Anneannem saçlarını her banyodan sonra itinayla tarar ve ortadan ayırıp iki yanına örerdi. Pelikleri incelse de neredeyse beline kadar gelirdi. Kadının saçı uzun olmalı derdi. Ne kadar uzun sorusunun cevabı hazırdı: Öldüğünde yıkanırken göğüslerini örtmeli. Edep bunu gerektirir diye anlatırdı. Hazreti Fatma annemizin böyleymiş. Fatma teyzem de hiç saçlarını kesmedi, hep uzattı, uzadıkça zayıfladı ama o hep rahmetli annesinin sözünü tuttu. Adını aldığı büyüğüne hürmeten tepesi açılsa da saçları göğüslerini örtecek kadar uzundu. Ta ki o güne kadar…
Anneannem yemek yaparken, yoğurt mayalarken “Allah’ım benim elim değil Fatma annenizin eli,” derdi hep ve her yaptığı çok lezzetli olurdu. Hazreti Fatma’nın eli bolluk ve bereket ve elbette lezzetin kaynağıydı ona göre.
Halk arasında da yaygın olarak Fatma’nın eli nazara ve kem gözlere karşı korunmak ve şans getirmesi amacıyla evlerde, takılarda, kolyede, bilekliklerde kullanılır. Genellikle ortasında bir göz figürü nazar boncuğu da bulunur, bu da her şeyi gören göz anlamında koruyuculuğu simgeler. İslam kültürünün yanı sıra Yahudilik Miryam‘ın eli ve Hinduizm gibi farklı kültürlerde de benzer amaçlarla kullanılan antik bir simgedir. Sabrı, sadakati, bereketi ve dişil gücü temsil edermiş. Anneannem oraya buraya semboller asan bir kadın değildi ama gönlünü açtığı inançla her yemeğe başlarken Fatma annemizin elinden bahsederdi. Bazen ben de söylerim ve hemen arkasından bizim elimizin lezzeti yok mu diye bir şüphe tohumu atılır içime ve eğer o şüphe bir kere gelirse yemeğin lezzeti olmaz. Oysa bende gümüşten sembolü de var. Ama inanmak tılsımlı bir hal, çok sorgulamamak lazım galiba hayatı.
Nedenini bildiğimiz ne bizi mutlu etmiş ki? Gidenlerin vefasızlığından, vedasızlığından mustarip olduğumu söylediğimde ne önemi var artık gitmiş hayatında yok demişti bir arkadaş. Ben hukukum olan her insanla vedalaşmak isterim, ona vakit ayırdığım biri aniden ortadan kaybolduğunda elbette nedenini merak ederim. Herkesin kendince nedenleri olabilir, en acıtan şekilde de olsa bunun dillendirilmesini tercih ederim. Çünkü vedalaşmak bir haktır ve çok önemlidir. Kızı, oğlu, torunu en çok bu yüzden gözlerini açsın istiyor. Bugün 41 gün oldu, Fatma teyzem geçirdiği beyin kanamasının ardından hala yoğun bakımda uyuyor.
