademisi mezunu Medeni Durum: Bekar Ailesi: Annesiyle yaşadığına dar ipuçları var, babası muhtemelen hayatta değil İlk Görev Yeri: Bastiani Kalesi Kişilik Özelliği: Disiplinli, duygularını bastıran, idealler ve görev bilinci yüksek bir genç adam

Ana Temalar Bekleyiş, anlam arayışı. Görev, bağlılık ve fedakarlık. Boşluk ve anlamsızlık. Değişime direnç ve alışkanlıkların gücü

Şemalar:

Duygusal yoksunluk Kusurluluk Onay Arayışı Kendini Feda Duygusal Yoksunluk İlgi, şefkat, sıcaklık yoksunluğu Köken: Anne ilişkileri- “… Evde, yalnızca, kendisine veda etmek üzere kalkan annesinin bulunduğu yan odadan gelen küçük tıkırtıların bozduğu derin bir sessizlik hüküm sürüyordu.”

Kendini açma ve duygusal destek yoksunluğu Köken: Anne ilişkileri- “Annesiyle vedalaşırken kadının gözler dolmuştu ama ağlamamaya çalışıyordu. Drogo ise bunun çok da önemli olmadığını düşünmeye çalışıyordu.“

Duygusal Yoksunluk Yalnızlık ve yabancılaşma Köken: Anne ilişkileri- “Annesi hemen geldi; … ama o da az sonra bir arkadaşıyla buluşarak kilseye gidecekti… dünyada herkes Giovanni Drogo’ya hiç de aldırmaksızın yaşayıp duruyordu.” Yoksunluk ve ihtiyaç (sevgi, onay, destek vb.) Köken: Anne ilişkileri- “Annesinin yanında, onunla aynı odada, lambanın bildik ışığı altında olsaydı, Giovanni ona her şeyi söyleyebilirdi.

Şemaya Teslimiyet Drogo’nun iç dünyasındaki duygusal yoksunluğun simgesel karşılığı olarak tatar çölü tıpkı annesi gibi resmedilir. İhtiyaçlara karşılık vermez-

Boşluk ve yalnızlık uyandırır-

“Bir tek kelime edilmeden geçen uzun saatlerde… kimse yoktu, sadece sessizlik vardı.“ Teslimiyet- “Bir sabah uyandığında bu manzaranın artık ona garip gelmediğini fark etti.

Bastiani Kalesi: Dış dünyanın içsel yansıması. Issız, tenha, iletişmsiz. Kahramanlık yanılsaması. Anlam arayışı. Tekrarlayan döngüler. Konfor alanı.

Kendini Feda “Uzun ve belirsiz vadeli bir iyilik uğruna, küçük sevinçlerden vazgeçmiş olmasından acı bir tat alıyordu.” “Yirmi yıl önce… yaz harekâtları, tiyatrolar, balolar… Ama tüm bunlardan şimdi elinde ne kalmış olacaktı ki?

“Belki bir gün savaş çıkarsa, herkes kahraman olacak… ve ben de kalede kalmamın nedenini anlamış olacağım.” “Hemen gitmek istiyorsanız en uygunu hastalık gerekçesidir… Ama dört ay kalırsanız, işler daha nizami olur.” “Ama Drogo annesini anımsadı: Bu saatte onu düşünüyor ve oğlunun vaktini sevimli arkadaşların ve belki de, belli mi olur, hoş bir hanımın eşliğinde geçirdiğini düşünüp teselli buluyor olmalıydı…” Unutulmamak için insanın kendisini göstermesi gerektiğini ve eğer bizzat harekete geçmezse, hiç kimse kalkıp da kendiliğinden Giovanni’yle ilgilenmeyecekti…”

Cumartesi bu eğitimle başladı. Örgüye meraklı iki eski arkadaş eğitim çıkışı Kızılay’da dolaştık, kahve içip kendimizi ipçide bulduk. İpleri çok ilginç buluyorum. Örmeyi de. Olay örgüleri gibi yeni bir öyküyü adım adım ilmek ilmek örmek çok eğlenceli. O dükkan binlerce ihtimal var dedirten heyecan verici bir yer.

Renkler, örnekler, farklı nesnelere dönüşebilecek o kadar malzeme var ki, hayat gibi. Bir gün tamamlanmayı bekleyen roman taslaklarım gibi. Eve gelir gelmez hemen beş motifli çantaya başladım. Pazar da bitmek üzereyken başıma giren ağrıyla bıraktım. Bırakmayı bilmeli, artık öğren dedim. Pazartesi ise ilk fırsatta tamamladım. Çok tatlı bir çanta oldu ve renklerle oynamaya karar verdim. Minik minik denemelerle ne olacağını tasarlamadan parçalar üretiyorum günlerdir.

Salı günü bir arkadaşımın Yedi vadi adını verdiği bir Simurg Atölyesine başladım. Onun ilk heyecanında, 5 Numara adlı mekanında 7 yeni insanla tanıştım, kolaj yaptım.

Benim için ilginç olan 7 kişinin de hayatımdan geçmiş ve önemli dönemeçlerde yoldaşlık ettiğim isimlere sahip olmasıydı. Bir kaçıyla yollarımız ayrılmıştı. Özlediğim ama bir nehirde iki kere yıkanılamadığından tekrar yarenlik edemeyecek kadar uzaklaştığım insanların sanki 7 haftada 7 yüzleşme yaşamam gerektiğini hatırlatırcasına dizilmesi ilginçti. Bir yandan da yepyeni simalar bambaşka insanlardı tanıştıklarım. Her şey değişiyor, her acı geçiyor dercesine aynı isimler üzerinden gülümsüyorlardı bana.

Sonra Ankara’ya ilk geldiğim zamanlar evinde sık sık kaldığım yakın arkadaşım orada oturduğu için beraberce dolaştığımız yerlerde gezindim. Mavi spiral havuzda suyun merkeze akışını izledim. Bu atölye, düzenleyecisinden, içeriğinden ziyade beni tetiklemeye başlamıştı bile. Zaten 2023 Ağustos’ta Sanal Yazı Evinin geleneksel kitap yazma ayı programında başladığım 7 vadili bir taslağım vardı. Ona dönmem için de işaret olabilirdi. Ayrıca son okumasını yapmak için epey uzaklaştığım novella ve geçen yıldan beridir dinlendirdiğim Dipsiz Göl’ün ikinci kitabı da dün gece itibariyle editör kontrolünden geldi. Yani yapacak öyle çok işim var ki, oyalanmamalıyım diyorum kendime. Hadi, hadi diye peşimde bir iç ses darladıkça ben iplerle kaçıyorum. Zihnim kitap taslaklarımda elim iplerde, gönlüm renklerde gündemden uzak durmaya çalışarak kendi gündemimi yaşamaya çalışıyorum. Çünkü gündemde boğulduğum vakitlerde çözüm üretemediğim ülke sorunları olmayan tansiyonumu yukarı çekerken elimden bir şey gelmiyor. En azından kendi gündemimle meşgulken ürettiklerim var. Sosyal medya yüzünden sık sık haberdar olup yıpranıyoruz zaten.

Salı günü neredeyse tüm gün ve gece kendimle, kendimce geçti. Özlediğim bir durumdu. Hiç ev iş yapmadım mesela. Tam böyle düşünürken gece 00:00 olduğunda makinede biten çamaşırları gördüm, kuruyanları katlayıp ıslakları asınca yine ev işi yolumu kesti dedim ama artık ertesi güne geçmiştik. Akşam için de Mehmet Açar’ın yeniden başladığı film okumalarına katıldım. En sevdiğim şeylerden biri sinema. Ve onun üzerine izleyip yazmak. Uzun yıllar önce seyrettiğim Üç renk serisinden Mavi filmini dinledik. Her zaman ki gibi güzeldi. Bir sürü notlar aldım. Sonra defteri kapatıp bir başka deftere geçtim. Yeşim Hoca tetikleriyle yazmak isterken ders boyunca çalan kapıya 3 kez kalkınca çok güzel başladığım bir yazı yarım kaldı. Bugün onu yazacaktım, burayı hatırladım. Yeşim Hoca demişken “Kendimi Yazıyorum” e kitabını alalı kaç hafta oldu hala çalışmaya başlayamadım.

Bu arada Mustafa Çevikdoğan’ın geçen hafta dinlediğim ve çok sevdiğim öykü kitabı Temiz Kağıdı’nı aldım, okudum. Çok güzeldi. Javier Cercas’ın Saplantı adlı kitabı da çok güzel gidiyor. Bir kaç ayrı kitap daha var yarım, hepsini okuyorum. Ve anladım ki ben tek bir kitap tek bir örgü tek bir yazı tek bir arkadaş grubuyla yetinemiyorum. Tek olan tek şey oğlum. Ve artık kabul ediyorum, ben böyle mutluyum Ve yalnız değilim. Misal 

 kadar renkliyim.

Bu yazıyı yüklerken 15:46’da deprem oldu biraz sürdü. Ankara’da deprem olmaz deyip çevre illeri düşündüm. Yoksa İstanbul mu, Simav mı derken(o kadar da gündemden kopuk değilmişim) AFAD 5.2 Konya Kulu diye açıkladı. Beklemediğimiz yerden yüksek bir şiddette geldi. Geçmiş olsun hepimize.

Not: Bu yazı ilk kez 15 Mayıs 2025 tarihinde https://handankilic.substack.com/p/uc-renk-mavi-degil-sadece-renkli adresinde yayınlanmıştır.

Anlamak, nasıl devam edileceğini bilmek demektir

Seçme denen özgürlükten bahsedenlerin daha hayatlarının gerçekten çaresiz bırakan deneyimi ile karşılaşmadıklarını düşünüyorum. Engel olama...