Canım uzun zamandır hiç bir şey yapmak istemiyor. Ama kalkıyorum ve bir değil iki evin idaresini yapıyorum. Biri boş, yeni yerleşmiş, panjuru dahi kapalı olsa da nasıl kirlendiğini anlamadığım biri bilfiil içinde olduğum ev. Günler bir avuç. Yemek yap, ortalık topla, rutinde boğul, insana yetiyor. Canıma inat ayaktayım, devam ediyorum. Ama ne zaman oturup birini arayayım desem, şimdi değil diyorum. Konuşacak halim yok. Hiçbir şey keyif vermiyor.
Geçen hafta bir gece iki günü Ankara’da 23. Kitap Fuarında imzada geçirdim. Önceden yapılmış program olmasa gitmezdim. Neyse ki, Ankara ve arkadaşlarım yüzümü güldürdü ve geride bıraktıklarıma ah dedirtti. Yeni şehrimde bir düzen kuramadan savruluyorum. Burada da üç aydır buluşalım diyen arkadaşlarla sonunda dışarda yemek yedik. Eski Ankaralılar olarak Aspava’ya gittik. İzmirlilerden hala bir hoş geldin yok. Benim gibi sosyal bir insana az gelse de arada insan gördüğüm oluyor işte. Oysa ne planlarım vardı. Hepsi bir günde önemini kaybetti. Hayat yazıyor, biz oynuyoruz diye sayfa kurmuştum, etkinlik arkadaşlarıyla buluşmalar planlayacaktık. Ama işte kendisini gerçekleştiren kehanet, Hayat veren yazdı, biz oynuyoruz. Üç dört tanesine hiç ilana çıkmadan kendim katıldım, nefes almak için. Keyifsiziz. Teyzemden beri zaten bir avuç kalan ailemiz üzgün, yaşlılar bezgin.
Yine de kendimi zor da olsa haftada bir bazen iki dışarı atıyorum. Aslında her gün yürümem gerekiyor. Parklar bahçeler cıvıl cıvıl. Mevsimler değişiyor, takvimler değişiyor, biz değişiyoruz ama değişmeyenler hayatın değişim kurallarına aykırı şekilde aynen devam ederken mutlu mesut yaşıyor. Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş malum. Yaprak demişken düşme değil dirilme mevsimindeyiz. Ağaçlar davetkar, parklar, sahil boyu cilveli ama orada da korktuğum köpekler var. Ve elbette dünyada köpeğinden başka varlık yokmuş bütün haklar, bütün parklar, bütün yollar ona aitmiş gibi düşünen sahipleri. Dün yürürken mevzuata uygun bir şekilde köpeğine tasma ve ağızlık takan bir kadın gördüm. Boynuna sarılacaktım. Bu kadar ya, yapmanız gereken bu kadar. Tabi bir de tasmayı insan içinde on beş metre salmamak. Bu yüzden üç kez kaza geçirdim, birinde omuzum zedelendi ötekinde ambulansla götürdü hastaneye, dizime 12 dikiş atıldı. Dünyada sadece insanlar yok diyorsunuz, madem beraber yaşayacağız insanların da hakları, korkuları, korkma hakları olduğunu hatırlayın. Zaten selamsız sabahsız yan kapı komşum tasma takmamakta ısrarlı ve köpeği de saniyeler içinde kapımda bitip kalbimi sıkıştırmakta kararlı. Evime rahat girip çıkamıyorum. Kapıcıya söyledik, “Apartmanda bir değil üç tane var, tekme at geç abla, fino değil mi, ben attım on metre havaya uçtu, geldi sahibi çan çan bağırıyor bir de, çok kıymetliyse ipini bağlayacak, başkalarını rahatsız etmeyecek, ben onunla uğraşamam,” dedi. Ben karıncayı incitemem, böcek öldüremem tekme de atmam elbet ama köpek sahipleri fırsat bulsa biz köpekten korkanların yaşam hakkını elinden alır gibi davranıyor. Bu yazım da linçlenebilir, Hindistan’da ineğin karşılığı İzmir’de köpek çünkü. Ama biz de varız yahu, korkuyoruz, siz hiç çok korktunuz mu? Hah işte o anı hatırlayın, empati yapın ve tasmalarınızı köpeklerinize takın. Sağlık için doktor tavsiyesiyle yürümem gerekiyor yoksa hiç çıkmayacağım, dünya sizin olsun ama sağlık anayasal bir hak, lakin korkudan kalbim elimde yürürken bir de köpek sahiplerinin ters tavırlarına maruz kalıyorum. İnsana saygı vardı eskiden İzmir’de…
Dışarılar kabus, içeriler darlıyor, teyzem 24 gündür yoğun bakımda uyuyor. Onu beyin kanaması geçirdiği arife günü sabahında ambulanstan indirilirken gördüm en son. Bir gün önce de aynı şehirde görüntülü konuşmuştuk. Ramazan, taşınma, yerleşme telaşı, iki ev arası git geller derken nevrim dönmüştü. Bayramda ziyaret edecektik ama nasip olmadı. O beyin ameliyatı geçirmiş, kafatası açık bir halde yoğun bakımda kıpırdamadan yatarken biz bayram öncesi sipariş ettiği ev yapımı su böreklerini, baklavaları kızının ikramıyla yedik, gözümüzde yaş, gönlümüzde iyileşme umudu. Tanıyan tanımayan nice insan her gün dualarını gönderiyor, şifa için ne tavsiye ediliyorsa bulup okuyor ( çünkü doktorlar duadan başka yapacak bir şey yok, yapacağımızı yaptık, kendine gelmesini bekliyoruz dedi,) ama sadece iki kez el ayaklarını omuzlarını oynatmış. Ailenin doktorları refleks diyerek umut kırıyor yoğun bakım doktorları zaten artık bizim gibi bir yaşam süremeyeceğinden dem vuruyor ama detay vermiyor. Oysa teyzem iki hastaya aynı anda bakan, sağlığına düşkün, dikkatli hatta yüz yogasını bile fırsat buldukça ihmal etmeyen biriydi, şimdi öylece yatıyor. Meğer ne kadar yorulmuş.
Teyzem gördüğüm en inatçı, (inatçı olmadığında da inat ederdi) sebatkar, fedakar, çalışkan, yıkılmadım ayaktayım insanıyken onu çaresiz bilinçsiz o sedyede görmek beni çok dağıttı ve o günden beri hele de bütün başı sargılar içinde tekrar görme cesaretinden uzağım. Evlatları bana kırılıyor olabilirler ama hem biraz da onların daha çok görme fırsatı olsun diyorum hem de onu iyi görebileceğim zamana kadar bekliyorum. Ya o zaman gelmezse diyorlar, o zaman da görüntülü konuşmamızda olduğu gibi, canlı, heyecanlı, bayrama yetişmediği için yeni koltuk siparişini bayram sonrasına bırakan, dantellerden çerçevecide sunum tepsisi yaptıralım diye konuştuğumuz gibi hatırlayayım.
Hayat hep bir anda değişiyor. Dünya ne kadar boş ile ne kadar güzel arasında gidip gelen sarkaçta günden geceye geceden güne dönüyoruz.
Dün bir yazar söyleşisine gittim. Dönüşte yalnız başıma dolaştım sokakları. Kalabalık yerlerin köpekleri baygın yattığından sorun yok. Oralarda da insanlar üzerime geliyor gibi oluyor. Çok evden çıkmazsa insan sokakta mesafelenmekte zorlanıyor. Hem tek başıma gezmeyi sevmem ama hayat bana bunu çok yaşatıyor son yıllarda. Yine de her adımımda şükrediyorum, adım atabildiğim için, istediğim zaman dışarda ve evde olabildiğim için. Teyzeme solunum desteği veriliyor, nefes almak ya, onu bile desteksiz yapıyoruz ya, şükredecek çok şey var.