Anneannem ilk çocuğunu altı aylıkken kaybetmiş. Oğlunun ardından bu acıya Peygamber Efendimiz de evlat acısı çekti, hem de kaç tane diyerek katlanmış ve yeniden çocuğu olduğunda adını Fatma koymuş. Fatma, Peygamberimizin hayatta kalan tek çocuğu, soyu kızından devam eden tek peygamber. Teyzem de anneannemin ilk göz bebeği olarak 75 yılında. Ellerini, ayaklarını kıpırdatıyor, birkaç kez gözünü açmış, başındaki doktor gözünün bir kere ışığı tepki verdiğini söylüyor ama bütün kıpırdanmalar refleks olabilir diyen doktor da var. Annem girdi önceki gün yanına, dayanamamış eliyle göz kapağını açmış, bir tanesi çok bulanık, bizim gözümüz gibi parlak değil, feri yok dedi. Diğeri normalmiş, nazar duası okumuş, teyzem esnemiş, saçları bir santimi geçmiş. Sadece peliklerini değil tüm saçlarını tıraş ettiler, kafatasından çıkardıkları parçayı da daha önce yazdığımda dondurduklarını zannediyorduk ama çöpe atmışlar. Artık yerine plastik kapak takılıyormuş, henüz kafatası açık, ben yoğun bakımın önünde bekliyorum, o bile dağılmama yetiyor. Dün dört hastanın yakını girdi içeri, 10 dakika konuştular can parçalarına, dön artık geri, aç gözlerini, seni bekliyoruz, hadi uyan, oğlun seni bekliyor, torunun seni soruyor, hadi dediler belki şimdiye kadar söylemedikleri kadar çok sevdiklerini, beklediklerini anlattılar. Teyzen kendine benzeyen torununa tepki veriyormuş genelde, tepki görmeyenler üzgün… Kafada sorular, bana kırgın mı, bizi duyuyor mu duymuyor mu?
Dedesi, ninesi 95 yaşlarına kadar dünyadaydı. Teyzeminki daha mı zor bir hayattı? Sorular ve sorular. Kolay hayat yok ki! Herkes bir yerden derin yaralı, ayakta kalma yarayı örtme derdine hayat diyoruz. Örtersen unutursun. Ancak o zaman acıdan ölümden habersizmişçesine zevk alırsın hayattan. Bu bilinçli bir tercihtir ama zamanla insan inanır, bilinçaltı aptalmış ya! Yoksa kimse hatırlamamayı bile isteye seçmemeli. Hatırlamamak en korkulan hastalık artık.
Havalar ısınıyor, polenler hastane bahçesini sardı, insanlar hapşuruklarla boğuşuyor. Bunun da bir şehir planlaması hatası olduğunu okuduğumdan beri Allah’ın işine karışmasak diyorum. Belediyeler meyve verip etrafı kirletiyor diye ağaçların dişilerini dikmemişler. Meğer dölleyecekleri ağaçlarla karşılıklı dikilse bu erkek ağaçlar polenlerle insanları hasta etmeyecekmiş de insan işte her şeye burnunu sokuyor. Sıcaklar geliyor, dereceler yükseliyor, duvardaki derecelerden yok artık etrafta her şey telefonda. Çocukken bizim evde Bodrum’dan aldığımız deniz kabuklarıyla süslü bir derece asılıydı duvarda. Derece dediğim termometre, biz İzmirliler öyle uzatmayı sevmiyoruz malum domatese bile domat diyoruz. Benim evimde bir termometre hiç olmadı, oğlumu yıkarken suyun içine attığımız banyo takımının parçası olan hariç. Hala duruyor, ne yapacaksın bunları diyor oğlum, bunları saklarsan tabi evlere sığmazsın. Bir gün, olunca yani torunuma göstereceğim diyorum, insanın emelleri uzun, hayat kısa. Hep daha güzel günlerin onu bekleyeceğini, hep uzun bir ömrünün olacağını düşünüyor. Oysa bir saat sonrası için kimsenin garantisi yok. Teyzemin salon koltuk siparişi iptal. Havalı yatak solunum, cihazı siparişi hala askıda.
Hayat çok belirsiz. Dün evine giden insanlar karşı şeritten gelen bir kamyonunun üzerine geleceğini bilmiyordu Bornova’da. Burun estetiği için ameliyata giren genç kız öncesi sonrası fotoğrafları çektirirken öleceğinden habersizdi. Hayaller ve hayatlar!
Teyzem evine dönecek mi? Bizi duyacak mı? Pelikleri yine uzayacak mı? Fatma annemizin eli, sen uzan üzerimize, adının hürmetine güçlendir teyzemi. Yemeklerimize ve hayatımıza lezzet kat. Evet hayat akıyor, herkes bir başına ayrı yerlerde ayrı acıları bir başına yaşıyor ama her acının taşıyıcısı biliyor ki hayatta her şey çok yavan…
30 Nisan 2026

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder