dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Netflix'te Son Bir Yıldan Esintiler

Son zamanlarda izleyecek bir şey bulamıyoruz, çoklukta kayboluyoruz, senin önerilerin vardır diyerek gelen arkadaşlarımın önerisiyle bir analiz yazısı yazmadan Netflix listesine bakarak hatırladığım kadarıyla son bir yılda izlediklerimi sırayla yazdım. Zevkler ve renkler tartışılmaz elbette ve yatırım tavsiyesi değildir. Meraklısına iyi okumalar iyi seyirler.  



323-Kübra 

Çağatay Ulusoy çok yakışıklı bir oyuncu ama ilk defa burada oyunculuğunu sergilemiş. Terzi'de hiç sevmemiştim. Takım elbiseleri iyi taşıyan bir mankendi adeta ama burada oynamış.

Oyun içinde oyun dedim ve ne kadar manipülasyona açık bir toplum olduğumuzu gördüm. Yapay zekanın yavaş yavaş her yeri ele geçireceği aşikar. Seyredilir mi, vaktiniz çoksa. Daha iyi bir şey bulamadıysanız...

324-Kimler Geldi Kimler Geçti

Gördüğüm en boş en anlamsız, senaryosuz, temasız dizi. Asla vakit ayırmaya değmez.

325-Şahmaran

Önemli bir efsane. Epey oldu izleyeli, çok beğensem yazardım. Serenay Sarıkaya hangi dizide oynasa insanlar seyrediyor diye çok iyi senaryo yazmaya gerek duymuyorlar bence. Vakti olan baksın.

326-Sweet Manolya

Kız kardeşlik dizilerine meraklı olanlar için bir Amerikan kasabasında geçen, yavaş tempolu, gidenler gelenler, ailelerin tarihiyle hesaplaşmalar falan yaşanan, sakin izlenebilir bir dizi. 

327-La Pasion Turca

Merak edip başladığım bir kaç bölümde yarım bıraktığım dizi. Normalde pek yarım bırakmam ama merak ettirmedi. Bir gün çok sıkılırsam falan tamamlarım belki. 

328-Ada ve Maestro 

Uslanmaz romantiklere demiş tanıtımında hemen atladım tabi. İyon adalar grubundan Paksu paxos adasında geçiyordu. Bu da izlemek için güzel bir neden. Ne çok benziyor kültürlerimiz, ayıplarımız, sınırlarımız. Biz Yunanistan kültürüyle iç içeyiz. Yine sakin bir yaz dizisi isteyenlere uygundur.  

329-Sen Büyümeye Bak (Film)

Babasız doğurduğu ve babasına hiç haber vermediği çocuk okula başlamadan kendisi hastalanan bir anne ve çaresizliğini anlatan, Aslı Enver başrolde diye izlenen bir dizi. Fakir ama gururlu kadın kendi çocuğunu büyütür kafasının patlayışını görüyoruz. Bir çocuğu bir köy büyütür.

330-Sen Yaşamaya Bak (Film)

Kaan Urgancıoğlu'nun başrol olduğu, Aslı Enver'in ölmüş anne olarak ara sıra göründüğü, Sen Büyümene Bak adlı dizinin devamı bir içerik.

Hayatın anlamsızlığını sorgulayıp alkol bataklığına düşen zengin aile çocuğu sendromlu, sonu bir yere varmayan bir anlam arayışı. Son yıllarda Türk sineması hep bunu üretiyor. Gerçi eskiden de vardı. Ülkede iki tür insan var bu nedenle her türlü alıcısı oluyor farklı yapımların. Biri çalışmaktan iflahı kesilmiş fakir tabaka biri de hayatın her zevkini tattığı için tatminsizlikten bunalmış zengin tayfa. Sanatçılar genelde bu zengin zümreye yakın ama fakirlerin dertlerini sinemaya aktaranlar oluyor ve yaşamadıkları şeyi hissettiremiyorlar. Zenginler de hep mutsuz imajı verilerek fakirlerin isyanı engelleniyor. Her şey sosyoloji ve psikoloji işte.     

331-Kulüp

Beğendiğim bir senaryo. Oyuncu kalitesi de çok iyi. Gerçek hikayeler insana dokunuyor. İzlenmeli ve öteki olan gözünden de dünyaya bakmalı ki insan olma yolunda adım atalım.

332-Terzi

Yine başrol oyuncuları ve reklam hatırına dönen herkesin içinde tuttuğu gerçek duyguları yüzünden öfkeyle bakıştığı bence başarısız 2 sezonluk dizi.

333-Atiye

Göbeklitepe tanıtımı amaçlı çekilmiş 3 sezonluk bir dizi. Uzmanlarının Göbeklitepe'yle olan ilişkiler yüzünden yanlışları olduğunu ileri sürdüğü ama uzman olmayanın bunları fark etmeden izleyebileceği bir dizi.

334-İyi Adamın 10 Günü (Film)

Çok güzeldi. Üçleme olacak ve kitap uyarlaması olunca senaryo hemen dolu dolu oluyor. 

335-Kötü Adamın 10 Günü (Film)

İyi filmdi. 

336-İstanbul için Son Çağrı (Film)

Behlül -Bihter ikilisinden faydalanma der geçerim. Beren Saat, Kıvanç Tatlıtuğ nereye koysak gider demişler ama çok saçmaydı. Söylenecek söz, çekilecek film bitti gibi geliyor bazen. Kaliteliler vardır belki ama popülarite içinde sesleri kayboluyor.

337-Çok Aşk (Film)

Hasan Can Kaya'nın kendi filmi, kendisini de kendi oynamış olmamış. Diğer oyuncular usta toparlamaya çalışmışlar ama Hasan Can gösterilerine devam etsin, zira bir kaç sene onu izleyerek güldük. Ama sinema başka bir şey.

338-Kurak Günler (Film)

Gelecekten umut kestiğim bir zamanda izlemiştim. Genç ve idealist bir savcının ilk görev yeri olan bir orta Anadolu ilçesinde dürüst kalmak isterken içine çekildiği oyunlar, iftiralar ve sonunda tıpkı bir önceki savcı gibi oradan gitmek zorunda kalmasını anlatan tam bir kurak mevsim filmi. En iyi Türk yapımlarından olduğunu düşünüyorum. Yazana da çekene de tebrikler.

339-Erşan Kuneri 

Cem Yılmaz markadır, bu dizi de epey güldürmüştür. Çok yaratıcı karakterler vardı.  

340-Kül (Film)

Bir yayınevi- yazar var diye izlediğim ama berbat bir senaryosu olan, yine popüler oyuncularla yürümeye çalışan film olmadı. 

341-Pera Palas'ta Gece Yarısı

Güzel bir diziydi. Merak ettirdi. Epey oldu izleyeli.

Şimdilik hatırladıklarım bunlar. 


Düğüm, Fleabag, The Big Bang Theory Amazon Prime'da

319- Düğüm


Çok uzun zamandır izlemeyi sürdürsem de dizi ve filmleri buraya yazmadığımı fark ettim. Düzenli blog yazarken de ancak izlediklerimin üçte birini yazıyordum. 

Her cuma yeni bölüm şeklinde verilen Düğüm dizisini de vaktinde, kışın izlemiştim. Her insan iddiasından sınanır ana fikri olan dizi polisiye severler ve normal Türk dizisi uzunluğundan bıkanlar için uygun. Gerçi ben ilk bölümde katili tahmin etmiştim:) Yine de merak ettiren bir senaryoydu.

 Neslihan Turan, insanların hayatlarına dokunan, karanlıkta kalmış hikayeleri aydınlatan, kariyerini adalet ve doğruluk ilkeleri üzerine kurmuş, ‘’Tek Gerçek’’ adlı programın sunucusudur. Başarılarla dolu kusursuz hayatı oğlu Can’ın adının karıştığı Lal Kaleli ‘nin ölümüyle alt üst olur . Oğlu Can ve inandığı tüm doğrular arasında kalan Neslihan hayatının en zor sınavını verir.

320- Fleabag 

Dördüncü duvarı yıkma tekniğiyle çekilen dizileri sevdiğim için başladım. Komedi denmiş ama trajikomik demek daha mantıklı. Travmalarını duygusallıktan uzak, sayısız partnerle ilişkiye girerek atlatmaya çalışan bir kadını izliyoruz 2 sezon. Sonunda yolun bu olmadığını anlıyor. Herkesin kolay izleyebileceği bir dizi değil. Meraklısı zaten bulur.  

Fleabag, Phoebe Waller-Bridge tarafından yaratılan İngiliz komedi-drama televizyon dizisi. Waller-Bridge, Londra'da özgür ruhlu ve cinsel açıdan aktif ama öfkeli ve kafası karışmış genç bir kadın olan baş karakter olarak rol alıyor.

321-The Big Bang Theory


Sanırım en sevdiğim dizi bu. Epey sezonu da var, kısa, yormayan, eğlenceli bir dizi. Kafa boşaltmak için ideal.

322- Young Sheldon

The Big Bang Theory dizisindeki baş karakter Sheldon'ın çocukluğunu anlatan dizi Netflix'te. Ve çok tatlı bir karakter, ailecek seyredilebilecek bir dizi. The Big Bang Theory de annesini oynayan karakterin kızı bu dizide de çocuk halinin annesini oynuyor.



Zeytin Ağacı 2. Sezon Netflix'te

 318- Zeytin Ağacı


Bu diziye büyük bir merakla başladım. Aile dizimi çalışmalarını patlatmıştı. Bu konunun araştırılmasına vesile oldu ve dizilim yapanlara iyi paralar kazandırdı. 

İlk sezonu da bir günde izlemiştim. İkinci sezonu da aynı izledim. Karakterleri hatırlasam da ilk sezon neler olduğunu çok da hatırlamadığımı gördüm. Oysa çok etkilendiğimiz yapımları yıllar sonra bile ürpererek ya da sevinçle hatırlarız. Olan bitenden bize kalan hep duyguyla zihnimize işlenendir.

Bunları safsata bulan doktorun kendi içinde yaşadığı yolculukta farkındalıklarının artmasıyla mesleğini bırakıp bu işe koyulduğunu gördük. 

Amma velakin yakın arkadaş olan üç kızın da hiç bir sorununa derman olmadı. Keşke öyle bir mekanizma olsa, düğmeye bassak bu başımıza neden geldi, öğrensek ve çözsek. 

Dede koruk yer torunun dişi kamaşır diye atasözümüz var bizim. Elbette üzerimizde veballer olabilir. Ama suçların şahsiliği ilkesi de var hem hukukta hem de dinimizde. Elimizden geldiği kadar farkındalıklarımızı artırıp kazasız belasız yaşamaya bakacağız.   

Hasılı kelam dizi dağı fare doğurdu, güzel kadınlar, yakışıklı adamlar ve Ayvalık manzarası dışında bir şey vaad etmiyor dizi. Ben yanında koca bir çanta ördüm, kendime tatil verdiğim bir günde izledim. Yanıma kar kalan çanta:)) 

Ayrıca birinci sezonu yazmışım, iyi ki arşiv var  

House of the Dragon: 1 ve 2. Sezon Blu Tv'de

316-House of the Dragon



"House of the Dragon, George R. R. Martin ve Ryan Condal tarafından HBO için yaratılan Amerikan fantastik drama dizisidir. Martin'in Ateş ve Kan kitabına dayanan dizi, Ejderhaların Dansı adı verilen iç savașa giden süreci ve bu iç savaşı ele alıyor."

Game of Thrones'un yaratıcılarından diye lanse edilen bu dizi Fantastik severlerin tutkusu. Hepsini oğlumun isteğiyle beraber zaman geçirmek için izledim. Sonuç ben fantastik sevmiyorum:)) Sürekli aynı şey oluyor, taht oyunları için herkes herkesi satıyor, Bir süre sonra sıkıyor. Hayatın gerçeklerinden kaçanlar fantastik sever deseler de gerçeklerden kaçmak mümkün değil diyorsun izledikçe. Ülkelerin iktidarların adları fantastik yaşananlar gerçek. İktidar nasıl bir şeyse kaybetmemek için her şey yapılıyor, her kaynak harcanıyor, hatta en yakınlarını yok ettiriyor sahibine, zerre vicdan azabı duyurmuyor.  


317- Prens 

Komedi Türk dizisi olarak bence başarılı. Instagram'da bir tiplemeyle ün kazanan tiyatrocu Giray Altınok yeteneği paraya dönüşen nadir sanatçılardan. Allah bahtından güldürsün diyorlar ya, o hesap, iyiysen fark edilirsin cümleleri falan hikaye. O kadar kalabalık ve telaşlı ki dünya iyi sesler de kakafoniye karışıyor. 

VE DÜNYA BİR PENCERE, BAKAN GEÇİYOR.    

Not: Neden resim yok? Telifi en iyi korunan dizi olmalı ki hiçbir fotoğrafının kullanımına, buraya yüklenmesine izin verilmedi ben de kendi çayımı koydum, bence oldu. Herkesin ejderhası kendisine.  

The Regime Blu TV

   315- The Regime 




"Dizi, çökmekte olan otoriter bir rejimin sarayında geçen bir yılı anlatıyor. Uzun bir süre saraydan ayrılmayan Şansölye Elena Vernham giderek paranoyaklaşır ve dengesizleşir ve beklenmedik bir sırdaş olarak uçarı bir asker olan Herbert Zubak'a yönelir. Zubak'ın şansölye üzerindeki etkisi arttıkça, Elena'nın gücünü genişletme girişimleri sonunda sarayın ve ülkenin onun etrafında parçalanmasıyla sonuçlanır."

Wikipedia böyle anlatmış, kara mizah olarak çekilen dizi otoriter rejimlerin hali pür melalini ortaya koyuyor. Aslında kendisi de doktor olan bir lider kendi sarayına kapandıkça etrafındaki dalkavuklar yüzünden gerçeklik algısını kaybediyor. Halk fakirlikten sürünürken o her şey yolunda gibi davranıyor. Aslında arkasında bir yönetici grubu var, onu istedikleri gibi kullanıyor. Herkes gitse, zaman değişse de o gruba bir şey olmuyor. Olan her zaman halka ve idealist düşüncelere sahip olanlara oluyor. Bir dünya klasiği. Yüzünüzde acı bir tebessüm bırakacak bir kara komedi. Güzeldi.




Handan Kılıç

18 Temmuz 2024

Baby Reindeer Dizisi Üzerine Değerlendirmeler

 

314- Baby Reindeer

Afişiyle dikkatimi çeken bu diziyi, edebi zevklerine güvendiğim bir kaç arkadaşımın hikayesinde "çok etkileyici, bitince iki gün kendine gelemiyor insan" notlarıyla görünce izlemeye başladım. Son iki bölüm kaldı. Bitince öyle hissedeceğimi sanmıyorum ve açıkçası Donny'nin hikayesini zor izlesem de asıl merak ettiğim ona acıdığını söyleyerek hayatına aldığı Martha'nın hayatıydı. 

Bitti. Bütün olay 6-7. bölümdeymiş, sert vurdu ve gol attı. Ama hala Martha'nın hayatını merak ediyorum ve son sahnede ona dönüşen Donny'nin ikinci sezonu da çekeceğini düşünüyorum.     
Çok iyi tespitler vardı. Acı tecrübeleri izlemek zor olsa da çıkarımlar güzeldi. Komedyenlik nasıl gidiyor sorusunu "Vazgeçtim, insanın en çok istediği şeyin kendisine uygun olmadığını fark etmesi gibisi yok," diye yanıtladığını aktarayım ve izlemek isteyenleri kendi cümlelerini seçmeleri için özgür bırakayım.

Okuduğum bazı yorumlarda aslında Martha'nın Donny'nin hikayesiyle içindeki dişil ses misali olduğunu söyleyenler vardı. Kaçtığı kadın bir nevi gölgesiydi. Ona daha ağır travmalar bırakan adamı değil de kadını şikayet ederek kolaya kaçması Donny'nin nasıl bir insan olduğunu da gösteriyordu. Sanırım benim açımdan tek cazip yanı kendiyle izleyici önünde hesaplaşma cesareti.  


İskoç Komedyen Richard Gadd’ın kendi hayatındaki bir travmayı yazıp yönetip başrolde de oynaması, bu travmayı tekrar yaşaması ve bütün dünyayla paylaşması gerçekten zor bir konu.

Bu konu üzerine daha fazla fikir beyan etmeyeceğim ve işi uzmanlarından birine bırakacağım.

Misal klinik psikolog Rüveyda Yılmaz şöyle güzel bir analizi yapmış x'te.
Rüveyda Yılmaz

@RuveydaCelenk

Baby Reindeer Dizisi ile ilgili analizlerim. Yazdıklarımı okurken, bunların birçoğunun benim çıkarımım olduğunu unutmayın 


SPOILER SPOILER SPOLER Donny, agresif, sert ve “gülmeyen” bir baba ve şefkatli bir anne tarafından yetiştirilmiş. Bence Donny’nin komedyen olmaya (insanları güldürmeye) kafasını takmış olmasının sebeplerinden birisi babasında neredeyse hiçbir mimik olmaması. Babasını güldürememiş ama belki diğer insanları güldürebilir! Nitekim, Martha bara ilk girdiği gün Donny’nin dikkatini çeken şeylerden birisi de Martha’nın pervasız, sesli ve kendine has gülüşü idi. Yani Martha’dan -iç dünyasında- vazgeçememesinin sebeplerinden birisi Martha’nın ona olur olmaz gülmesi, ona olan hayranlığı. Donny’nin cümleleri ile: “Martha beni görülmek istediğim gibi gördü.” Donny’nin Martha’da bulduğu bir diğer şey ise kendisini onunla daha “erkeksi” hissetmesi idi. "Başkası gibi olmak rahat olmamı sağladı, şey gibi biri, ne bileyim, erkeksi biri” diyordu. Benzer bir erkeksiliği trans olan aşık olduğu sevgilisi Teri ile hissetmiyordu. Teri ile ereksiyon problem yaşarken, Martha’nın fotoğrafına bakıp kendini tatmin edebiliyordu. Teri güçlü bir karakterdi, eşit ilişki kuruyordu, Martha gibi Donny’e hayran hayran bakmıyordu. Sonunda Donny, Martha ile cinsel ilişkiye gerçekten girdikten sonra Teri ile aralarındaki cinsel problemler düzeldi. Çünkü kendisini “erkek” gibi hissetti. Donny, Teri’ye aşık olmuştu çünkü Teri kendisi ile barışık bir karakterdi. Donny ise, tam tersi, kendinden nefret ediyordu. Zaten kendisi de “kendime olan nefretim, ona olan aşkımdan üstün geldi.” dedi. Martha ve Donny arasındaki en kilit nokta şuydu bence: Martha, Donny’nin yaralı olduğunu gören, onu anlayan tek kişi idi. İlk defa bir yere kahve içmeye gittiklerinde Martha, sertçe Donny’nin bileğini tutup “Sende derin yaralar var. Kimdi o? Kimdi o? Kimdi o?” diyerek sesini yükseltmişti. Zaten Donny tam da bu sahneden sonra Martha’yı evine kadar takip etmişti (onu daha çok merak etmişti.) Cinsel ilişkiye girdikleri sırada da Martha ona "Birisi senin canını yaktı, değil mi?" diye sormuştu. Donny, Martha'ya acıyordu. Bu acıma hissi, aslında kendi kendisine acıma hissi idi. Çünkü Donny, Martha ile tanışmadan önce, komedyen olma hayali peşinde koşarken, hayran olduğu bir yazar olan Darrien tarafından tecavüze uğramıştı. Donny, aslında bu yazara aşık değil ya da onunla seks yapmak istemiyordu; sadece hayrandı. Darrien ise bu hayranlığın ve aralarındaki asimetrik ilişkinin farkında ve bu ilişkiyi manipüle etti. Darrien’in de yüzünde herhangi bir duygu belirtisi yoktu dikkat ederseniz. Mimikleri yok denecek kadar az oynuyordu (aynı Donny’nin babası gibi). Çünkü gerçek hislerini ve arzularını ifade edemezdi. Asimetrik ilişki içerisinde olanların bu konularda etik olarak ekstra hassas olması gerekiyor. Çünkü aşağıda olan kişi ister istemez manipülasyona açık oluyor. Birçok sektörde, kurumsal firmalarda bile, bu asimetrik ilişkiyi kullanıp ötekini taciz edenlerin sayısı çok fazla. Her neyse, tacizlerden sonra bir de tecavüze uğrayan Donny travma sonrası stres bozukluğu geçiriyor ve “yeniden sahneleme” dediğimiz şeyi yapıp erkek-kadın birçok insanla cinsel ilişkiye giriyor. Buraya kadar muhtemelen sadece kadınlarla olan Donny, biseksüel bir yaşantıya doğru kayıyor. Saatlerce mastürbasyon yapıp kendisini uyuşturuyor. Aslında kendi bedeniyle ilişkisini koparıyor böyle yaparak. Tam böyle depresif bir durumdayken Martha ile tanışıyor. Martha acınası bir kişi, ben değilim diyerek kendi kendisini kandırıyor. Donny dizinin sonlarına doğru Martha’nın ses kayıtlarını takıntılı bir şekilde dinleyip onlara bağımlılık geliştirdi. Çoğu zaman koşarken dinliyordu. Martha'nin Donny ile ilgili yakalamış olduğu bir diğer şey, Donny'nin sürekli "kaçtığı" idi. Donny, Martha'nın ses kayıtlarını dinleyerek aslında hem kendi bağlanma ihtiyacını gideriyordu (çünkü ikisinin arasında füzyona benzer bir şey vardı), hem de Martha'nın onda ne bulduğunu hala anlamaya çalışıyordu. Kendisinden bu kadar nefret ederken, bir ötekinin (Martha'nın) onda ne bulduğunu keşfetmeye kafayı takmıştı. Martha'nın hikayesini pek bilmiyoruz. Ama huzursuz bir ailede büyüdüğünü ve tek kaynağının bebek Rengeyiği oyuncağı olduğunu biliyoruz. Donny ile onu özdeşleştirdi. En son mahkemede hapse mahkum edilirken bile, küçük rengeyiğim diye ağladı. Yani hapse girmekten ziyade Donny'den kopacağı için ağlıyordu orada.
Devamı ve yorumlar için sayfasına bakabilirsiniz. 

Kuş Uçuşu Üzerine Bir Değerlendirme (Netflix)

313-Kuş Uçuşu 

"Bu bir av ve avcı hikayesidir. Ormanda gizlenen bir aslan ve yüksekten uçan avcı bir kuşun hikayesi…."

Bu cümleyle başlayan dizi, 

"Dünyada iki tür trajedi vardır: 
Biri istediğin her şeyi elde etmek.
Diğeri istediğin hiç bir şeyi elde edememek." cümlesiyle bitti.

Kuş Uçuşu dizisini geçen hafta Netflix’te izledim ancak yazma fırsatı buluyorum. Üçüncü sezona başlarken yayınlandığı tarihlerde bir iki gün içinde üst üste izlediğim dizinin önceki sezonlardaki tüm detaylarını hatırlamasam da genel konunun şunlar olduğunu düşündüğümden geriye dönüp bakma ihtiyacı hissetmedim. 

Kuşak ve sınıf çatışması, zamanın değişim hızı, değerlerin farklılaşması. 

Uzun uzadıya bir değerlendirme yapmayacağım ama bir şeyler de söylemek istiyorum:

Dizide Y kuşağıyla Z kuşağının, değerler, emek, hedonistlik, faydacılık gibi konulara yaklaşımlarını anlatırken av-avcı metaforunun hakim olduğu bir senaryo var. 

Sinirleri çelik gibi olanların kazanabildiği yarışlar, sürekli zirvede olmak için savaşma hali ve Y kuşağının aslan metaforuyla anlatılması, disiplinli çalışkan ahlaklı olması, Z kuşağının ise zevk peşinde koşan, kısa yoldan zirveye ulaşmak için her türlü entrikayı deneyen, ahlak anlayışı değişmiş, birinin ayağını kaydırmaktan imtina etmeden kazanılan zaferlerin sarhoşluğunu yaşayan yırtıcı bir kuş ile metaforlaştırılması ve bir marka, güvenilir bir isim olmaktan ziyade bir an önce para kazanıp hayatını yaşamak şeklindeki yaklaşımına göndermeler yapılıyor. 

Yer yer aslan ve kuş metaforu üzerinden bir üst anlatıcının, dış sesle aslan ve kuşun ruh hallerini verdiği dizide ikisi arasındaki farkı sağlayan değerlerin ne olduğu ise çok belli değil. 

"Sert çıkışların sert düşüşleri olur. Kısa yoldan zengin olmaya ünlü olmaya çalışmayın, kuş uçuşu ilerlemenin bedelini ödersiniz" gibi dersler verilmeye çalışılsa da burada kuşak çatışması kadar sınıf çatışmasının olduğunu görüyoruz. 

Düşse de babasının dış işleri forsuyla yeniden ayağa kalkan Müge'lerin, düşünce villasında, hobilerine zaman ayıran Lale'lerin karşısında, düştüğü an taşraya dönmek zorunda olan Aslı'lar ile sunuculuk yerine tekrar müşteri hizmetlerinde telefon operatörü olan Yusuf'lar var. Ölümüne savaşmaları bu yüzden. Ne kadar çalışsa da yükseleceği yerler de belli. Bu ülkenin, bu dünyanın bir raconu vardır ve sektörlere göre herkes ait olduğu sınıf içinde ilerleyebilir. Üst sınıfla kavgaya tutuşamaz. Aslanlarla aslanlar, kuşlarla kuşlar bir alemdedir.  

Ancak günümüzde dönüp sosyal medyaya baktığımızda Instagram, TikTok gibi platformlarda hiçbir ciddi emek, zamana yayılan bir çaba harcamadan ünlü olan, yıllarını eğitime vermiş, mesleğini düzgün şekilde yapmaya çalışan insanlardan çok daha fazlasını kazananlar olduğunu görüyoruz. 

Değerlerin değişmesiyle, ne yolla başardığı değil sonuçta para kazanıp kazanmadığına bakılıyor herkesin. Gençler kadar yaşını başını almış insanlar da bu tuzaklara düşüyor. Ama bir yandan da internet sayesinde televizyonların, hakim dilin, hakim zümrenin egemenliği bir nebze de olsa kırılıyor. Bu sefer de sesi çok çıkanlar, aymazlar öne geçiyor. Vasatın yükselişini görüyoruz ama Meb sisteminden geçmiş diplomalıların, ne yaparsa yapsın aslanlar gibi vasatın üstüne çıkacakları bir eğitim sistemine hiç bir zaman ulaşamayacaklarını da biliyoruz. 

Dolayısıyla ekonominin orta sınıf diye adlandırdığı kesimin yok olmasıyla işinde gücünde olan insanlar kırgınlar ordusu şeklinde nefes alıp veriyor uzun zamandır. Bunlar arasında X,Y,Z kuşakları var elbette. Yaşıyor diyemiyorum çünkü işe gidip gelmek ve cep telefonundan dünyaya bakıp dizi izlemek yaşamak değildir. Ama bu hayattan çıkıp gidebilme cesaretine de en çok Z kuşağı sahiptir. Çünkü gençlik hala umut edebilmektir.   

Fırsat eşitsizliği nedeniyle ait olmadıkları sınıfın ekonomik şartlarına rağmen üstün başarılarıyla yükselenlerin de bu topraklarda bir şekilde alaşağı edildiğini ve o vakit aslanların asilce değil kalleşçe de davrandıklarını, hiç bir şey olmasa hukuk üzerinden başlarına bir iş açıp attıkları iftiralarla yollarından kaldırdıklarının da farkındalar. Bu nedenle X,Y gibi romantik hayaller, kaybolacak idealler peşinde değiller.  

Herkesin bir gün on beş dakikalığına ünlü olduğu dünyamızda insanlar da değerler de tüketim malzemesi olarak kullanılıp atılıyor. Bu tüketim hakim zümre içinde var ama onlar için sonuç en fazla yaşadığı yeri değiştirip daha ferah alanlara gitmek oluyor. Her ne kadar dizide sıkça Datça'da taş boyayarak zamanını değerlendirenlerle dalga geçilse de dişliler arasından kurtulmuş ve oraların keyfine varmış bu kimselerin mutsuz olduğunu görmedim. 

Sistem yeni ve taze yüzlere yer açıp kısa sürede onu da tüketip yeni kurbanını buluyor. Elbette böylesi bir düzende herkesin zamanı gelip geçiyor. 

"Yakarsa dünyayı garipler yakar" lafı da yanlış değil. Ne yaparsa yapsın zamanı gelmeyen, görülmemiş, duyulmamış, gezememiş, eğlenememiş, sanatı fark edilememiş, yazdıkları okunmamış insanların ülkesi burası. 

Medyayı elinde tutanların istediğini yok edip istediğini parlattığı sahte bir dünya. Burada ayakta kalabilmek için gerçek iç disiplin sağlayacak değerlere ihtiyaç var. Yoksa içi boş bir ağaç gibi yıkılır gider herkes. 

Sadece şimdinin sorunu da değil bu hatta şimdi internet şansı yaver gidene büyük avantajlar sağlıyor. Eskiden kültür sanat dünyası da sen ben bizim oğlan arasında dönerdi. Gücü elinde tutan üç adamı arasında gezdirirdi bütün programcılar. Hala da öyle. Televizyon seyretmiyorum lafları ile izleyenleri aşağılayan herkesin de televizyona çıkmak için uğraştığı ve yazarların bile çok seyredilen bir programda konuk ya da bir dizide konu olmadan kitaplarının satmadığı bir dünyadayız. Yalan dünyada. Ama o ayrı konu.   

Günümüzde kolay kazançlarıyla, illegal yollar dahil haksız para kazanıp sınıf değiştirdiğini sanan ama ancak üst sınıfın maşası olabilen insanlar da akıllı gayrimenkul yatırımı yaptıklarında bu konuda bir danışman desteğiyle ilerlediklerinde dünyada rahatça yaşadıklarını, istedikleri yere gidip istediği eğitimi alarak yetersizliklerini gizleyecek donanıma ulaşabildiklerini de görüyoruz. Bu da cazip geliyor gençlere. Tabi güç merkezleriyle uyumlu oldukları sürece izin verileceğini işin içine girince fark ediyorlar ve alıştıklarını kaybetmemek için her yola başvurmak zorunda kalıyorlar. O yüzden herkes iki yüzlü, inanmadığı, yaşamadığı hayatların savunucusu. İçselleştirme ve gerçek özgürlük bu topraklarda yaşayan kimsede, hiç bir kesimde yok. 

Bizimki gibi eğitimli insanların yoksulluk sınırının altında kazanarak yaşadığı bir ülkede umutsuzluk her yanını sarmışken böylesi yollara yan yollara, kuş uçuşu yükselişlere yönelmek çok kolay. Ekonomi bozulduğu an kendini pazarlayan insanların sayısı artar. Çünkü düzgün işlerin kazancı azdır. Kolay kazandıran işleri basamak olarak kullananalar olacağı gibi bunu hayat tarzı haline getirenler de vardır. Eskortlarla ilgili bir tez yazan Bilkent Üniversitesi yüksek lisans öğrencisi emeğinin karşılığında aldığı ile bu çalışmada tanıdığı kadınların kazancını görüp eskortluğa başlamıştı bu ülkede, Z değil Y kuşağındandı. 

Hasılı kelam, değerler zamanla elbette öncelik sırası başta olmak üzere değişir ama değerlere sadık kalmak kuşak mevzusu değildir. 

Eğitimli, ülkesi için çalışan, ilkeli davrananlar sürekli olarak cezalandırılırken Z kuşağından bunları beklemek zor. Niteliklilerin kıymetini bilecek ülkelere beyin göçüyle gitmesi bu dönem neden arttı? Orada da aynı kuşaklar var ama çalıştığının karşılığı da var. Adalet sistemi ve devlet çalışmakta.   

Başkahramanımız Lale Kıran, sistem dışına çıkarılınca da duayen olarak üniversiteleri gezen, marka bir isim oldu. Çünkü sınıfı bunu gerektirirdi. Gençlere yaptığı bir söyleşide şöyle demişti. 

"Dünyada değerler on senede bir değişim gösterir, değişimin kendisi de uçucudur. İhtiyacımız olan erdemli ve adil olmaktır. Eğer gerçekten bir değerler bütünü oluşturursanız ömrünüzün sonuna kadar öyle yaşarsınız, değişimden korkmayın. Bir stiliniz olsun, stil varsa öldükten sonra da var olabilirsiniz."

Bu sözler güzel, janjanlı ama altı boş. Erdemli olun derken ne tür bir kıstas kullandığı ve sürekli kolaya kaçma mizacında olan insanın kolay yoldan gitmemesi için neler önerdiği belli değil. 

Zor yoldan gitmesi için yeterli gerekçe de gösterilmiyor. Çünkü herkes Lale Kıran gibi ağzında gümüş kaşıkla doğup şansı yaver gidip mesleğinde zirveye çıkarken yarınım ne olur diye düşünmeyeceği bir ekonomik refaha sahip olmuyor. Etrafında benimle ol diye ölen ve ömrünün sonuna kadar çalışmasa aynı standartta yaşamasını sağlayacak iki adamın aşkıyla ödüllendirilmiyor, sağlıklı çocuklarını sınıf farkının bariz olduğu okullarda okutup kuş değil aslan olarak hayata avantajlı başlamasını sağlayamıyor. Bu durumda da, zafer kazanmak için, her yolun mübah görüldüğü  bir düzen tutturuluyor. Cezası da olmayan bu sistem hakim olunca denetim nasıl sağlanacak. Hak yiyenlere kim dur diyecek?  

İnsanoğlu tek başına yaşayamaz, bir araya gelir ve bu sefer de anlaşmazlıklar doğar. Bunları kendisi çözmesin, ihkak-ı hak engellensin diye kurulan sistemin adıdır devlet. Bu düzenleyici yapı kanunlar yapar ve bunlara uymayanları, hukuk mekanizması üzerinden yargılayıp cezalandırır. Bu sistemin düzgün işlediği yerlerde hayat vardır. Bu nedenle günümüzde kuşlar göç etmektedir. Aslanlar zaten burada da kraldır, sistem tarafından açığı tespit edileni kullanıp sistemi de kendine hizmet ettirir. Canı sıkılırsa da toplar bavulunu istediği ülkede aynı standartta yaşar. Gezer gelir, göç etmek zorunda değildir.  

Bir de değerlerin korunması, düzenin devamı için ilahi sistemler vardır. Aynı devlet gibi yasaklar koyar, uymayanlarıysa ölümden sonra var olduğuna inandıkları mizanda tartacağını ve hiçbir iyiliğin karşılıksız kalmadığı gibi hiçbir kötülüğün de cezasız kalmayacağını söyler. Ve beklemelerini ister, ilahi adaletten bahseder Yaratıcı. Buna inananlar da bu değerleri içselleştirdiyse hak yemez, kolay yoldan değil doğru yoldan gitmeye çalışır. Erdemli bu doğru yollar hiç de kolay değildir. Yorgunluğunun karşılığı da çoğu zaman burada olmamasına rağmen inancın sevgisi ve cezanın caydırıcılığıyla erdemli davranış sistemi korunabilir. 

Bu dizide hangi değerler var, iki sınıfta iki kuşak da aynı yaşam tarzında, hangi sınıflar arası düzenden bahsediliyor?   

Peki bu kuşlar ve aslanlar ormanda, orman kanunlarının geçtiği bu yerde nasıl bir kriterle yaptıklarının bedelini ödeyecek? 

Birkaç kişinin sunucu olması ya da olmaması mıdır bedeli? Ya yok edilenler, sistemin yok saydıkları, kalabalık kadrolu dizide ismi olmayan birçok oyuncu gibi gelip geçmiyor muyuz bu çarpık düzende? Hangi erdemden bahsediliyor o zaman?  

Dizi bu sorulara cevap vermiyor. Bir değerler sistemi önermiyor. Güzel kadınların ve yakışıklı adamların bolca boy gösterdiği bir dizi olarak kalıyor. Eğlencelik diyemeyeceğim, çünkü izlerken gerilimi hissediyorsunuz. 

Ve bir de sürekli Lale Kıran’ın büyüklük bende kalsın tavrının tuzu kuruluktan geldiğini görmek zayıflatıyor değerlerine bağlılık inancımızı. Aynı sınıfa ait insanlar arasında bir erdemlilik olsaydı misal. Her ne kadar sonradan Kenan'ı Lale'nin şansı gören Müge onunla çalışma fırsatı bulunca Kenan'ın mükemmeliyetçiliğiyle insanı ne kadar tükettiğini görse de Lale'nin başarısı sadece çelik gibi siniri, duygularıyla arasına koyduğu mesafeyle, donukluğuyla açıklanamaz. 

Kuş Aslı ise okumuş, kendini yetiştirerek aslanların arasından sivrilmiş, aslana rakip olacak performans göstermiş, bunun için her yolu denemiş ama sonunda yine güçlü ve zengin olan kanal sahibinin kızının şımarıklığı ve intikam duygusuyla o zamana kadar kazandığı her şeyi bir anda kaybetmiştir. Tuzu kuru değildir ve taşrada ailesinin yanına dönmek zorunda kalmıştır.  

Dizden aklımda çok net kalan üçüncü sezonun yedinci bölümündeki bir diyaloğu aktarmak ve narsist kişilerin mükemmelliyetçilik kisvesiyle etraflarını nasıl yorduğunu, aşktan bile vazgeçirdiğini anlatan bu kısmı paylaşmak istiyorum Çünkü kilit noktalardan biri: 

İlk gençlik aşkı, fakülte arkadaşı ve kankasıyla çalışma hayatı boyunca birlikte olan, bu ekibin yüzü haline gelen gazeteci ve televizyon programcısı Lale Kıran, çocukları büyüdüğünde yaşanan gelişmelerin de etkisiyle kocasından ayrılır ve ilk aşkı ve iş arkadaşı olan adama döner. 

Ancak bir gün kariyerinin altüst olduğu bir zaman ülkeden gitme kararı alır. Her vakit yanında olan en büyük destekçisine,  aşkları da çok iyi giderken, birlikte yaşıyorlarken bu kararını sevgilisine söyleme gereği bile duymaz. O bir stardır ve seyirci kadının ne kadar kendi hayatına odaklı olduğunu düşünür. Bu duruma kırılan adam da haklı olarak uzaklaşır. Ayrılırlar ve rakip televizyonda ona karşı fakülteden kankasıyla birlik olup reyting savaşlarına girer ve yener. Ancak sevdiği kadını unutamamaktadır. Ülkeden ayrılmadığını, eski kocasına ve evine geri dönmediğini ve tek başına yaşadığını öğrenince kapısına gelir ve her halde dizinin en gerçekçi oynadıkları kısmı olduğundan yüreğe dokunur güzel bir diyalog gerçekleşir.

"Neden gitmedin?"

"Bir adam var, çok sert, çok yakıcı, ben bir yandan kendi yolumda yürümeye çalışırken bir de baktım ki ben sadece kendimi ona beğendirmeye çalışıyorum. Onun sevdiği kadar varım onun istediği kadar, o yoksa yokum."

"Ben seni senden mi alıyorum? Hani şimdikiler ne diyor toksik ilişki mi ne işte!"

"Ya hayır, aşk, her hücreni aynı hisle doldurmak, her şeyi bak, bak her şeyi onun gözünden görmek, kendini bile onun gözünden görmek yani. Yani işte aşk işte!"

"Kötü bir şey mi Lale, kurtulman gereken bir şey mi?"

"Hayır tam tersi hayatımı anlamlandıran şey bana yaşadığımı hissettiren şey ama işte bazen öyle kavuruyor ki nefes alamıyorum."

"Nefes almak, dümdüz nefes almak mı istiyorsun?"

"Ben zaten nefes almıyorum ki Kenan, uyuyamıyorum ki, zaten yaşamıyorum ki, benim hayatım zaten... Biraz daha kolay olsun istedim sadece anlatabiliyor muyum, biraz daha kolay olabilirdi sanki. Çok sıkıldım sürekli kaybetmekten, korkarak yaşamaktan parmaklarımın ucunda böyle sürekli yürümekten çok yoruldum."

"Ben seni koşullu mu seviyorum?"

"Eğer başaramazsam gözünden düşecek gibi hissediyorum her şeyimi sana beğendirmek için yapıyorum. Seni mutlu etmek için yapıyorum her şeyimi bu gerçekten çok yorucu yani bu siktiğimin roller coasterından inip yiyip içip dünyayı gezebilirdik biz ya. Yani sadece biraz daha sakin olunabilirdi anlatabiliyor muyum?"

"Çok özledim seni, çok özledim..." diye diz çöker ve ağlar Kenan.

"Yapma!"

"Eğer bizi ayıran buysa her şeyi bırakalım gidelim ne olur."

"Sen buralardan çıkamazsın."

"İstersen Ege’ye gidelim zeytin yağ işine girelim."

"Sen yine dünyanın en iyi zeytin yağını yapmaya çalışırken biz yine kavga ederiz."

"O zaman öpüşür, sevişiriz, hiçbir şey yapmayız. Ben sana çok aşığım, hiç geçmiyor, azalmıyor çok aşığım sana."

"Tamam."

"Çok özledim seni, yalvarırım bırakma beni, sensiz yaşayamıyorum sen benim her şeyimsin, sen benim her şeyimsin, sen ne istersen o olacak sana söz veriyorum."

Ve müzikle beraber sahne biter.

Böyle yazı içinde kullanılınca kesik kesik ifadelerle eksik kalsa da oyunculuk gücüyle gerçekten etkili bir sahneydi. 

İstediği zaman istediği yere çekip gidip yeni bir yaşam kurma lüksüne sahip olmak aslanların dünyasında sıradandır ama kuşlar sadece yem olur.

Son sahnede Lale Kıran, Aslı'nın kapısına gittiğine göre elinden tutacak, azimli yapısından faydalanacak ki bu da dördüncü sezonun geleceğinin habercisi. Umarım bu sefer dizi değerler yönünden altı daha dolu bir senaryo ile ilerler. 

Bir de neredeyse her sahnede içmeleri, alkole bu kadar vurgu yapılması çok göze batıyordu. Hayata ayık kafayla dayanmayın dercesine bu kullanımın, dizinin ciddiyetini de etkilediğini düşünüyorum. Fi de Can Manay’ın sürekli su içerek kendini dengede tutması örnek alınabilse seyirciye de iyi bir hatırlatma olurdu. Dizinin sponsoru herhalde alkol şirketleriydi ki iş yerinde, gündüz, yayın öncesi, yayın sonrası, sabah akşam sürekli kadehler doldu. 

Gençlere bir yandan değerlere sahip çıkmak anlatırken diğer yandan üzüldün, kusana kadar iç, sevindin ne yaptığını bilmeyecek kadar dağıt sonra seni kaldırımlardan toplasınlar demek ne kadar doğru? 

Dünyanın durumu ortada, gençleri erdemli olmaya davet ederken sırça saraylardan konuşmak da kolay diyor ve izlediyseniz yorumlarınızı bekliyorum.

Handan Kılıç 

19 Nisan 2024 


Kuvvetli Bir Alkış (2024) Berkun Oya Netflix'te.

 

312. Film/Dizi
 
Kuvvetli Bir Alkış dizisiyle Berkun Oya yine Netflix'te. 

Biz 2020 yılından beri "Bir Başkadır" dizisinin devamını bekleyeduralım Berkun Oya araya Cici adlı filmle altı bölümlük mini diziyi aldı. 

Yazan, yöneten bir insan olarak sanatçı kimliğiyle beklentilerden bağımsız ama kendi hayat ve düşünce çizgisiyle paralel hareket ettiği ortada. Çok ses getiren, karakterleri oturmuş bir dizinin yeni sezonunu değil de Kuvvetli bir alkış' ı çekti. 

Çünkü bu dört yılda çok şey oldu. 2020 yılında Bir Başkadır'ı umut görenlerden biri olarak yazmıştım. 

Yazının tamamı buradan okunabilir. 

O vakit şöyle demiştim: "Eğri oturup doğru konuşalım. Bizim toplumuz hiçbir zaman ötekine çok da hoş görülü olmadı. Herkes herkesin hayat tarzına karıştı. Sistemde güçlenen, diğerini ezdi. Kendi çıkarlarını gözetti. Bir insana yapılabilecek en büyük saygısızlık onu görmezden gelmektir ya, bir topluluğu, inanç tarzını, yaşam kültürünü yok sayıp kendininkini dayatmak da, sonuçları ağır bir eylemler bütünüdür. En iyi hali ile bu durum, ezilen, yok sayılan, kaynakların eşit dağıtılmamasının bedelini fakir ve eğitimsiz kalarak ödeyen insanları güce karşı biler. Ve bir gün o güç yer değiştirdiğinde ezilmiş, yok sayılmış insanlar refleks olarak öç alır, güçlü görünen temsilcilerini kayıtsız şartsız destekler ki, tekrar ezilen, yok sayılan hale düşmesinler. Hatta kimisi öyle bilenir ki, göze batarak varlığını ispatlamayı marifet zanneder. Simgelerini ilan eder, her yere diker ki, yok sayanlar adım başı karşılaşsın ve varlıklarını görmezden geldikleri zamanların geçtiğini hatırlayarak eziyet çeksin. Ama güç öyle bir hırs yumağıdır ki, kısa zamanda sahiplerinin sahibi olur."

Öyle de oldu. Bir Başkadır'ın ötekine bakma, diyalog kurma, empati geliştirme hayali zamanla daha da kutuplaşıldığından kayboldu. İnsanca ve dostça birlikte yaşama üzerine var olan imkanlar yitirildi. Umutlar tüketildi. Demografi beyin göçüne zorunlu göçler eklenerek değişti. Giderek hissiz, boş vermiş bir topluluk oluştu.

Yine demiştim ki, "İşte bu dizide de, toplumda sorun olarak ima edilen sosyo- ekonomik, dinsel, inançsal, etnik yapılara ait prototipler ele alınmış ama hepsinin hayatlarına yakın planlarla bakılarak tek ortak noktamıza, insan olduğumuzu hatırlamamız hususuna dikkat çekilmiş. İşte buradan da seyirci yakalanmış. 

Dört yüz yıldır bu sebeple okunan Shakespeare “Konuşulmayan acı kalbi parçalar” der. Bize insani olana bakmamız gerektiğini edebiyatla, sanatla anlattığı için güncelliğini korur. Hem yönetmenliği, hem oyun yazarlığı hem de dizi senaryoları ile yetkinliğini kanıtlamış olan Berkun Oya da, karton karakterler yerine, hepimizin tanıdığı birine benzeteceği karakterler yazmış. " 

Ardından küresel bir kriz olan pandemi kapımızı çaldı. Korku, endişe, hayata kendini kaptıran insanın birdenbire ölümle karşılaşması rutinleri kırdı. Lezzetler acılaştı, her zevk anlamsızlaştı. Bu sefer aynı düşüncedekiler de birbirinden koptu. Herkes can güvenliğini, virüsü bahane ederek kendi evinde yalnız başına yaşamayı kabullendi. Zaten cep telefonlarının verdiği yalancı kalabalık, sosyal medya platformları  artmıştı. Bunun kuru kalabalık olduğu unutan, sosyal medya arkadaş sayısına kanan insan kimseye muhtaç değilim havalarına girdi. Uzaklarda köy evleri, yazlıkları olanlar oraya geçip şehir yaşamından uzaklaştı. Dünyayla online yaşamı benimsedi. 

Berkun Oya da Cici'yi bu sırada memleket denen uzakta bir evde çekti. Uzunca bir filmde geçmiş ve travmalar konu edilmişti. Hepimiz bu dönemi evlerimizde kalıp kendimizi deşerek, içsel yolculuklarımızı tamamlama yolunda bir eğitimden diğerine koşarak geçirdik. Meditasyon her kesimden insan için vazgeçilmez ibadetlerden biri haline geldi.

İşte Kuvvetli Bir Alkış da meditasyon yapan sakin ama huzursuz bir kadın sahnesiyle açılıyor. Adı Zeynep. Gereklilikler listelerinin peşinden koşan kadınları temsil ediyor. Kocası ona uyum sağlamaya çalışan bir figüran olarak o üzülmesin diye etrafında dönen Mehmet. Zeynep Türkiye'de en çok konan kız ismi Mehmet de en çok verilen erkek ismi. Bu bile giderek birbirine benzeyen, yaş alsa da olgunlaşmayan, şımarık bir ergen havalarında yaşlanmamayı kafasına koymuş, arkadaşlarıyla beraber olduğunda bile cep telefonu ekranına bakan, sıkılgan, sürekli dışarıdan yemek söyleyen, muhabbetleri sosyal medya paylaşımları üzerinden olan insanları göstermeyi hedeflediğinin kanıtı.

Çocuğun adı da Metin. "Acılara dayanabilen, güçlü kimse." manasındaki bu ismi taşıyan çocuğun anne karnında geçen süreçteki kederli hali görülmeye değer. Perşembe pazarına benzeyen annesinin travmalarla dolu içinde yok yok. Seksenlerin okul çantaları önlükleri, doksanların kasetleri, cd'leri, iki binlerin mini kot şortları dahil bir kız çocuğunun biriktirdiği anılarla travmaların birbirine geçmiş halinin sahibi Zeynep ne kadar meditasyon yapsa da huzura eremiyor. 

Baba Mehmet ise böyle bir duygu mahzeni olmadığından yiyip içip yatınca hemen uykuya dalan bir erkek olarak karısının istediği o ideal erkek hedefine ulaşamıyor. Karısını bir türlü mutlu edemiyor. Ama yalnız kalmamak için sevgili olan, alıştığı için evlenen, ayrılmamak için çocuk yapan bu çift dertli kederli nihilist oğullarıyla mutsuz hayatlarına tüm ilişkilerin geçtiği aşamalardaki çatışmaları yaşayarak devam ediyor. Bu nedenle bize benziyorlar, günümüzden aramızdan seçilmişler. Çocukları için her şeyi yapıp kendilerini erteliyorlar. Başrol oyuncularımız zaten çok iyiler, hele Zeynep ama oğul Metin'in her yaşını oynayan oyuncular da çok başarılı. Karakter bütünlüğü sağlanmış. 

Normal denen anormallikleri içine sindiremeyen Metin, anne karnında karşılaştığı idealist dava adamı olmaya niyetli Kudret'i de boş buluyor. Yaşamda karşılaştıklarında davayı unutup narsist bir yazar olduğunu görüyor. Kendisi de anne karnının kederli ortamından daha öncesini, portakalda vitamin olduğunu düşündüğü vakitleri özlüyor. Aidiyetsizlik öyle bir boyuta geliyor ki sahilde yılanıyla oturan turunculu bir dilenci oldun diye annesi üzülüyor. Hayatı boyunca eleştirilmiş olmalı ki, kendi evladıma bunu yapmayacağım diyen Zeynep, oğlu ne yapsa arkasında duruyor. Birbirileriyle bile yüz yüze samimi gerçek hislerle konuşamayan çift çocukları doğarken yaptıkları bir telefon konuşmasında ilk defa dürüst olsalar da bu konuşmanın içeriği hayatlarının sonuna kadar Mehmet için merak konusu oluyor.

Berkun Oya, pandemiden yalnızlığımıza geçip birlikteliklerin ciddileştiği süreçte evlendi, çocuk sahibi oldu. Bebek alışverişlerinin bitmeyen temposundan yorulmuş olmalı ki, olmayan çocuk için sürekli alış veriş yapan çifti gösteriyor ilkin. 

Tıpkı günümüzün resmedildiği, idealini, umudunu, geleceğini kaybetmiş, beraber yaşama arzusu, olsa da olur olmasa da olur seviyesinde, yorgun ve mutsuz insanını kara komedi tarzında ne güzel anlatmış.     

İlk bölümlerinde Lars Von Trier'in Dogville benzettim. Yani bittiğinde tıpkı o güzel film gibi sarsılmıştım. Trier’in Amerika’ya bakınca gördüğü pisliği anlatan film gibi bizi aynılaştıran, gereklilik kalıbına sokan her konuya, belki de en çok anlamsızlığa karşı bir duruş sergilenmiş dizide. 

Tiyatro kökenli olan Berkun Oya bunu çekim tarzına da yansıtmış. Bazen dördüncü duvarı yıkarak çekilmiş dediğiniz sahneler farklı tekniklerle birbirine bağlanmış. 

Yine başarılı yönetmenin naif müzikler eşliğinde her bölümü bir başka şarkıyla bitirmesi de çok güzel. Yeni müzisyenler ve parçalarını tanımış oluyoruz. 

İşte biri buradan dinleyebilirsiniz.

İzlediğimiz absürt kara komedi de olsa hüzünlü müziklerle çok derine işleyen bir sızı ilmek ilmek örülüyor içimize. 

Hele son bölümde çalan Sızı adlı parçada anlamsızlığın zirveye taşındığı bir hayatta içimizde oluşan boşluğun ne kadar acıtabileceğini anlıyoruz. 

Netflix‘in bir başkasına göz at diyerek hemen kesmeye çalıştığı bu müthiş şarkıyı sonuna kadar dinledim. Sonra da YouTube’a gidip bir kez daha dinledim. Sezen Aksu çok dinlesem de bildiğim bir şarkısı değildi. Yüreğime oturdu. Berkun Oya'ya hem bu güzel müzikler hem de kaliteli yapıtlarıyla bizi düşünmeye davet ettiği için teşekkür ederiz. 

Hasıl-ı kelam, Kuvvetli Bir Alkış "Bir Başkadır"dan sonra içine düştüğümüz anlamsızlık bataklığını farklı bir gözle bakarak ekrana yansıtmış. Büyümenin diğer adı özlemek, yaşadıkça gördüklerimizinse hayal kırıklığından başka bir şey olmadığı hatırlatılmış. Alkış, beğeni peşinde heder olan hallerimize göndermeler yapılmış.  

Unutmayalım; insanın anlam arayışı ömür boyu bitmez. Bir anlam bulup hayatına katamayan herkes iğreti bir yaşam sürer. Ve anlamsızlığı sürdürmek yüktür. Anlamımızı bulmamız, sızılarımızın o anlamla hissedilmez hale gelmesi dileğiyle.

Handan Kılıç

5 Mart 2023 

     Not: Bloga yorum yazmak herkese zor gelir. O nedenle buraya yorum yazma zahmetinde bulunan dostlara özel teşekkür ediyorum ve yazıya WhatsApp' tan gelenleri de foto olarak ekliyorum. Herkese teşekkür ederim.




 

UYSALLAR



SİNEMA-DİZİ GÜNLÜĞÜ 

297-UYSALLAR



Uysallar, Onur Saylak'ın yönettiği, Hakan Günday'ın senaryosunu kaleme aldığı psikolojik drama ve komedi içerikli mini dizisi olarak ekranlarda. 

Bu kara komedi epey yavaş başlıyor. İlk iki bölüm festival filmi tadında ilerliyor. Yanında başka şeylerle uğraşabileceğiniz kadar:)) Ama merak unsuru da diri tutulduğundan peşinden gidiyorsunuz. Üçüncü bölümden sonra hızlanan diziyi gecenin ilerleyen saatlerinde izledim. Hem de iş yorgunluğu üzerimdeyken yedinci bölüme kadar geldim. Daha dinç bir kafayla bitireyim diyerek süresi diğer bölümlerden de uzun olan son iki bölümü ertesi güne bıraktım. 

Sekiz bölümden oluşan dizi 30 Mart 2022 tarihinde Netflix'te yayınlandı. 31 Mart'ta bitirildi:)) 1 Nisan'da yazılıyor:)) Oysa epey zamandır çok dizi ve film bitirmeme rağmen yazacak fırsatı bulamamıştım. Bu sefer ara soğumadan yazayım istedim. 

Dizinin başrollerinde Öner Erkan, Haluk Bilginer, Uğur Yücel ve Songül Öden var. Hepsi birbirinden iyi oyuncular, dolayısıyla müthiş oyunculuklar sergilemişler. 

Konusu şöyle ifade edilmiş: "Mimar Oktay Uysal eşi, iki çocuğu ve babasından oluşan ailesinden gizli olarak bir punk hayatı sürmeye başlar. Ancak o sırada ailesi de Oktay'dan gizli kendi dünyalarını kurmanın peşindedir. Uysal ailesinin yalanlarla dolu bir evi, Oktay'ın da inşa etmesi gereken bir hapishanesi vardır. Ailene karşı kendin olabilmek mümkün müdür yoksa herkesin ikinci bir hayata mı ihtiyacı vardır?" 

Bu çok önemli bir soru: En iyi tanıdığımızı sandığımız insanlar aile bireylerimizdir. Oysa ben uzun zamandır bunun tam tersini düşünüyorum. Arkadaşının tanıdığı insanla çocuğun aynı kişi değil. Anne baba çocuğa hükmedebilir ama sadece görünüşte. Kendi kendine kaldığı vakit herkes bir başkasına dönüşüyor. İşte bu noktada dizinin sorduğu soru önem kazanıyor: "Ailene karşı kendin olabilmek mümkün müdür yoksa herkesin ikinci bir hayata mı ihtiyacı vardır?"

Tıbben ikinci bir hayat, niteliğine göre çeşitli adlarla hastalık olarak nitelenir oysa. Ama bazen aile, toplum, çevre, okul, hatta arkadaşlar insanın kendi olmasına müsaade etmez. 

Kendin olmak kendi başına kalmayı, hayatın yükünü tek başına omuzlamayı gerektirir. 

Aile ise bir kabuktur, koruyan kollayan ama kabuğa göre şekil aldıran. 

Herkesin normali ailesinde gördüğüdür. Bir başkasına garip gelir bu normaller ama onun normali de diğerine gariptir. Orta yolunu içinde yaşanılan toplumun tavrı belirler. Bu tavır da dönemlere göre değişir. İleri demokraside başkadır mesela. Pek tadamadığımız için bilemiyoruz tabi:)) Baskıcı zamanlar, hani birlik ve beraberliğe her zamankinden çok ihtiyaç olduğu söylenen vakitlerle insan hamuru ailesinden çok daha şiddetli kalıplarla şekillendirilir. 

Dolayısıyla kendi kendineyken "Kendi" olabilen biri bile okulda, işte, dairede hep farklı biri olmak zorunda kalır. 

Bizim gibi yargılamanın, yargısız infaz şeklinde, herkesin herkese uyguladığı şiddet olarak yaşandığı toplumlarda bu ikilikler daha da artar. Herkesin diğerinin hayatına ilgi duymadığı yerlerde ise kim kime dum duma yaşandığından kendi olabilmek daha fazla mümkündür.

Dizi de İstanbul'a çöken ve bir türlü kalkmak bilmeyen sisle açılır. Her şey bulanıktır. Uçaklar kalkmaz, korku vardır. Herkes evi dışında güvende değildir. Orada da herkes kopuktur. 

Sosyal medyada farklı görünmek normal, fikirlerini dillendirmek korkutucudur. Herkes kendi gettosunu kurmuş ve alanında ötekini istememektedir. Ama zamanla sıkıştığı bu yerde amaçsızlık bataklığına saplanır ve çıkış için çabaladıkça daha da batar. Sonu herkes için muamma olan bu bataklıkta çırpınır durur. 

Dizide kahramanımız Avrupa'nın en büyük cezaevi ihalesini almış şirkette çalışmaktadır. Bütün dünyaya cezaevleri satmak isteyen bir zihniyetin uzantısı olarak çalışmak zorunda olduğu yerde kapana kısılmıştır. Hani derler ya "Kapitalizm yüksek fonksiyonlu özgüvensizlerin sırtında ayakta kalır" diye aynen bu durum yaşanmaktadır. 

Vazgeçilmek istenmeyen bir yaşam standardı ve onun ceremeleri. Karısı için de kariyerinden çocuklar için vazgeçmenin oluşturduğu saygınlıkta yoksunluk hissi ile çok çalışan kocanın hayatında yokluğu ile açılan boşlukta sallanış söz konusudur. Hep böyle değil midir? Az çalışan erkekler düşük kazançlarla yoksullukta boğar ailesini, çok çalışıp kazananlar da kendine yükmüş gibi gördüğü ailesinden soğurken, yokluğunun gölgesinde karısı ve çocukları yalnızlıkla savrulur oradan oraya. 

Herkesin bir alıcısının olduğu hayatta kimsenin yalnızlığa mahkum olmadığını anlaması ile ahlaki değerler arasına sıkışması vardır bir de... 

Uysallarda da durum böyle: Herkesin birbirine oynadığı bir ev. 

Ama burada yaşananların en büyük sebebi genel atmosferdir. Yalancıların mumlarının söneceği o yatsı vaktinin gelmeyişi, sisin kalkmayışı, gecenin yıllardır uzaması... Baharların gelmeyişi... Günlerin uzaması, kısalması mevsimlerin deveranı ama ne karanlığın ne kışın insanların hayatını terk etmeyişi...

Ve Uysallar. Ne demişler "Sessiz atın çiftesi pek olur."  

İyisi mi uysal olmamak, her şeye sessiz kalmamak lazım. İçinde biriken öfke ile nerede nasıl patlayacağın belli olmaz. Kapitalizmin gölgesinde sadece yaşam koçları rehberin olamaz. O nefesleri derin derin alırken gün gelir gerçekten nefes almayı becermen gereken bir mesele olduğunda nefessiz kalırsın. 

Ne olursa olsun, insan sosyal bir varlıktır. Ölmediyse bir vicdan taşır ve bunun rahatsızlığı yok saydığınız şeylerin de ağırlık yapmasına neden olur. 

Dizide masum ve vicdanlı tek bir kişi vardır; o da ailenin on yaşındaki kızıdır. On yaş enteresan ve elbette bilinçli bir seçim. Mahkemelerde psikologlarla ifadesi alınan on yaşına kadar olan çocukların beyanlarının doğruluğu, on yaşından büyüklere oranla daha net kabul edilir. Belki günümüzün çocuklarında hızlı farkındalıkla bu yaş biraz daha erkene çekilebilir ama bir çocuk başkasının yanında yırtık bir çorapla görünmekten ne vakit utanmaya başlar işte o zaman ikinci bir sahte benlik oluşumu başlamıştır. Artık görünmek için yaşayacağı bir hayata adım atmıştır. 

Ve belki de tek gerçek günümüz için şudur: Kimse göründüğü kadar temiz, hissettiği kadar suçlu değildir. Tabi hissedebiliyorsa, bu bile yaşadığını ve vicdanı olduğunu gösterir. İnsan, nisyan kökünden türemiş bir kelime olarak, unutan, hata eden manalarını barındırır içinde. Bunu hatırlayıp yanlışından dönmek için hala vaktinin olduğunu fark etmelidir. 

Susma uysal, sustukça sıra sana gelecek. Ve o zaman çok geç olacak. Tek çözümün ölüm olmadığını ölmeden keşfedebilmek umuduyla...              
Sistemi, kendinizi, size dokunmayın yılanları suskunlukla besleyişlerinizi, sahtekarlık kavramanı tekrar gözden geçirmenize vesile olacak diziyi izlemenizi bu gerekçelerle tavsiye ediyorum. 


Handan Kılıç    
1Nisan 2022
İzmir    

Selam Olsun Salih Bademci Kulüp'ten Şarkılar

 


Selam Olsun

Eski dostlar, yeni dostlar
Yanlıştı yolum
Sonu malum hayat
Yaşadıkça solmuşum
 
Eski dostlar, yeni dostlar
Tamam beni vurun
Vurulmak değil ayrı düşmek
Esas bana ölüm
 
Elimde yaralar
Taş üstüne taş ekleme
Ben varım
İncitmeden yorulmadan
Buradayım
 
Bu serseri bu sefil aktörü
Artık affettin
Zaman geri alınmaz ama
Sözüm söz bu defa
 
Dağları aşarım
Çöllerden geçerim
Selam olsun henüz ölmedim
 
Adım adım içimdeki şeytanları bıraktım
Hazırım şimdi
Şafak yakın
 
Bitirmedim söndürmedim
Bu ateş hep yanar
Aşkın adına alkışlasın
Yıldızlar
 
Bu serseri bu sefil aktörü
Artık affettim
Zaman geri alınmaz ama
Sözüm söz bu defa
https://lyricstranslate.com


LA CASA DA PAPEL ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME





Mottosu, "Sonuçta her şeyin mahvolması için aşk iyi bir nedendir" olan dizide beş sezon geride kaldı ve hikâye sona erdiğinden dizi tutkunlarına veda etti. Bu yazıda dizinin sevilme nedenlerini kendi gözlemlerim ve son sezonlarının akabinde yer alan belgesellerden aldığım notlar üzerinden irdeleyeceğim. 

Türkiye’de genel olarak çok popüler olan dizinin sevilme gerekçelerinden ilki senaryo ekibinin başarısıydı. Bu konuyu detaylandıracağım ama baştan önemli bir faktörün hakkını verelim istedim: Dizinin müzikleri. Gerçekten çok etkileyiciydi. Hele dördüncü sezondaki şarkılar bir başkaydı. Berlin'in düğününde çalanlar nefisti. 

Ben müzikleri o kadar sevdim ki, birçok dizi de sıkça kullandığım “introyu geç” seçeneğini yok sayarak her bölüm başında ve sonundaki müzikleri de zevkle dinledim.

Şimdi gelelim asıl meseleye: Bunu söylediğimde birçok kişinin abartıyorsun dediğini işitsem de bence Game of Thrones dahil izlediğim diziler arasında ilk sezondan son bölüme kadar en sürükleyici bulduğum dizi La Casa Da Papel’di. Genelde ortamda fiziksel bir engel çıkmadıysa her sezonu tek oturuşta bitirdim. Bazen (Digital platformlarda izlemediğim çok fazla dizi olmasına rağmen) dönüp sevdiğim bölümlerini tekrar seyrettiğim diziye bağlanma sebebim tabi ki başarılı karakterleriydi.

Dizide ara sıra rastladığımız mantık hataları da vardı ama bir kere sevince, o bağ izleyici ile karakterler arasında oluşunca senaryodaki eksiklikleri hoş görüyor insan:) Mesela Tokyo online bağlantı ile ameliyat yapsa da tıp gibi zor bir eğitim ve tecrübe yok sayılsa da gülümsüyor sadece. Bunda da oyuncuların role girmedeki başarıları etkili.

İyi kötü diye net olarak sınıflandıracağımız karton karakterler yok mesela. Her kimin hikayesi derinlemesine incelense yaptığı hatalardan dolayı hak verir hale geliyorsunuz. Zaten hayat da böyle değil midir? Tek tek herkes haklı ama kesişim kümelerinde ne çok haksız vardır kızdığımız. Bankanın çalışanlarından menfaatine göre sürekli taraf değiştiren Arturo Roman mesela, herkesi deli ediyor izlerken ama aslında bu durum insanı anlatıyor. Görmekten kaçtığımız, başkasında ise eleştirdiğimiz ama bir şekilde içimizde olan gölge yanlarımıza dokunduğundan bu hisleri yaşattığını sonradan fark ediyoruz.  

Profesörün ve Berlin'in duygusal davrandığı konularda nasıl çuvalladıklarını görünce, duyguların insanı aşağı çeken bir çeldirici olduğunu kavrıyor, dizinin mottosunun her bölümde temaya uyduğunu anlıyoruz. Bölümler ilerledikçe karakterler arasında beraber aştıkları nice zorluk sonrası duygusal bağlar kuruluyor. Dolayısıyla ilk sezon gibi profesyonel davranamadıklarını, bunun sonucu hatalar yaptıklarını görünce onların da insan olduklarını hatırlıyor, karakterleri daha çok seviyoruz. 

Dizi her ne kadar ülkenin merkez bankasını soyan bir grup çılgının müthiş planlar dahilinde ilerlemesiyle gelişse de eylemlerin felsefesi var. Böylece halkın desteğini topluyorlar. İspanyol Emniyet Teşkilatının, özel birliklerin acizliğini görünce seviniyoruz. Halkın beraber olursa güç odaklarını dize getireceğini fark ediyoruz. İktidarı demokratik davranmaya zorlayan Avrupa Birliği üyeliğinin getirdiği sorumlulukların merkezi hükümetlere karşı halkın emniyet supabı olduğunu hatırlıyoruz. Emniyetin ne kadar emniyetsiz olabileceğini, kamera olmayan yerde yapılanlarla göz ardı ettiğimiz gerçeklerden haberdar ediliyoruz. Dördüncü sezonda çölde işkence yapan kişinin Osman isimli bir Türk olmasından rahatsız olmuşken gündeme düşen haberlerle İspanyol senaristlerin her şeyi takip ettiklerini görüyor, eleştirilmek yerine düşünülmesi gereken bir husus olduğunu hatırlıyoruz. Sonuçta mızrak çuvala, hukuksuzluk evrensel yasalara sığmıyor. Görmezden gelinip sessizliğe gömülmesi bunların olmadığını kanıtlamıyor.

Belgeselin tanıtımından neden bir grup suçlunun bu kadar sevildiği, aslında soygun yapan, adam öldüren, yasaklı birçok eylemi alışkanlık haline getirmiş bunca farklı yapıdaki insanın neden bu kadar izlenir olduğunun sosyolojik ve psikolojik incelemesinin yapıldığını zannetmiş, başına iştahla oturmuştum aslında. Yine de pişman kalkmadım. Umarım bu konu üzerine uzmanlar da çalışır ve aklıma gelenler dışında neden diziyi çok sevdiğimizin ardındaki bilimsel gerçekleri ortaya koyarlar.

Fenomen isimli bu belgeselde ne anlatılmış peki derseniz, dizinin kamera arkası görüntüleri ile başarısının sırlarından bahsedilmiş. Yani, dizinin ikinci sezonu yerel televizyonlarda ilgi görmemişken Netflix satın aldıktan sonra dünya çapında en çok izlenen dizi olmasının hikayesini izliyoruz. Mesela oyuncular sosyal medya hesaplarının takipçilerinin birdenbire artışı ile şok olmuşlar. Farklı ülkelerde yapılan çekimlerde yaşadıkları kolaylıklar ve izdihamlar neticesinde gerçekten dünya starı olduklarını anlamışlar. 

Ama sanırım sevilmesinin en önemli sebebi yukarıda da kısmen değindiğim gibi insanların otoritelerden yorulmaları ve filler tepindikçe ezilen çimen olmaktan bıkmaları. Sonuçta halk olarak elimizden bir şey gelmiyor. Bir şekilde hâkim sistemlerde rejimler ve yönetimi elinde tutanlar tüm dünyada halkı ezdiği, yanılttığı, üzdüğü için olsa gerek bu güçleri zekasıyla alt edecek bir grup soyguncu ve bunu bir ideal uğruna bir felsefe gözeterek yapan Profesör karakteri çok seviliyor. Ne demişler: "Dinsizin hakkından imansız gelir"   

Bence fenomen olmalarının sırrı, samimiyet, tutku, romantizm dozunun da iyi ayarlanması. Tabi ki tüm Netflix yapımlarında olduğu gibi cinselliğin de cinsler üzeri bir boyutta kullanılması ile yükselen değerlere paralel hareket edilmesi de unutulmamalı. 

Ayrıca bu belgeseller "Dizi senaryosu nasıl yazılır?" konulu bir ders gibi olduğundan yazı ile ilgilenenler mutlaka izlemeli.

Şimdi biraz belgeselde anlatılan başarı sırlarından aldığım notları paylaşayım: 

Bu bir soygun hikayesi değil birbirini seven insanların soygunu.” Sevgi izleyiciye geçen en önemli çapalardan olduğundan yola çıkarken sağlamcı davrandıklarını görüyoruz.  

Karakterler öncelikle, anne, baba, çocuk, bunlar tüm insanlığın ortak halleri. Evrenselliğe farklı yönlerden baktık. Karakterler seçilirken herkesin empati kurabileceği türden seçildi. “Bir şekilde kader kurbanı olmuş, kötü aileye doğmuş, iyi insan olmak için çırpınsa da çevrenin, evin, toplumun buna izin vermediği, her türlü travmayı yaşamış, eğitim alamasa da bir şekilde kendi ayakları üzerinde durmayı başarmış insanlardan bir ekip kurulması. Herkesin yapabileceği hatalar yüzünden suça bulaşmış sonra da dışlanmış insanlara karşı empati kurmak kolaydır. Sonuçta hepimiz bir şekilde kendi basit hatalarımızın bedeli olarak ağır cezalar çektiğimiz bir sürü olay yaşamışızdır. 

Bu bir soygun hikayesi. Dolayısıyla hırsızın oğlu hırsız ama karakterlerin kendini kabul ettirmesi önemli. Profesör, çok rastlanan bir tip değil. O yüzden de tek ama kendini en iyi kabul ettiren karakter. Zekasıyla bizi kendine hayran bırakan planlar yapsa da aslında bir ezik. Tam bir sosyopat. Âşık olana kadar duyguları olduğunu bile anlamadığımız, yakışıklı olmasına rağmen özgüvensiz, toplum içinde insanlarla kolay iletişim kuramayan biri. Ama baş kahramanımız o. Düşündüklerini söyleyemeyen biri iken sevdiğine ne yapıp edip ulaşması, ekibindeki herkesi değerli hissettirmesi de yabancı ve hasret kaldığımız bir özellik olduğundan çok sevildi bence. Hani meşhur bir söz vardır, “Hayat siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir” diye. Bu topraklarda gelişine vurup günü geçirmeyi yaşamak sayarken hayatta B planlarımız çok da olamıyor. Bunlarının bedelini ağır ödediğimiz zamanlardayken Z planı bile hazır bir Profesöre hayran olmamamız düşünülemezdi. Belki de herkes bu yüzden sevmişti bu sıra dışı adamı.

Başarının sırlarından bence en önemlisi karakterleri ters yüz etmeleri. Her an ne yapacağı belli olmayan Tokyo'dan bile istikrarlı davranacak bir lider, profesöre aydınlatma yaşatacak bir zekâ parıltısı çıkartmak. En kötü insana bile merhamet duyacağımız olaylar, duyguların senaryoda olması son derece etkili.

En gaddar tiplemeden ispiyoncuya topluma ayna tutacak karakterlerle bir olay örgüsü kurmak. 

Dizilerde tiplemeler kibar ve mutlu ise anlatacak çok bir şey yoktur. Sıkıcı olur. Burada sürekli sorun çıkaran kontrolsüz tipler var ama her adımı önceden hesaplayan zekâsı ile profesör ve liderliği ile Berlin de var ki sevilen bu iki karakter sık sık her şeyi ve herkesi kontrol altına alabiliyor.

"Bir de karakterlere hiç merhametimiz yok. Hepsinin hayatı pamuk ipliğine bağlı, her an hepsi ölebilir." Bu diziyi çekerken yazan senaryo ekibinin söylediği bir cümle ve bence yazan insanlar için önemli ipuçları içeriyor.

Kara mizah da ölçülü şekilde kullanılmış. "Arturo Roman herkesin istinasız sevmediği bir karakter. Çünkü hepimizin zorba yanını yansıtıyor. En insanımız o, utancımızı bize hatırlattığı için, ayna olduğu için yaptıklarını seyretmeye dayanamıyoruz." 

"Hakikati takıntı haline getirdik. Görüntü ve sanatı birleştirdik"

Gerçek başarının en önemli unsuru elbette simgeler: Dizi bir şekilde yeni semboller evreni yarattı.

1-Kırmızı renk

2-Bella Ciao marşı

3-Dali maskesi   

Bella ciao marşı yani Çav Bella Mussolini'ye karşı direnişin simgesi iken tam yetmiş beş yıl sonra bu dizide kullanılarak başkaldırının mistik yanı güçlendirildi. Dünyanın her yerinde en çok dinlenen, söylenen şarkı oldu.

Heyecanı diri tutmanın diğer yolu da tüm karakterlerin sürekli diken üzerinde yaşaması oldu.” Son saniyede yazmak, yani bölüm çekilirken ekibin yazıyor oluşu, oyuncuların bile her şeyi son anda öğrenmesi halini son anda üçlük sayı atmaya benzetmişler:) Yani kervanı yolda düzmüşler. Baştan belli bir son yokmuş ve akıllarına Viking- İspanyol sahtekarlığı olayı gelmiş. Tamam diyerek hikâyeyi bitirmişler.

Hasılı kelam bütün sayıları attılar, dünyada en çok izlenen dizilerden olmayı başardılar. Sonunda “Her şey basit bir hayalle başladı. Seyirciyle bağ kuracak bir şeyler yapmak” hedefine ulaştılar.

İkinci sezon tutmayınca yeni iş araması söylenen dizi oyuncuları da bir anda dünya çapında tanınırlığa ulaştılar. Bu da bize gösteriyor ki, hiçbir başarı tesadüf olmasa da tanınmak, bilinmek, para kazanmak hepsi "Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır" denen alın yazısı:)))

La Casa De Papel dizisinden aklımda kalan bir cümle ile satırlarıma son vereyim: "Bazen huzur bulmanın tek yolu uzaklaşmaktır

Hukukun üstünlüğünün kabul edildiği, işkencesiz, demokratik bir dünyada, yani güzel günlerde nice böyle sürükleyici dizileri ağız tadıyla seyretmek dileğiyle.

Handan Kılıç

 

 

 

 

 

 

 

Yazı-Yorum Dergi'nin canlı yayın konuğu oldum

  Merhaba, Yazı-yorum Dergide 6 yıl boyunca düzenli yazdım. Bir nevi evimdi. İki yaşından sekiz yaşına gelirken beraberdim. Sinema eleştiril...