Trafikten kaçıp vapura binebilmek mesela. Kıyıda denize sıfır bir masa bulduğumda içebildiğim bir çay için bile şükrediyorum. Dün de Karşıyaka’dan Konak’a geçip metroya binmeden kıyıda gün batımını izledim, hiç durmayan zihnime bir kaç dakika vermem lazımdı… Elli yedi yıldır yaşadığı bu şehirde en son ne zaman buradan denize bakmıştır teyzem diye düşündüm. Hep çok işi vardı, hep herkese yetişirdi, o olmazsa hayat devam etmezmişçesine bir yükü omuzlarına almıştı. Elbette çevresi de öyle şekilleniyor insanın, destek için yaptıkları bile vazife kalıyor üzerine. Ahladım, derin nefesler aldım, teyzem için yine yeniden şifa diledim, dualarımı dalgalara, göğe, güneşe fısıldadım. İki arkadaşım birbirinden habersiz “Allah görmemişe çevirsin,” demişti. Bu kalıbı bizim buralarda kullanmazlar, duyunca çok sevdim ve dilime pelesenk ettim ne zamandır. Görmemişe çevrilmesini isteyeceğimiz ne çok şey oluyor hayatta ama sağlık hepsinden başka, o varsa var diğer dertler, o yoksa başka dertler siliniyor gönülden.
Garson kız bir çay almama kızdı. İlla pasta, kurabiye alın dedi, yok deyince yanımdaki masayı işaret ederken tek çay içen ablanın orası, başıma gelip başka bir isteğin var mı tek çay isteyen abla gibi tacizlerine devam etti. İçimizde akandan çok daha sert ve duygusal fondan eksik bir dünya dışımızda akıyor elbet. Beşinci dakikada ikinci çayı söyledim. Onuncu dakikada da kalktım ve vapurdan inip aynı biletle metro aktarmasına koşan insanlar arasına karıştım. İnsanlardan bir insan oldum. Teyzemin kızına gidecektik akşam, ev halkı dışardan gelip toplanamadı. Yarın dediler, bugün başka işler çıktı. Balkondan bakınca gördüğüm binada yatıyor teyzem. Ama bizden çok uzakta uyuyor. Akışa teslim oldum, aklımda duamda teyzem.
(*) Başlık Ülkü Tamer’in şiirinden alıntıdır. Kuş falan vurmayalım ama sevgili köpek sahipleri, madem aile ferdiniz, suça sürüklenen çocukların ailelerine bile mevzuatımız ceza vermeye hazırlanırken kontrolsüz güç sahibi köpeklerinize sahip çıkmalı değil mi? Hukuk insanı olarak çok defa altı ay hapis cezası ve yüksek para cezaları verildiğini gördüm şükür.
Bu nedenle bahar gelmişken Türkiye’de yaşayanlara bir küçük hatırlatma. Başka yerde yaşayanlar zaten mevzuatlara, kurallara uyup serbest bırakmıyor hiç bir hayvanını. Avrupa, ABD, kıskanılıyorsun.
Türk Ceza Kanunu (TCK) 177. madde, gözetimi altındaki hayvanı başkalarının hayatı veya sağlığı için tehlikeli şekilde serbest bırakan veya kontrolünde ihmal gösteren kişiyi cezalandırır. Bu suç, zarar doğmasa bile tehlike yarattığı için cezalandırılır ve 6 aya kadar hapis veya adli para cezası öngörür.
Hayvan birine zarar verirse, TCK 177'nin yanı sıra somut olayın özelliklerine göre "taksirle yaralama" (TCK 89) veya "taksirle öldürme" (TCK 85) hükümleri de uygulanabilir.
Ayrıca 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında, köpeklerin tasmalı ve kontrollü gezdirilmesini zorunlu kılar. Tehlike arz eden ırkların ağızlık ve tasmayla gezdirilmesi şarttır. Kamusal alanlarda tasmasız köpek gezdirmek ve çevreye zarar verilmesi durumunda adli/idari para cezaları uygulanır.
Köpeğin tasmasız olması sonucu yaşanan yaralanma veya zararlardan doğrudan köpeğin sahibi sorumludur.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder