bizoynuyoruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bizoynuyoruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Uğurlar ola!


 Denize zorla sokulmuş ağlamaklı bir çocuk gibi” kaldım hayatın ortasında. Günlerden Salı, aylardan Şubattı. “Bırak beni böyle” diye haykırırken bırakmanın bu kadar zor olacağını bilememiştim.

İnan ki böyle olsun istemezdim. Aşkla tuttuğum ellerinden bir gün kopacağım aklıma gelmezdi. 

Ne olduğunu anlamadan kendimizi bulduğumuz o soğuk koridorlarda adeta bir düşman gibi karşılaştık önce. 

Aylardır bu uzatılmış işkencenin bitmesini bekliyor, özgürlüğün hayalini kuruyordum ne zamandır. Biz olmaktan çoktan vazgeçmişken ben, sen direniyordun hatasızmışçasına. 

Ama ne olduysa bugün geldin gözyaşları içinde o imzayı attın. Bir de sesli olarak herkesin huzurunda protokolü tekrarladın. Tabi ben de. Ve salondan çıkarken sen, ben, tüm sevenlerimiz ağlıyordu. Düğün günümüzde ağladıkları gibi.  

Ama biz o gün ne kadar mutluyduk, hem ağlarım hem giderim yapmadım hiç. Hatta ikimiz de ne güzel gülüyorduk. 

Yıllar yılı ne hayaller kurmuştuk seninle. Yaşları yakın iki küçük çocuğumuz olmalıydı hemen, beraber büyümeliydik onlarla. Ne yollardan geçmiş ne zorluğu aşmıştık, okullar bitsin diye beklemiş, uzakları yakın edip kendimizden çıkmıştık. 

Biz olmak için gerekliydi benden vazgeçmek. Seve seve bıraktık beni, seni. 

Yedi şiddetinde deprem olsa yıkılmaz sandığımız bir ev çattık zannetmiştim. Yıldızlı gök orda, mavi bulutlar, güneş, gökkuşağı, yağmurlardan sonra büyüyen başaklar, gözünden gözüme kayan kuyruklu yıldızlar... Artçılara bile dayanamadık oysa. Altından oyulan, kolonları kesilen yuvamıza çatı olamadı hiç bir gök.  

Hayatımızı, hayallerimizi, evlatlarımızı aldılar elimizden. 

Sensiz kaldım ben. 

Bensiz kaldın sen.

Elveda sevdiceğim. 

Ben şimdi sudan çıkmış balık mıyım yoksa denize zorla sokulmuş korkak bir çocuk mu bilememekteyim.

Gök gürlediğinde kime sarılacağım hem, söylesene! 

Şarkılarda haykırmak kolay ama ben artık "Hayat bildiği gibi gelsin üstüme" diyemiyorum. Şefkati, merhameti, kolaylığı, aşkı özledim. 

Tanıdığım zamanki adamı… 

Ama hiçbir şey aynı kalmıyor, hayat bazen içinde bizi sürüklerken gürül gürül akan bir ırmak. Hasbelkader bir dala tutunup kendini öteki kıyıya atarsa insan hayatta kalsa da karşıda sevdiği olsa bile o suda bir daha debelenmeyi göze alamıyor. Kışlar geçmiyor, bahara taşıyor karını, kirini, korkusunu. Yükseliyor sular, egolar, yalnızlıklar. Ve göstermez oluyor bize bizi. 

Aşk da kaderimizdi, ayrılmak da…Buna inandım. Asıl kabul edemediğim; sen beni bu kadar severken bunca yıl beklerken tam bir olmuşken bizi neden yıktın? 

Şimdi “Biz”in içinden beni çekip çıkarmak canımızı acıtacak. İhtimalken de acıtıyordu ama böylesi bambaşka. Bitti. İmza ile başladı, imza ile sona erdi. Kan revan içinde kalacak şimdi bir zamanlar aşkla çarpan kalbimiz, kalem tutup sevda fısıldayan ellerimiz. 

Zaman örtmez ama yatıştırır” derler. Elbet bir gün kabuk bağlayacak yaralarımız. Eli mahkum, yoksa hayatta kalamayız. 

Ah ki ne ah! Unutmak istediğim çok şey yaşadım, yaşıyorum. Ama belki de hayatın esprisi budur.

Ne de olsa “Yaşamak Uğraşı” demişler adına. Biz yolumuzda yürürken yanımızdan yöremizden geçenler, yerleşemediyseler bir türlü bize, tek tek dökülecek üzerimizden. 

Ben olarak devam ederken yola bir tek Yolun Sahibi’ne güvenebileceğimizi anlatacaklar yaşattıklarıyla. 

Haydi sevdiceğim, ikimize de uğurlar ola.

Handan Kılıç

 8/2/2022

İzmir



Edebiyat Gazetesi Yayında!

 Merhaba,

Günler geceler geçiyor. 

İlkler yerini yeni ilklere bırakıyor. 

Doğan büyüyor. 

Yaşayan, yapılan, gelişiyor. Yazı maceram dallanıp budaklanıyor, bin şükür. 

Bundan 7 yıl önce ilk kitabım çıkmıştı. Facebook'un hatırlattığını arkadaşlarım anımsattı. 

Nasıl bir heyecandı! Şahitleri, emek verenleri, tanıtım yazıları yazanları, kapak için koşanları, görseller hazırlayıp tanıtanları, editörlüğünü canı gönülden yaparak dostluğunu pekiştirenleri çoktu. Bu gün hala yanımda olanları da var, gidenleri de! 

Aynı gün doğan yeğenim Erdem ve beni mutlu eden bir yılın ilk günlerinde doğan yeğenim Mesut, var bir de, ikisi de bu yıl okula başlıyor. 

Okul, hayatın yeni bir evresi. Şimdiye kadar ki zamanda kendilerini geliştirdiler, seyrettiler, öğrendiler. 

Bundan sonra ise öğrendiklerine ilaveten performansları da ölçülecek. 

Dolayısıyla, Akışına Bırak adlı kitabım da 7 yaşında. Ardından gelen kitaplar, derlemeler, dergi yazıları, yazıyorum dergi internet sitesi yazıları, blog, podcastler, youtube, hepsi bir başka okul oldu, oluyor. Şimdi yeni bir heyecan daha var. 

Bana çok şey öğreten, adeta benden yeni bir ben inşa etmemi sağlayan bu yedi koca yıl epey zor geçti ama 7'ler 40'lar önemli dönemeçlerdir. İbretle ve keyifle izliyorum. Çokça gözyaşı döktüğüm de oluyor elbette ama Akışına Bırak diyorum. Her yazar önce kendine yazar, kendine söylermiş anlıyorum.

Bir devrin kapanışını izliyorum aylardır. Hayatımdan çıkan o kadar çok insan oldu ki bu dönemde, en sevdiklerim bile beraber yolculuk ettiğimiz trenden kendi istekleri ile indi. Olabilir. Herkesin gücü, hedefi, istekleri farklıymış demek. Durağı, kapasitesi, kalbi, sevgisi, dostluğu, arkadaşlığı da. 

Bunları bilirsin ama olanı olduğu gibi kabul etmek kolay değildir. Boğazına bir şey takılsa misal, sevgisinden, insanlığından sırtına yumruk atıp yardım edeceğini sandıklarının kılını kıpırdatmayışlarını görür, üzülür, ne yaptım ben ona diye dövünür, nefessizliğine bir yenisini eklersin önce. Zamana bırakırsın. Sonra bir gün bir bakarsın, hayat sana sergilediği tavrı bir şekilde yaşatmış, vagondan indiğinde. 

Kahvenin bile kırk yıllık hatırı olmadığını, suyu uçunca telvelerin boğazında kalabileceğini hissedersin. Sen bilirsin der, sessizce yaşarsın acını. Kelime kelime dökersin duygularını. Satır satır üstene eklenir, gün gelir yazılanlar kitap olur ama muhatabı artık başka bir trenin yolcusudur.

Hayat böyledir. Birileri iner trenden, vagonumuza misafirliği bitince. Ardından gözyaşı döksen de gitmesinin bereketini görürsün. Hayatının baş aktörü, treninin daimi yolcusu olduğunu anlarsın. Ve ardından kalbini kanatlandıran, seni sen olduğun için sevmeyi başaran, hislerini söyleyebilen, desteğini veren nice güzel insan tanırsın.

Hasılı kelam güzel günlerin, güzel dostların, mutlu yıldönümlerinin artması temennisiyle 7. yıla denk düşen bir ilk yazıdan bahsetmek istiyorum. 

Edebiyat Gazetesi dün yayın hayatına başladı ve ilk yazım yayınlandı. Akışına bırak gibi onun da burcu aslan oldu. Ateş ve parlama enerjisi uğurlu gelsin dilerim.  Yeni bir yazı tarzı bulacaksınız.

Linki tıklayarak EDEBİYAT GAZETESİNDEKİ yazımı okuyabilirsiniz.


Bu arada Akışına Bırak adlı kitabımın ikinci baskısını tüm internet satış noktalarında bulabilirsiniz. 

Mesela:


Çalışmalarımla ilgili her türlü linke https://linktr.ee/SeslenenYazilar
buradan ulaşabilirsiniz. 

Tek bir ss alınamayacak kadar genişleyen link ağacım mutluluk kaynağım.
Hep birlikte nice güzel yıllara.

Handan Kılıç

14. Ağustos 2021
İzmir



Everybody Knows- Leonard Cohen -Herkes biliyor, zarların hileli olduğunu-

Herkes biliyor, zarların hileli olduğunu
herkes parmaklarını çapraz yapar yuvarlarken
herkes biliyor, savaşın bittiğini
herkes biliyor, iyi adamların kaybettiğini
herkes biliyor, dövüşün hileli olduğunu
fakirler fakir kalır, zenginler zenginleşir
hep böyle gider
herkes biliyor


HAYSİYET KOLONİSİ- 2015


SİNEMA GÜNLÜĞÜ 102. FİLM -

Spoiler içerir -




İsimler herkesin hayatında belirleyicidir. Bu nedenle önemlidir. Seçme şansımızın olduğu her yerde onları olan durum üzerine değil de istediğimiz dilek ve temennilere göre koyarız. 

Sadece kendi adımız, bizim değil, anne babamızın ya da onların iradelerine ipotek koymuş kendi anne babalarının eseridir. Bazen bir ömür o isimle mücadele ederiz bazen de ekmeğini yeriz. Velhasıl arzuları yansıtır isimler. 

Arzu, istenendir yani elimizin altında değildir. Mutluluk arayan bir çift çocuğuna bu ismi verebilir. Hayatında esaretin izleri olanlar evladı kız da olsa oğlan da "Özgür" ismini seçebilir çocuğuna. Bir iş yeri açarken önceki hayatından kaçmanın ferahlığı ile "Kurtuluş" adını verebilir dükkanına bir esnaf. 


LOVİNG VİNCENT 2017


SİNEMA GÜNLÜĞÜ 93.FİLM 

-Spoiler içerir -



Loving Vincent, yönetmenliğini Dorota Kobiela ve Hugh Welchman'ın birlikte yaptığı 2017 çıkışlı Polonya ve Birleşik Krallık ortak yapımı biyografik animasyon film. Film, ressam Vincent van Gogh'un yaşamı ve özellikle de ölümüne zemin hazırlayan şartları konu edinmekte.

Modern sanatın kurucularından biri olarak kabul edilen Hollandalı ressam Vincent Van Gogh’un, resim disiplinindeki öneminin dahi önüne geçen enteresan kişiliğini ve hayatını kendi tabloları aracılığıyla sinema filminde izlemek, Van Gogh hayranları için enfes bir deneyim. Fırsatını bulup izleyin derim. 

Sanat acıdan besleniyor. Dahilik ve delilik ince bir çizgi. Belki de ne sıklıkla çizgi aşılıyorsa gerçek sanat filizleniyor o yarıktan. 

"Bizler sadece tablolarımızla konuşabiliriz" diyen sanatçı fırçayı ilk kez 28 yaşında eline almış ve 37 yaşında ölmüş. Bu sekiz yılda amatörden dahi bir sanatçıya dönüşmüş. Demek ki gizli kalmış yetenekler sonradan da ortaya çıkabiliyor. Hiç bir şey için geç kalınmış değil. Umut her zaman var. Tabi ki dahi olunmaz, doğulur ama en azından yeni bir şeyler denemek için zaman ölene kadar... 

Ben sevdim doğrusu bu filmi. Hem de çok üzüldüm. Modern sanatın kurucusu kabul edilen ressam 8 yılda 800 tablo yapmış ama sefalet içinde yaşamış. Sevgisizlikten, yalnızlıktan çok acı çekmiş ve kendini tek dostu resme vermiş. Büyük sanatçının hayattayken satılan tablo sayısı ise 1:(

Onu anlatanlardan biri, her şeyi hissederdi, bu yüzden de imkansızı isterdi diyor. Onun için hayatın hiç bir detayı küçük, basit değildi. Açmış çiçekleri severdi. Her şeye değer verirdi diye ekliyor. Dünyadaki güzellikleri fark etmek için indirildiğimiz bu yerde vazifesini yapmış. Kalp gözü ile bakıp ayrıntıları okumuş, tuvale yansıtmış.  

Sabah sekiz akşam beş kesintisiz resim yaparmış. Biz saati onun geliş gidişinden anlardık diyor kaldığı yeri işleten adamın kızı. Diğer zamanda da tek arkadaşına uzun mektuplar yazarmış. Düzenli cevap da gelmezmiş. 

Ah be dedim, ne kadar yalnızmışsın Van Gogh, seni öyle iyi anlıyorum ki, ben de cevapsız bırakılmış öyle çok mektup yazdım ki burada, orada, şurada. Hele de son yıllarda:( "Sesime ses veren karlı dağlarmış" bile diyemedim. Belki de geceler, gündüzler, aylar mevsimlerce yazılıp blog adlı potkalın içine sıkıştırılmış bu kelimeler bir gün ihtiyacı olan biri tarafından bulunacak ve okundukça yüzüne bir tebessüm konduracak dedim yazdım durdum işte. O zaman bu bile bana mutluluk verecek, yalnız geçen bu zamanları unutturacakmış gibi geldi.     

Yine onu tanıyan bir kayıkçı şöyle anlatıyor. Bu adam o kadar yalnızdı ki, kendi yemeğine göz diken hırsız kargalar bile onu neşelendirirdi. Canım ya:(

Kendi başına tarlalarda resim yaparken hakkında deli diye konuşulduğu için taşranın acımasız çocuklarınca taşlandığı sahnelerde kalbim sıkıştı doğrusu.    

Hasılı kelam, 125 ressamın, 65 bine yakın kareyi, tek tek, özveri ve emekle, Van Gogh’un kendi tekniği kullanılarak yağlı boya tablolarının canlandırılmasıyla ortaya çıkardığı bu filmi izlemeli. 





ROMAN J. İSRAEL; ESQ 2018

SİNEMA GÜNLÜĞÜ 92.FİLM 

-Spoiler içerir -
                                          

Bugün biyografik bir filmden bahsetmek istiyorum. Son zamanlarda seyrettiğim filmler arasında beni çok etkileyen bir yapım. Başrolde Denzel Washington var. Zaten Oscar'a sekiz kez adaylık iki kez de ödül alarak başarısını tescillemiş bir oyuncu. Senaryo da sağlam olunca muhteşem oyunculuk yeteneği ile sizi büyüleyen oyuncunun filmi unutulmazlar arasında yerini almış. 

Ancak geçen yıl Oscar'da en iyi erkek oyuncu dalında tekrar aday gösterilse de bu sefer ödül alamamış. Bunun sebebini film önü ve film arkası programını hazırlayan Alin Taşçıyan ve Mehmet Açar şöyle yorumluyor: Amerikan Sisteminde özellikle tüm polisiyelerde devlet ve ceza sistemine güvenilmesi telkin edilir. Bu filmin desteklenmeme sebebi derin bir sistem tartışması yapması, insanları düşündürmesi bir nevi zülfüyâre dokunmasıdır. 

Gerçekten de filmde idealize edilmiş bir avukat var. Tüm paragöz, hırslı, sadece kazanmaya odaklı, muhatap olduğunun insan olduğunu unutanlara inat, sistemin çarklarından biri olmayı reddeden asosyal bir dahi. Filmde çok vurgulanmasa da dünya tarihinde önemli çalışmaları sonuçlandıran bir çok bilim adamında görülen asperger sendromuna sahip. 

Çok zeki ama her doğruyu en acımasız şekliyle her yerde söyleyen, otorite tanımaz, sistem yalakası olmayı asla başaramayan, insanlarla ilişkilerindeki sıkıntısını fark edip onu seven, kollayan, lider ruhlu insanlara çok iyi bir ikinci adam olan Roman, 35 yıldır çalıştığı, aynı zamanda saygın bir hukuk hocası da olan patronu avukatın bitkisel hayata girmesi ile ortada kalır ve gerçek hayatla yüzleşir. 

Çünkü, en basit zevklerden dahi feragat ederek yıllarca çalışmasına rağmen hiçbir birikimi yoktur. Mecburen iş başvurusu yaptığı yerlerde kendisi gibi birini aramadıklarını görünce yıkılır. Her yerde kolaycılık, menfaat, uyanıklık geçer akçedir ve Roman için bunlar aşağılanacak şeylerdir. Ama o, kendisini Hukukun akademik ve içtihatlarla derinleşen dünyasına kapatıp hayatını vakfederken günlük hayat hızla değişmiş, idealler, onun önemsediği değerler demode hale gelmiştir. Bunları anladığında sudan çıkmış balık misali çaresizce çırpınır ve biz filmde bu sancılı süreci izleriz. 

Hepimiz bir sebeple böyle dönemler yaşamış ve Kadir İnanır'ın bir filminde dediği gibi "Hepsinin canı cehenneme. İnsanlık için çalıştık, sokakta kaldık. Bundan sonra başka bir adam olacağım. Babamı mezara itenlerden daha gaddar, daha insafsız. Onun için, atom fiziğine de, profesörlüğe de lanet olsun" demişizdir. Yanımızdakiler "Sen alim adamsın abi, başka ne iş bilirsin ki" dediğinde Kadir İnanır'ın sesinden "Ama öğreneceğim, kumarbazlığı, itliği, hergeleliği. Bu güne kadar aptaldım, bundan sonra akıllanacağım" diyemesek de o sahne gözümüzde canlanmıştır.  

Ya da bu günlerde popüler olan Babil dizisindeki İrfan'ın yaşadığı hale benzer durumlar yaşayıp ne yapacağımızı bilmez halde geçmiş yaşamlarımıza bakmış, etrafımızı boşaltan dostlar, işsizlik, parasızlık, ailevi sorunlarla daralmış tıpkı filmdeki kahramanımız Roman gibi yanlış yolların kavşağına gelmişizdir. 

İşte ödeyeceği kiranın zamanı gelince daha önce çalışmak istemediği bir patronun kapısını çalan Roman orada işe başlamak zorunda kalır. Bir zaman sonra bu lüksle çevrili dünyada ayakta kalabilmek için onlara benzemeye karar verir. Ve genel  ilkeleriyle çelişen bir yoldan tek seferlik de olsa büyük bir para kazanır. Vicdanını rahatsız eden bu hata onu derin bir sorgulamanın içine çeker. 

Önce “Saflık bu dünyada varlığını koruyamaz” diyerek kendini rahatlatmaya çalışır. 
Diğer hayatın tadını aldıkça “Dürüst olmak çok zor, sadece ilkelerine karşı değil kendine karşı da, başka bir hayat istediğini itiraf edip o yönde harekete geçmek gerekliymiş” der.

Ama bir gün onu idealist yaklaşımlarıyla tanımış bir kadınla yemeğe çıkar. Asosyal olduğu gibi işten başka hayatı olmayan Roman'ın ailesi de yoktur. Kadınlarla da arası iyi değildir ama bu teklif onunla ilgilenen kadından gelince artık yaşam tarzını da değiştirdiğini düşünüp kabul eder. Onu lüks bir restorana götürür. Fahiş fiyatlardaki yemeklerden söyler. Yemek boyunca kadın ona ne kadar hayran olduğunu anlatır. O ise portakallı ördeği hiç böyle hayal etmemiştim, porsiyonlar da çok küçükmüş diyerek konuyu değiştirmeye çalışır. Yaptığı hatayı sadece kendisi bilmektedir ama hakkındaki güzel düşünceleri dinledikçe bu durumdan rahatsız olur ve içinde derin bir hesaplaşma yaşar. Hoşlandığı kadın "İlerlemeye devam et burnunun dikine, ileriye" deyip onu yüreklendirdiğinde çoktan eski ilkeli insana dönmüş, hatasını telafinin yollarını aramaya başlamıştır. 

Roman, hiç bir zaman o hayata ait olamaz ve kendini bırakamaz."Çelişen fikirlerle yaşama becerisi epey emek gerektirirmiş" diye düşünür ve buna alışık olmadığından zoruna gider. 

Zaten öyle değil midir, insan her zaman dürüst davranır ama gün gelir hayatı boyu ilkeli davrandığı konularda tek bir hata yapar. Böylece kafa konforunu kaybeder sürekli bir vicdan azabı ve korku ile yaşar. Her şeyden aldığı zevki kaybeder. Kendini, kötü, kirlenmiş hisseder. Bu hal kendisine olan saygısını azaltır. Oysa her gün onun yaptığının kat be kat fazlasını hayat tarzı haline getirmişler vardır ama bundan rahatsız olmazlar. Hasılıkelam inandığı şekilde yaşamamak yüktür insana. İşte kahramanımız da bu yükün altında ezilir ve tekrar eski haline dönmeye karar verir 

“Aklı da suçlu değilse bir tek eylem insanı suçlu yapmaz” diyerek kendi cezasını kendi keser. Bu da sonun başlangıcı olur.

Filmin detaylarına daha fazla girmeyelim ki, seyretme zevki kaçmasın. 

Bu filmden hareketle şunları söylemek mümkün:
Her ne kadar ilkeli davranmaya çalışsak da hayat yolunun sarpa sardığı bazı zamanlarda yanlışlar yapabiliriz. Ama önemli olanın, bunu fark etmek ve geri dönmek olduğunu, hepimizin zaaflardan ve hatalardan oluştuğunu hatırlamak bir çıkış olabilir.  

Sezen Aksu’nun dediği gibi "Masum değiliz hiçbirimiz" bir çağ yangınının içinde bazen bile isteye, bazen savrularak, kimi zaman da farkında olmadan hem yanmış hem yakmışızdır. 

"Birbirimizi  bağışlayalım, doğanın ilk kanunu budur" diyen kahramanımız da, bugün bir filmle taçlandırılmış hayatı yaşamış, kendi iç hesaplaşmasını yapmış, kendi normaline, vicdanın sesine dönmüştür, ağır bir bedel ödese de. 

Kahramanımızın diğer insanlardan ayıran elbette dahi olması. Bunun yanında zekasını insanlığa kalıcı bir miras bırakacak çalışmalarda kullanması, kısa yoldan zengin olmanın peşine düşmemesi. Bunu yaparken kendini unutması, nefsine fazla yüklenmesi. Sosyal yanı zayıf bu adamın elinden tutacak kimsenin olmaması da hataya daha kolay kaymasına sebep oluyor. Yapayalnız kaldığınızda hata ya da sorumsuz seçimler yapmak daha kolaydır. Ama aile fertleriniz, dünyaya gelmelerine vesile olduğunuz çocuklarınız varsa daha temkinli hareket etmeniz gerekir. Yani aslında kimi zaman prangalarımız olarak gördüğümüz sorumluluklar bizi hayata bağlayan, kökleşmemizi de sağlayan unsurlardır. Zaman zaman çalışmaya ara verip yaşamayı da ihmal etmemeliyiz ki, büyük patlamalar yaşamayalım. Bu husus da filmden çıkarılması gereken önemli derslerden biri.   

Amerika gibi hukukçuların çok yüksek ücretler kazandığı, bir dava açabilmek için insanların evlerini ipotek ettirdiği, hukuk sisteminin paralı olduğu, savcıların insanları avukatları aracılığıyla uzlaşmaya davet ederken yüksek cezalar isteyerek belki de aklanacakları davalarda yargı yoluna gitmeden dosyayı kapatmaya zorladığı, bu durumun istisna iken kural haline geldiği sistemde, kahramanımızın ilkeli kalması çok büyük bir başarı. Merkezine insanı almayan sisteme karşı duran Roman, "Yargı sistemi neden kurulu, bir yargılama olsun diye ama davaların çoğu (%80 gibi bir rakamdı sanırım) açılmadan insanlar savcıyla uzlaşmaya zorlanarak bitiriliyor" diyerek sistemin işlettirilmesi yönünde çalışmalar yapıyor. Onunla ilgilenen zenci kadın meslektaşı, onu anlamayan gençlere bu gün burada toplanabiliyorsak bile onun sayesinde diyerek hak ve hukuk konusunda otuz beş yıldır çaba gösteren bu adama derin bir saygı ve sevgi duyuyor. Böyle lokomotif insanlardan biri Roman J. İsrael. 

Filmi başta tüm meslektaşlarıma, hukuk öğrencilerine, hak ve adalet kavramına ihtiyaç vardır diyen herkese ısrarla tavsiye ediyorum. Ülkemizde ticari gösterimi olmayan (ki bu da çok manidar, ideale yaklaşma çabasındaki hukuka dair bir sistem eleştirisinin genel seyircinin ilgisini çekmeyeceğinin düşünüldüğü bir ülkede hukukçu olmak, hukukçu kalmak ne çok zorluğu barındırıyor içinde) bu film ilk kez #trt2 de yayınlandı ancak Türkçe dublaj ve alt yazıcı seçenekleriyle açık kaynaklarda da bulmak mümkün. 

Bu dünyadan öyle ya da böyle geçeceğiz ve gideceğiz. Yaşarken yiyeceğimiz miktar da belli. Açgözlülük etmemek, bizden sonra gelecek nesillere de yaşanabilir bir dünya bırakabilmek için öncelikle "Herkes yapıyor ne var bunda" demeden geride hayırla yâd edilecek bir yolculuk hikayesi bırakalım. 

Kolay mı, elbette değil. Belki kahramanımız kadar kendimize yüklenmek de doğru değil o zaten bunu dahi olmasının sonucu olarak istem dışı yapıyordu. 

Bir de unutmamamız gereken bir husus var: Her varlığın hareket etmesi için boşluğa gerek olduğu, tam olanın, boşlukları doldurulmuş, parçaları tamamlanmış olanın dengeye ulaştığı için hareket etmediği bilimsel bir veridir. Yani denge ölüm demektir. İnsan kelimesinin de kökenine inersek,  yanılan, unutan olduğunu görürüz. Dolayısıyla yaşıyorsak yanılmamız, unutmamız her zaman olası. Büyüklerin "İş dediğin mezarda biter, zaten orada uzun uzun yatacağız" dediği hareketsizlik hali bizi ele geçirmeden önce dönüp bakalım kendimize, çevremize, yaşadığımız bu bela, musibet dolu günlere. Çekilen acılara derman olamayız belki, ama kendi acımıza da şifa olacak iyilikler  yapmak belki de hatalarımızı silme fırsatıdır. 

Ve artık sloganım haline gelen "Hayat yazıyor, biz oynuyoruz" a ek "Yaşıyorsan bitmemiştir" diyerek söze son verelim... 

Filmden önce ya da sonra düşünmek için kendimize de bir boşluk hediye edelim derim... Sadece bize ait, kulağımızdaki o kulaklığın, uygulamaların esiri olmadan geçecek bir zaman...

HANDAN KILIÇ  

LANETLİ AVLU İVO ANDRİÇ


Bugün 2019 yılında ilk baskısını İletişim Yayınları’ndan yapan Balkan edebiyatının nobel ödüllü yazarı İvo Andriç’in Lanetli Avlu adlı kitabından söz etmek istiyorum. Müge Günay tarafından çevrilen kitaba Barış Özkul önsöz yazmış . Burada anlatıldığı üzere Balkan edebiyatında çığır açan yazar kendi hapsedilme deneyimi ve iradenin sınırları üzerine çarpıcı bir anlatı kaleme almış. 

Arka kapak yazısında kitabın konusundan şöyle bahsedilmiş:

Osmanlı İstanbul’undaki bir hapishanenin lanetli avlusunda toplanan Müslüman, Yahudi, Hristiyan mahkumlar cezaevi avlusunun karamsar atmosferine kişiselle tarihseli birleştiren öyküleriyle direnmektedirler. Mahkumlardan birinin öyküsü Osmanlı Şehzadesi Cem Sultan’ın sürgün ve hapis deneyimine açılırken bir başkasının öyküsü Balkanlar’ın çok uluslu mirasından baki kalmış gerçek yaşam sahneleri sunmaktadır. Lanetli avlu, öykülerine sarılan insanın cezaevinin laneti ile nasıl baş edebildiğini gösteren bir başyapıt

108 Sayfalık, ebat olarak küçük ama anlam derinliği açısından çok katmanlı bu kitaptan paylaşmak istediğim alıntılara geçmeden önce yazarın hayatından da kesitler sunmak istiyorum. Önsözde Barış Özkul’un bahsettiği hususları özetlersek:
"1892 Travnik doğumlu yazar ortaokulu Saraybosna’da bitirip üniversitede felsefe okudu. İlk gençliğinde Viyana, Graz, Zagreb gibi şehirlerde bulundu. 1914’te 22 yaşındayken Habsburg rejimini protesto ettiği için hapse atıldı. Hapiste geçirdiği üç yılda harıl harıl edebiyat ve felsefe okudu: Erken dönem yapıtlarında Kierkegaard'dan etkilenip karamsar bir bakış açısı geliştirdi.

Tito döneminde Yugoslavya’nın Tolstoy’u diye anılan Andrıc için yapıtlarında memleketi Bosna’nın önemli bir yeri vardır. Bosna tarihi üzerinden çeşitliliğe tanıklık etmiştir. 1924-1941 yılları arasında on yedi yıl Boyunca Graz, Budapeşte, Roma, Madrid ve Cenevre’de Yugoslavya elçisi olarak görev yapması sonucunda yazar altı-yedi dil öğrenmiştir. 1941’de Yugoslavlar’la Naziler arasında saldırmazlık paktı imzalandığında Andriç Berlin elçisi olarak Almanya’da bulunmaktadır. Prens Paul Hükümeti’nin devrilmesi ve Belgrad’ın Naziler tarafından işgali ile paktın hükümsüz kalması sonucunda Belgrad’a döner ve kalan dört yılı Belgrad’daki bir apartman dairesinde kitaplarını yazarak geçirir. Bu dört yılda ona Nobel ve Yugoslavya'nın Tolstoy'u lakabını kazandıran Drina Köprüsü'nü, Bosna üçlemesini kalemi alır. 

Tito’nun Yugoslavyası, Sovyetler’den farklı olarak edebiyatçılara göreli bir özerklik tanınmış, "sosyalist gerçekliğin" doğrularını yazma baskısıyla karşılaşmayan Andriç için Drina köprüsü gibi yapıtları Tito tarafından övgü ile karşılanmıştır. 

Lanetli Avlu, Andriç'in hapsedilme deneyimi üzerine yazdığı öykülerin en başarılı olanıdır.

Osmanlı toplumunun farklı yönlerini simgeleyen tipleri, sıkıştırılmış bir zaman ve mekanda buluşturan bu hapishane kroniği aslında büsbütün karamsar sayılmaz. Andriç insanın karamsarlık ve kötülük karşısındaki direncine, çevresindeki olumsuz şartları değiştirme yetisine inanmaktadır. Cezaevindeki zorluklara öykülerle direnen, irade gücüyle sebat eden mahkumlar bir zaman sonra avlunun lanetini dağıtırlar.

Lanetli Avlu iradenin sınırları ile hesaplasan bir zirve anlatısıdır. Andriç'in iradeyi zorlu bir imtihanla sınayan hapishanesi idealist, sapkın, hayalperest, düpedüz yalancı karakterlerle doludur. Mahkumları birbirine bağlayan tutkal suçluluk duygusudur.

Lanetli Avlu, suçluluk duygusunun öykülerin yardımıyla pekala aşılabileceğini, öykülerine sarılan insanın cezaevinin lanetiyle baş edebileceğini gösterir.

Öykü anlatıcısının Müslüman ya da Hristiyan, Boşnak ya da Ermeni, Türk ya da İtalyan olmasının ise önemi yoktur. Bütün büyük edebiyatçılar gibi Andriç de dinsel ve ulusal aidiyetleri eşit mesafededir

Kitap başlangıçları her zaman önemlidir. Daha ilk cümlede nasıl bir anlatımla karşılaşacağımızı anlarız. Bu değerli anlatının da giriş cümleleri şöyle:

“Kış mevsimiydi kar binanın kapısına varıncaya kadar her yeri örtmüş her şeye tek bir renk ve biçim vererek gerçek şeklinden yoksun bırakmıştı”

Biraz da kitabı, alıntılarla daha yakından tanıyalım, emeği geçenlere teşekkürümüzü sunalım ama çok da detaya girmeyelim ki okuma zevkini baltalamayalım. İşte tadımlık satırlar

“Lanetli avlunun konumu bir tuhaftı. Sanki mahkumlara daha fazla işkence olsun diye tasarlanmıştı. Avludan şehrin hiçbir tarafı görünmüyordu, ne tersane ne aşağı kıyıdaki terk edilmiş silah deposu yalnızca engin, amansız bir güzelliğe sahip gökyüzü uzaktan oradan görünmeyen denizin ötesindeki Asya kıyısının küçük bir kısmı ve duvarın ardındaki herhangi bir minarenin ya da devasa bir selvi ağacının ucu görünüyordu. Hepsi belli belirsiz isimsiz ve yabancıydı. Yabancı biri burada kendini sürekli bir tür şeytan adasında, o ana kadar hayat dediği her şeyin dışında gibi hissederdi ve o hayata yakın bir zamanda dönme umudu taşımazdı. İstanbul’dan gelen mahkumlar çektikleri tüm sıkıntıların üstüne bir de şehirlerini görememenin ve onunla ilgili hiçbir şey duymamanın cezasını çekerdi. Şehrin içindeydiler fakat sanki ondan fersah fersah uzaktılar ve bu zahiri mesafe gerçekmiş gibi acı verirdi onlara. Avlu bütün bu sebeplerle insanın iradesini hızla fark ettirmeden kırar, onu yavaş yavaş kendini kaybetsin diye buraya tabii kılardı. Kişi önceden ne yaşadığını unutur ve ne olacağını giderek daha az düşünmeye başlardı. Öyle ki geçmiş ve gelecek tek bir şimdi de, lanetli avlunun tuhaf korkunç yaşamında birleşirdi... Rüzgâr uğuldar ve her yer hastalık yayardı sanki. En itidalli kişiler bile açıklanması güç bir öfke nöbetine kapılır hınçla etrafta dolaşıp bela aramaya başlardı....

Bu toplu öfke nöbetleri geldiğinde delilik bir salgın ya da hızla ilerleyen bir yangın gibi hücreden hücreye insandan insana sıçrar ve insanlardan hayvanlara ve cansız nesnelere geçerdi... Böyle zamanlarda tüm avlu, bir devin elindeki çıngırak gibi inleyip şakırdar, insanlar içinde dans eder itişir, birbirine çarpar ve çıngırağın içindeki tanecikler gibi duvarlara savrulurdu.”

“Biri avlunun eşiğini geçmişse masum olamaz, yanlış bir şey yapmıştır uykusunda bile olsa. Hiçbir şey olmasa annesi onu karnında taşırken şeytani düşüncelere kapılmıştır elbette herkes suçsuz olduğunu söyler fakat bunca yıldır burada olmama rağmen sebepsiz ya da suçsuz yere buraya getirilen insan görmedim. Kim buraya gelmişse suçludur ya da en azından suçlu birine çarpmıştır. Gerek talimat üzerine gerek kendi yetkime dayanarak yeteri kadarını serbest bıraktım evet fakat hepsi de suçluydu, kimse masum değil burada. Fakat henüz burada olmayan ve hiçbir zaman da buraya gelmeyecek binlerce suçlu var çünkü bir şekilde suç işlemiş insanların hepsi buraya gelecek olsa bu avluyu bir okyanustan öbürüne kadar genişletmek zorunda kalırdık. İnsanları tanırım, suçludur hepsi, yalnızca kaderlerinde burada ekmek yemek yok (Cezaevi müdürü Karagöz'ün ifadeleri)

“Aslında asla kimseye inanmıyor gibi bir hali vardı. Yalnızca suçlanan ya da tanıklık edene değil kendine bile. Bu yüzden itirafa, herkesin suçlu olduğu bu dünyada hiç olmazsa bir tür adalet ve düzene benzer bir şey sağlamak için tek ve en azından kısmen sabit bir hareket noktası olarak ihtiyaç duyuyordu. Ve itirafı sanki kendi hayatı için mücadele veriyormuş, ahlaksızlık ve suçla kurnazlık ve kanunsuzlukla ilgili karmaşık hesabını görüyormuş gibi arıyor, yakalıyor, müthiş bir gayret sarf ederek karşısındakinin ağzından alıyordu."

“Her kederli durumda olduğu gibi lanetli avluda da en zor ve en acılı günler ilk günlerdi. Geceler özellikle katlanılmaz oluyordu”

“Yakınlık kurduğumuz kişilerle ilk temasımıza ilişkin ayrıntıları genellikle unuturuz, sanki onları hep tanıyormuş, ezelden beri bizimle birliktelermiş gibi hissederiz aklımızda kalan yalnızca ara sıra anımsadığımız birbiriyle bağlantısız görüntülerdir.”

“Gördüğü ilk şey, küçük, sarı, deri cilti bir kitap oldu. İçini yoğun sıcak bir sevinç duygusu sardı. Bu duvarların çok uzağında kalan, gerçek dünyaya ait kaybolmuş, insani bir şeydi bu, bir düş kadar güzeldi ama pusluydu”

"Sabah saatlerinde bir çok defa karşılaşıp ayrıldılar ve her seferinde birkaç kelimeyle havadan sudan konuştular. Hapishane sohbetleri böyleydi; tereddütle başlardı ve sonra konuşmayı besleyecek yeni bir şey bulunamazsa hemen her iki tarafın da söylediği ya da duyduğu şeyi irdelediği güvensizlik içeren bir sessizlikle sona ererdi.”

“Gökyüzünde oluşan ve o yüksek duvarların arkasındaki selvi ağaçlarının incelmiş uçlarına düşen kızılımsı aydınlık o noktadan görünmeyen şehrin öbür ucunda bir yerlerde güneşin hızla baktığını gösteriyordu bir süre bütün avlu pembe bir parıltıyla doldu fakat hemen sanki kare bir kase kendi yanına devrilmiş gibi boşaldı ve akşamın ilk gölgeleri düşmeye başladı. Gardiyanlar, dağılmış, başına buyruk bir sürü gibi aldığı, avlunun uzak köşelerine kaçan mahkumları içeri sürdü kimse günü terk etmek ya da boğucu hücrelerine dönmek istemiyordu”

“Her zaman çok konuşan kişileri az çok yargılama eğilimi gösteririz. Özellikle de onların üzerinde doğrudan bir etkisi olmayan bir şeyden söz ediyorlarsa hatta bu tip insanları usandırıcı gevezeler diye küçümseriz. Fakat bunu yaparken bu insanın son derece sıradan ve insani sayılabilecek bu hatasının iyi tarafları olduğunu da görmeyiz. Çünkü eğer gördüklerini ve duyduklarını ve bu bağlamda deneyimlediklerini veya düşündüklerini konuşarak ya da yazarak tarif etme ihtiyacı duyan böyle kişiler olmasaydı başkalarının ruhsal durumları ve düşüncelerine, başka insanlara ve sonuç itibari ile kendimize hiç görmediğimiz ya da görme şansımızın olmadığı farklı kentler ve diyarlara ilişkin ne bilebilirdik çok az şey, çok az”

“Ben" tesirli bir kelimedir. Bunu söylediğimiz kişilerin gözündeki konumumuzu kaçınılmaz ve kesin bir biçimde belirler. Bu konu genellikle kendimize ilişkin bilgimizin çok ötesinde ya da gerisinde kalır. İrademizin ötesine geçip gücümüzü aşar. Bu korkunç kelime bir kez söylendiğinde, bizi, kendimizle özdeşleştirmeyi aklımızdan bile geçirmediğimiz fakat aslında içimizde ne zamandır bütünleştiğimiz tüm düşlerimizi de anlatımlarımızla ilişkilendirip özdeşleştirir.

“Avludaki hayatın hiçbir zaman gerçek anlamda değişmediği doğruydu. Fakat takvim değişiyordu ve takvimle birlikte her birimizin önündeki hayat tasviri de değişiyordu. Karanlık daha erken çökmeye başlamıştı. Herkes sonbahar ve kışın kapıda olmasından uzun gecelerden soğuk ve yağmurlu günlerden korkuyordu. Hep aynıydı hayat, dar ve giderek loşlaşan akşam belirgin bir şekilde değişmeyen fakat her geçen gün bir iki parmak daha daraldığını hissettiği bir koridor gibi uzanıyordu önünde.”

“Kendi kendime masum bir insan olarak tutukluluğun çok uzun sürdüğünü düşünüyordum o zavallı Kamil'le vakit geçirirken ve onun için endişelenirken bir şekilde kendimle ilgili şeyler, başıma gelen talihsizlik daha az aklıma geliyordu. Fakat artık bu düşüncelerden sıyrılamıyordum. Kendime sabırlı olmam gerektiğini söylesem de sabrım buna yetmiyordu. Uzun geceler, ondan da uzun gündüzler ve ağır düşünceler en kötüsü de masum olduğumu biliyordum fakat ne sorgulanmıştım ne de dışarıdan biri bana herhangi bir haber getirmişti. Bunu düşündüğümde kan beynime sıçrıyor, gözüm bir şey görmüyor diye avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum fakat bunu bastırıp tek kelime etmezdim. İçten içe kendimi kemirir, başıma daha neler gelecek diye düşünüp dururdum onlarca şey geçerdi aklımdan fakat bir çıkış yolu bulamazdım. Hiç bir yerde konuşacak biri yoktu. O aylaklık da mahvediyordu beni. En kötüsü oydu. Alışkın değildim buna, ne kitap vardı ne bir alet”

“ birbirimizi biraz daha iyi tanımaya başlayınca ona kim olduğumu nereden geldiğimi söylediğimde insanların görmesine müsaade ettiğinden daha zeki ve tehlikeli olduğunu fark ettim. Bir tür siyasetçi havası vardı, latife üstüne latife yaptı sonra yanıma oturdu kahkaha atarak şöyle dedi "Ah iyi adamdır iyi adamdır Karagöz" şaşırdım "iyi derken neyi kast ediyorsun, şeytan alsın öyle iyiliği" "yok yok şu anda doğru yerdeki doğru adam o" diye yanıtladı ardından oldukça farklı bir tonda "Bir devleti ve yönetimi tanımak ve istikbalin ne olduğunu bilmek istersen o ülkede kaç tane namuslu masum insanın hapiste olduğuna ve kaç suçlu ve kötünün serbest dolaştığına bakman yeterli" diye fısıldadı. "En iyi gösterge budur." Sonra ayağa kalktı ve elleri cebinde Karagöz gibi bağırıp yine hepimizi güldürerek uzaklaştı”

Dilinin berraklığı, kaliteli çevirisi ve insan ruhunu okuyan yazar dehasının satır aralarına sızdığı bu kitaptan alıntılar sundum size. 

İyi okumalar !

21 ARALIK EN UZUN GECE ŞEB-İ YELDA


   
En UZUN gece... 21 Aralık...

Coğrafya biliminin tespitine göre böyle. Dünyanın hareketleri işte :)) Bu konuyu hiç sevmezdim. Üniversite hazırlıkta iken denemelerde üç soru çıkardı bir türlü bu konu yüzünden sosyali ful çekemezdim. Sanırım bu nedenle ya da dünyanın bir bir hali işte bu konu beni hep germiştir. Dolayısıyla en çok çalıştığım konu olmuş sınavda da bu soruları doğru cevaplayınca puanım fırlamış, öylesine tepeye yazdığım hukuk tercihine yerleşmiştim. Tercih dediysem şimdiki gibi değil. Gençler şanslı, şimdilerde ellerindeki puana göre sıralama yapıp ayaklarını yorganlarına göre uzatıyorlar. Biz, üniversite sınavına girmeden bu tercihleri yapmak zorunda kalan, piyangodan çıkmışcasına sürprizlerle karşılaşıp aslında istemediği yerlerde kendini bulan insanlardık. 

Ben de bu dünyanın hareketleri konusunu öğrenmesem belki bu gün yaşadığım zorlu hukuk yolculuğuna çıkmayacaktım ama kader işte. Hayat yazıyor, biz oynuyoruz. O yüzden hem geceleri yaşayan biri olarak en uzun geceyi sever hem de içimde arka akaya devrilen keşkeler bloklarının altında kalırım her 21 Aralık'ta. Oysa senaryosuna çok da müdahale şansımız olmayan yaşamlarımızda hepimiz bir oyuncuyuz. Sinopsis de elimizde yok. Dolayısıyla hayat belirsizliklerle dolu. Bu bazen bir nimet, misal öleceğimizi bilip tarihini bilmememiz gibi bazen de imtihan sebebi: Uzun gecelerin hiç bitmemesi gibi.


O yüzden fizik aleminde en uzun gece şuan içinde bulunduğumuz 21 Aralık olsa da, ruhen uzun geceler başka başkadır:

Ölüm döşeğindeki bir hastanın hali ile ameliyattan çıkan ve o geceyi atlatırsa yaşama bağlanacak bir insan ile onu dışarıda bekleyen ailesinin ruh hali 21 Aralık'la kıyaslanamaz. 

Yine sancılarla doğumu bekleyen bir kadının korku dolu gecesi ile dışarıda dokuz doğuran babanın en uzun gecesi de mucizeye şahit olana kadar sürer.

Bir gün evinden çıkıp işine giderken başına gelen kötü bir kaza sonucu kendini nezarette bulan, cinnet geçirip katil olan ya da bir iftiraya maruz kalıp haksız şekilde gözaltına alınan bir insanın demir parmaklıklar ardından geçirdiği uzun gece(ler) dünyanın hareketleri ile kıyaslanamaz. 

Evde anne ya da babasının geleceği zamanı bekleyen yavruları için hayat o gecede durmuş, yıldızlar kaybolmuştur. Bunu uzaktan seyreden hatta o çocuklara yardım eden insanlar o uzun gecelerin ne olduğunu hayal bile edemez. Çünkü sarsıntılar her yürekte ayrı etki yapar. Herkes bunu bazen, gel sen ne çektiğimi bir de bana sor diyerek haykırır. Kimi zaman da gözyaşlarını içine akıtır.

Depremlerde yıkılan yapılar bazen güvenli olduğu söylenip oturma izni verilse, güçlüdür dense de, sarsıntının merkez üstüne yakın olan yerlerdir. O yüzden göçük altında bekleyen insanların uzun geceleri ile 21 Aralık boy ölçüşemez. 

Sevdiğinin nerede olduğunu bilmeden onu bekleyen bir kayıp yakının her gecesi uzundur. Nasıl olduğunu anlamadan bir yere kapatılan bir insanın, ne zaman çıkacağını bilmediği hücresinde yaşadığı gecelerin uzunluğuna gündüzler de katılır. 

İstemediği bir adamla evlendirilen çocuk gelinlerin ilk gecesinden son gecesine kadar hayatları bu bitmez zulmün pençesindedir. Sevdiğinin başka birine yar olduğunu gören gencin ızdırabı uzun geceler sürer. Aşkına karşılık bekleyen bir kalbi kırığın ise her gecesi şeb-i yeldadır.   

Gidenleri bekleyen kara sevdalılar için de geceler zor geçer. Unutmak nimeti ile kalpleri taçlandırılanlar için de bazen 21 Aralık o bitmez beklemelerini anımsatır. Şarkılar o gece kalbe değmez adeta delip geçer. 

Zamanın hükmünü yitirdiği bir konudur aşk. Eğer kalp, o çilesi bitmez çöle bir defa düştüyse ona her gün en uzun gecedir. Kavuşma anı, en çok beklenen, maşuk en çok özlenendir. Bazen bunu hiç bir zaman bilmez ki, müthiş bir ışıktan uzaktadır. Bazen de özleyenin ateşi maşuk için yetersiz kalır yine kaybeden taraflardır. Ama en çok acıyı her zaman bekleyen çeker. Çünkü belirsizlikler kadar insanı yoran hiç bir şey yoktur. Bu şarkı bu acıyı ne güzel anlatır.

Hayat bir beklemeler manzumesi... İrademiz dışında geldiğimiz bu dünyadan yine aynı şekilde gideceğimiz dışında kesin bir bilgi yok. Yayalım diyeceksek tek gerçek bu: Öleceğiz. Hiç bir yaşam sonsuz değil. Dertler de sevinçler de baki değil. Uzun geceler, bitmeyen kışlar da yok. 

Bu gün işte en uzun gece, bundan sonra hem kış başlıyor hem de gündüzler uzuyor. Bu ironik durum bile karanlık ve soğuğun ışık ve sıcakla hayatlarımıza dönüşümlü olarak konuk olduğunu anlatan bir döngü. Ve çok şükür ki, günler de insanlar arasında döndürülüyor. 

Uzun gecelerin parlak gündüzlere yerini bıraktığı bu döngüsel gecede 2020 için iyilik, yerleştiği kalplerden hayatlara aksın diyelim. 

Bolluk, bereket, huzur beklemekten yorulan, istemek arzusunu çoktan kaybetmiş, bir nevi yaşayan ölüye dönmüş, bir türlü gelemeyen güzel günlere bazen umutla bazen sitemle türküler yakan insanımıza Suavi'nin sesinden Tükenme diye seslenelim. Çünkü döngü der ki, bu gün çocuklar ağlıyorsa yarın "Çocukların ellerinde güzel günler var" MFÖ' nün mısraları ile sözü bitirelim: "Bırakmazlar Sahibim var"



NOT: Bu yazı plansız, çalakalem yazılmıştır. Başlarken instagram hikayelerinden yola çıkarak ritüellerden bahsedecektim ama içimden bunlar geldi. O konu bir dahaki yazıya kaldı.
                  

Yazı-Yorum Dergi'nin canlı yayın konuğu oldum

  Merhaba, Yazı-yorum Dergide 6 yıl boyunca düzenli yazdım. Bir nevi evimdi. İki yaşından sekiz yaşına gelirken beraberdim. Sinema eleştiril...