Türk dizileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk dizileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kral kaybederse ya da kaybederken kazandıklarımız

 



Sezonunda seyretmediğim Kral Kaybederse dizisine sonradan başladım ve Star TV’nin internet sitesinden izleyerek güncel bölümlere yetiştim. Haftaya final yapacak dizinin 29. bölümünde çember kapatılmaya başlandı ve ilk bölümde huzurevinde gördüğümüz ama sonrasında şaşalı hayatına, gösterişli kahkahasına şahit olduğumuz kralın yalnız kaldığı o günlere tekrar dönüldü. Dizi, gerçek hayattan alınmış hikayesiyle Gülseren Budayıcıoğlu’nun aynı adlı romanından uyarlandı. Aslında yazarının kral yakıştırmasını yaptığı danışanı 32 yaşında biriyken 55 yaşındaki Halit Ergenç tarafından canlandırılması epey eleştiri konusu olduğunda dizi dikkatimi çekti. Reklamın iyisi kötüsü olmaz dedikleri bu olsa gerek. Ben de narsist karakterin baş kahraman olduğu bir roman çalışmamı yeni bitirmiş olduğumdan izlemeye karar verdim. Hem ülkemizdeki her türlü karizmatik karakter, padişah, CEO, profesör, kral rolleri için tek adres olduğundan tartışmanın önemi yoktu. Zaten Ergenç de iyi oyunculuğu sayesinde bu işin hakkını verdi. Yakışıklılığı ve kahkahasıyla yazarının hafızasına kazınan karakterin gülüşü Halit Ergenç’in oyunculuğuyla artık bizim kulaklarımızdan da silinmeyecek. Elbette kumar, kadınlara zaaf her dönem başa bela olup çok ocak söndürtmüştür ama burada kadınları kolayca kendine hayran bırakan lakin aslında hiç kimseyi sevemediğinden sürekli kadınları yedekleyen narsist karakterin ibretlik öyküsü son yıllarda sıkça duyduğumuz narsist kavramını örneklendirerek anlattı. Ciddi çocukluk travması olanların geç olmadan terapi alması gerektiğine dikkat çekti.

Bu yazıya konu olmasının sebebine gelince; 29. bölümün son 20 dakikasında Kenan Baran’ın terapisti ile konuşması son derece etkiliydi.

‘Bir labirentte hapsedilmiş fareler gibi aynı koridorlarda dolanıp duruyor, aradığı ışığı bulamıyor, ışık peşinde değil, ona fener tutmama izin vermemesi bundan’ diyen terapistin iç sesi danışanını üzülerek süzdü. O ise hala “her şey düzelirse ben değişirim, benim bütün halim moralsizlikten, siz bana iyi gelirdiniz, yine moral olabilirsiniz,” deyince Kenan Baran’a sert çıkışıyla şaşırttı. 

“Bıkmadınız mı bu yalanlardan, sizi bugünlere eski hatalarınız getirmedi mi?” 

Ve sonra babaannesinin onlara küçükken anlattığı iki melek hikayesini ekledi: Her insanın omuzunda iki meleğin oturduğu ve insanın her yaptığını kaydettiği, kabirde de o melekler tarafından karşılanacaklarını anlatınca kardeşiyle epey korktuklarından, suçluluk duyduklarından bahsetti. Yıllar içinde başka izahlarla bu korku geçse de bu hikayeyi hiç unutmadığını ve bir gün o melekleri psikiyatri ilmi içinde keşfettiğini, meleklerin bulunduğu alanın aslında bilinç dışımız olduğunu, çok çalışkan bu meleklerin çok da dikkatli bir şekilde iyiyi de kötüyü de not ettiklerini fark ettiğini söyledi. 

“Yalnız günahları büyük harfle yazıyorlar ve karşımıza önce onlar çıkıyor sonra biz türlü numaralar çeviriyoruz onları görmeyelim diye. Oraya yazılanları hiç okumamak da insanı hasta ediyor sürekli okumak da. Siz hep kaçtınız gerçeklerinizden oysa yüzleşseydiniz… Hem biliyoruz orada yazılanları hem de bilmiyoruz eğer o kozmik odaya girseydik, yıllarca kaçmasaydınız, kaderinizi değiştirebilirdiniz. Ve siz kendinizi böyle cezalandırmazdınız. Kendinize verdiğiniz bu cezanın hasarını Allah da affetmez. İşte ciddi bir kalp krizi geçirdiniz ama ölmediniz demek ki hâlâ size bir vakit verildi ve burada farklı şeyler yapma şansınız var, içinizdeki boşluğu görmeniz gerek.”

“Boşluk değil o uçurum, farkındayım ve kaçtığım her şeye ne kadar yakın olduğumun da.”

“Artık daha kalıcı işler yapmak gerek.”

“Ben bir şey yapamıyorum kendime, hep biri yapacak diye bekledim, annem gibi gelsin ve kurtarsın kadınlar beni.”

“Anneme hem çok kızıyorum hem çok seviyordum. Sanırım ben bütün kadınlardan bunun intikamını aldım. Bugüne kadar dönme dolap gibi hep aynı yere geri sar geri dön.”

“İçinizdeki büyük mahkeme hep cezalandırdı sizi. Artık bir şeyler yapmalısınız. Ve meleklerin yazdığı yerleri okurken sadece büyük harfle yazılmış yerleri, günahları okumayın olur mu?”

“Bu saatten sonra okusam ne olacak?”

“İnsanın neyi neden yaptığını bilmesi çok önemli, sizi size yaklaştırır hem okumanın ne yaşı ne zamanı vardır hâlâ toprağın üzerindeyken daha kalıcı şeyler yapın, okuyup bitirdiğinizde hayat sizin eski Kenan olmanıza izin vermeyecektir, korkmayın. Sizi size beğendirecek şeyler yapın.”

Terapist Kenan Baran ofisinden çıkarken ardından baktı ve ‘kendini affederse kaderi değişecek mi acaba hayat ona fırsatlar tanıyacak mı’ diye mırıldandı. Bu tavrıyla yıllarca danışanın olan Kenan’a keşke daha önce çıkışsaydın dedirtti. Ama işte her şeyin vakti saati var. Sanırım terapistler kişinin yüremesi gereken yolda elinden tutmaktan imtina ediyorlar ve herkesin kendi zamanında kendi gerçeğiyle yüzleşmesine yüzlerindeki pokerface gülüşleriyle eşlik ediyorlar. Lakin devleti baba, toprağı ana gören bu bölge insanı için evrensel değerlerden uzaklaşsalar nasıl olur diye düşünmedim değil. 

Yine de bu sahneler beni çok etkiledi. Bırakmak kavramı ile boğuştuğum bu günlerde kralın kaybederek bulduklarını düşündüm. Bırakmak zor derken belki de kavramı değiştirmek gerektiğini hatırlattı bir arkadaşım. Veda… vedalaşmak önemliydi. İlk iş kar küreme önce teşekkür ettim sonra bir veda yazısıyla taçlandırdım bırakılmayı. Ne de olsa her ayrılık bir vedayı hak eder ve Geştalt kuramı bize bunu hatırlatır. (Onu da başka yazıda anlatacağım.)

Kaybettikçe küçülmek, kraliyetin/saltanatın/sefanın/konfor alanının yıkılışı ve elbette eskiyi özlemek…Lakin hızla değişen dünyada her yaşantının hayat sayfaları arasında tozlu bir anı gibi kalması, uzaklaşan görüntülerin silikleşmesi, her anın biraz sonra geçmiş olması, her şeyin giderek anlamsızlaşması karşısında insan olarak yaşadığımız çaresizlik…

Neredeyse simülasyon içinde olduğumuza, her şeyin bizim için kurulmuş bir sahne, herkesin de hayat oyunumuzda figüran olduğuna inanacağım. Hiçbir yaşadığımız gerçek değil. Zaten dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibaret demiyor mu kutsal metinler? 

Oyun oynarken neden kalbim sıkışıyor? Neden narsist bir kralın bile kaybetmesine çok üzüldüm? Ben de kral/kraliçe miydim bir zamanlar! Yoksa narsistlere mi maruz kalmıştım? İnsan tahtlara/kolaya çabuk alışıyor. Hak ettiğini anlamak, varlığını hissetmek nasip olmadan var olanları kaybetmek de başka bir imtihan. Ve bir kere başladı mı düşüş arkası hızlı gelir. Arkadaş sandıkların yok olur, sevdiğin kadın/ adam gider ve insan her şeyin bitişini sadece izler, tıpkı kral gibi. 

Bu kadar mıdır dünya hayatı! Ya sonrası? 

Her şey yaşanırken herkesle beraber Hz Adem’den beri aynı zamanın içindeysek, zaman o MÖ ve MS şeklinde tahtalara çizildiği gibi düz bir çizgi değilse, helezonik yapıdaysa ve tarih tekerrür ederken insanoğlu hep aynı yerde dönüp duruyorsa, vedalar, konuşmalar, sevdalar hepsi yalansa, her şey sadece bizim algımızsa. Ya hiç sevilmemişsek, hissettiklerimiz sadece bizden yansıyanlarsa. Olmamalarımı acı olmaları mı onu bile bilmiyorsak… 

Alıştığın derdi sıkı tut demiş eskiler, şikayet etme, alışmak, konfor alanı bırakmak zorlardan zoru. Bu hepimiz için geçerli değil elbette. Ama tutunmak benim için önemli. Kendimi bildim bileli ayakta gittiğim bir otobüsteyim sanki. Ve yol çok bozuk, tutunmazsam düşerim.

Düşersen kalkarsın derler. Düştüm elbet, uzun zaman kalkamadım yeniden düşmek istemem. Elimde kolumda düştüğüm zamandan kalma yaralar kabuk bağlamışken hele. İzleri duruyor, her gün yağlı bir krem sürüyorum yoksa giyinirken kanıyor, görmesem de bana düştüğümü hatırlatıyor. 


Her yara kanamaz, kabuk da tutmaz. Herkes yok ya da figüran olamaz. Truman şovda değiliz, hayır. Hiç sevilmemiş, hiç yaşamamış, hiç kaybetmemiş, hiç kazanmamış değiliz. Hayat inişli çıkışlı değil de kader bir spiralin içinde biz o sınavı geçemedikçe aynı sarmalda sürekli kaydırıyor bizi. 

Buna da şükür. Zaten aynı yerde durmak ölüm değil mi? Hareketsizlik ölümdür, o alet düz çizgiyi gösterdi mi kalp için oyun bitmiştir.

Ritmi yüksek mi kalbimin, düzenli mi bilmiyorum! Vücudum, zihnim, kanım, kalbim hepsi başka şey söylüyor bu ara. “Başkası olma kendin ol böyle çok daha güzelsin ya gel bana sahici sahici” demişti Tarkan. Çağrışımdan çağrışıma gezerken zihnim, kendisi olan var mı diye düşünüyorum. Hepimiz birbirimize sürtündükçe, düşüp kalktıkça aşınan halimizle şekil değiştirmiyor muyuz? 

Kendimizi keşfetmek derken ilaveler yapıp bir heykel gibi yontmuyor muyuz hoşumuza gitmeyeni! 

Hiç bir gün aynı şekilde kalmazken düşe kalka ilerlediğimiz bu yolda emin olduğumuz ne olabilir? Ben buyum demek ne kadar gerçekçi! 

Kral kaybederken kazanabilecek mi bilmiyoruz, peki ya biz kaybettiklerimizden kendi değerimizi anlayacağımız faydalar devşiriyor muyuz? 

Yaşamak zaman alır, anlamak sancılı. Öğrenmekse koca bir ömür sürer ve krallar da kaybeder. Sultan Süleyman'a kalmayan dünya için hırs edenlerse kaybederken bile bir şey kazanamaz.   

İstanbul Ansiklopedisi Üzerine

 

Merhaba,

Dördüncü haftaya geldik bile. Bu koca hafta önceden alınmış doktor randevularımızın peşinde harcanıp gitti. Yarın da alçının çıkış günü. İnşallah şifayla devam diyeceğiz. Hastaneleri hiç sevmem biran önce işimi bitirip çıkmak isterim ama neyse ki oğlum çalışma mekanına karşı benim hislerimi taşımıyor hatta iki haftadır uzak kaldı diye özledi bile.

Thanks for reading Handan’s Substack! Subscribe for free to receive new posts and support my work.

Rutinim haricinde dışarıda çok kalınca bana yazı hayatımdan vakit çalıyormuşum gibi geldiğinden huzursuzlanıyorum. Zaten büyük şehirde evden çıkmak en iyi ihtimalle yarım gün kaybı demek. Hele Ankara bitmiş azizim:)) 6 Şubat depremi sonrası aldığı iç göçle trafiğe yeni dört yüz bin araç dahil oldu diye okumuştum. Maalesef şehrimiz sokağa her çıktığımızda benim neyim eksik İstanbul’dan diyerek deniz keyfi vermeden trafiğini yaşatıyor. Uzun lafın kısası bu hafta yazı açısından verimsizdi ama yazmak sadece masa başında olmaz diyerek avuttum kendimi.

Önce geçen hafta konuk olduğum okuma grubunun kurucusuyla buluştum. En az altı yıldır takipleştiğimizden birbirimizin her haline vakıf olduğumuz halde ilk kez yüz yüze gelmiştik. Verimli ve kırk yıllık dost yakınlığındaki görüşmemizden zenginleşerek ayrıldık. Plazalar arasındaki AVM’den çıkınca hasbelkader henüz peyzaj yapılmadığı için hayatta kalmış bir ağacın gölgesine sığındım. Hava bir gün palto giydirip bir gün ince gömlekten daral getirtiyor bu aralar. Resimde de gördüğünüz, rivayete göre Ankara’da yaşayan herkesin üzerinden kaymak arzusu taşıdığı heyulayı izledim. Denizsiz şehirde manzara diye pazarlanan ve bağrında sadece inşaat yetişen toprak ağaca öyle hasretti ki neden yeşillendirilmiyor diye düşünürken belediyenin parklardaki ağaçları bile görülmemiş çıplaklıkta budadığı geldi aklıma ve sustum. Zira buralar böyle, beğenmen küçük oğluna almasın dedim. Buradan uzak olduğumda özlediğimi de hatırladım.

İçerde ve dışarda tempodan yorulunca kendimi Storytel’e verdim. Bu hafta mutfakta geçirdiğim sürede çok sevdiğim Alejandro Zambra’nın 12 saat 4 dk süren Şilili Şair adlı romanını bitirdim. Bir kap yemek yapıyorsunuz, her şeyi robotlar yapıyor diyen erkeklere kronometreli cevap olsun diye sesli kitabın süresini yazıyorum. Eve Dönmenin Yolları kitabını çok sevince bütün külliyatını okuduğum yazarın tek bu kitabı kalmıştı, seslendirilmesi iyi oldu. Üslubunu, kafasının çalışma şeklini, yazı yazma konusundaki sancılı süreçlerini de anlattığı kahramanlarını beğendiğim Zambra’nın bu seferki kahramanı kendisi gibi şairdi. Kitabı genel anlatımı olarak beğensem de özellikle ilk bölümleri fazla pornografik buldum. Sonra ülke edebiyatının, yaşam tarzının normali o, benim normalim olmasa da dedim.

Mutfaktan yorulup sallanan sandalyeme kendimi bıraktığımda yeni başladığım örgümle beraber 20 gün önce Netflix’e gelen İstanbul Ansiklopedisi dizisini izlemek için fırsat buldum. İki arkadaşım da beğenmediğini söyleyince meraklanmıştım. Konusunu hiç bilmeden ve hakkında hiç bir şey okumadan arda arda 6 bölüm izledim. Kalan iki bölüme de sabah devam edip sonuna geldiğimde on sayfa not almıştım. Üzerine düşünerek ileride detaylı bir yazı yazmayı planlıyorum. Çünkü kahramanımız Zehra’nın araftaki halini anlayabiliyorum. Bu çatışmayı anane ve babanne taraflarımda izleyerek büyüdüm.

Resmi Fragmanı buradan izleyebilirsiniz.

Yazının bundan sonraki kısmı için spoiler uyarısı yapıyorum. Ben süreç insanı olduğumda sonunu bilmek izleme ya da okuma motivasyonumu etkilemez, gidiş yoluna bakarım ama Z kuşağı bir sonraki bölümden bir sahne görse adeta acı çektiğinden uyarıya mecbur hissediyorum.

Diziye dair yapılan en büyük eleştiriye ben de katılıyorum ama her ne kadar adına mini dizi dense de ikinci sezonu çekebilmek için bu kadar çok soru bırakılmış olabilir. Zehra’nın taşradaki yaşamı, annesi, babası, kardeşleri konusunda bize bir şeyler vermeliydi ki biz daha çok empati yapalım. Burada detaylı olarak Nesrin’in hayatını, açmazlarını gördük. Onu daha net anladık.

Dizi bence eksikleri olmasına rağmen güzeldi. Türk dizileri içinde dijitale yapılanlar arasında BİR BAŞKADIR kadar verimliydi. (O dönem çok sevilen analiz yazımı buradan okuyabilirsiniz.) Toplumu uyutma amaçlı çekilmemişti. Hatta uyandırmak kavramı iddialı olur ama rahatsız etmek istediği kesindi. Belki de iki arkadaşım bundan dolayı rahatsız olmuştu.

Zehra’yı anlıyorum dedim ve bence en etkileyici yer tiyatro sahnesinde yaptığı doğaçlama konuşmaydı:

…İstanbul’a geldiğim gün başımı örtmek istemedim. Planlı değildi ama yeniden etiketlenerek, kategorize edilmek, birinin zihninde kaskatı yerimi almaktan korktum. Çünkü ben uçuşkan biriyim aslında bir balon gibi. Balonun içinde de hava var ama kimse onu görmez, ilgilenmez, dışına bakarlar hep…Herkes gibi herkes kadar görülmek istedim, filtrelenmeden, bu yüzden iki ayrı alan açtım kendime. Utanmadım diyemem çok utandım ama kendimi dış dünyayla hemzemin edebilmek için aradan bazı taşları endişeli bir iradeyle kaldırdım. Şimdi dönüp bakıyorum da epeyce tenhalaşmışım ve hangi toprakta büyümek istediğimi bilmiyorum.”

Diziyi bilmeyenler ve spoilerı önemsemeyenler için kısaca özetlersem, İstanbul’a okumak için gelen ve annesiyle kendisinin başörtülü olduğunu ancak 6. bölümde öğrendiğimiz Zehra kendisine yurt çıkmayınca annesinin yirmi yıldır görüşmediği arkadaşı Nesrin’in evine sığınır ve okula ancak ikinci dönemde kaydolur.

Okulda hoca İstanbul sizin için cesur yeni dünya ve onunla ilgili kendi kavramlarınız üzerinden bir ödev yapacaksınız der. Reşat Ekrem Koçu’nun yetmiş yaşında yazmaya başlayıp ölene kadar ancak G harfine gelebildiği ve İstanbul’un öne çıkmayan ama önemli yerlerini anlattığı İstanbul Ansiklopedisini örnek almalarını ister. Zehra yaşamayı çok istediği şehirde barınma problemini çözemezken sürekli yeni ortamlara girer ve hislerini de kaleme alır. İstanbul’a geldiğinde sadece metaforik anlamda değil gerçekten de kimlik kartını kaybetmiş olan kahramanımızla İstanbul’dan nefret ederek yurt dışına taşınmaya çalışan ve tek yoldaşı kedisini kaybeden Nesrin beraber bir arayışın içinde oradan oraya savrulur.

Kendisini bir kalıba sokmasınlar isteyen Zehra başını açarak en azından eğitim hayatında Nesrin ve diğer insanlarla aynı çizgide olmaya çalışır. Ama bu bir kıyafet değişikliğiyle çözülecek mevzuu değildir. Nesrin’in evindeyken, sevgilisi, Zehra’nın alkol kullanmamasına şaşırınca “mayonez de kullanmıyorum ama onun nedenini soran yok,” diyerek gülümser. İçinde fırtınalar kopan 19 yaşında taşralı bir genç kızı dışarıya o sevimli gülümsemesiyle izleriz. İnançlarının ondan istedikleriyle yaşamın sürüklediği yer sürekli çelişkilere düşürür. O gün idare etse de yargılanmıştır ve bir sonraki alkol teklifinde hele de fakülte arkadaşları arasında bunu yaşamak istemez, eline şişeyi alıp kimseye çaktırmadan yere dökerek içiyormuş gibi yapar. Yani sadece başörtüsünü çıkarmak onu rahatlatmaz. İnanmak kayıtsız şartsız bazı gereklilikleri kabul etmektir. Bunun için zordur. Misal arkadaşlarıyla dışardayken sürekli yeni bir namaz vakti girmektedir ve sırt çantasında seccade ve namaz elbisesi taşıyarak bulduğu her yerde namazını kılmaya çalışır. Namaz için abdest gerekir, abdest için oje sürmemek gerekir. Erkeklerle mesafelenmesi, hoşlandığı erkek arkadaşıyla yakınlaşmaması da lazımdır. Başörtüsünden vazgeçse de bunlardan uzağa düşmek istemez. Ama başında örtü olsa kategorize edileceğinden kaçınması gereken hususlarla ilgili gerekçelendirme sıkıntısı çekmeyecekti. Ama şimdi onlar gibi görünüp onlar gibi yaşamadığından tutarsız bir profil çizmektedir. Yine de inançlarından ve ibadetlerinden vazgeçmez, yanlışa düştüğünde günaha girmiş olmanın vicdan azabını duyar. Çünkü bu onun şimdiye kadar ki yaşamıdır, normalidir. Ama evine sığındığı Dr. Nesrin’in normalleriyle annesi Aylin’in normalleri başkadır. Çok sevsem de Zambra’yla benim normallerimin farklı olması gibi. “Doğduğun ev kaderindir,” diye boşuna demiyorlar. Misal Nesrin ses etmese de Zehra’yı ilk kez namaz kılarken gördüğünde dehşete düşmüşçesine şaşırır. Birbirinden bu kadar uca savrulmuş iki arkadaşın da hayattaki kaskatı, adeta alçıya alınmış gibi sert duruşundan hoşlanmayan Zehra en büyük korkusunun annesi ve Nesrin’e benzemek olduğunu söyler. Ben akışkanım ve istediğim sadece kendimde gezinmek der. Henüz on dokuz yaşındadır ve hayata hükmedeceğini sanmaktadır. Oysa Aylin de Nesrin de kim bilir neler yaşayarak bu kadar katılaşmış, zamanla bu alanı konforlu zannetmişlerdir.

Bugün hala bu iki normali çatıştırarak ayakta kalan yapılara inat diziyi yazan-yöneten ve başarılı işleriyle adından söz ettiren Selman Nacar bir diyalog ortamı kurmuş, iki tarafın da insanlık ortak paydasında buluşup birbirini sevebileceğini göstermek istemiş. Bunu da taşrada sorun edilen konuların İstanbul şehrince sorun edilmediği, gök kubbe altında herkese yer olduğunu söylercesine, ah bir de insanlar anlasa birbirini demiş adeta. Ülkenin en büyük çatışma konusu gibi gösterilip iki tarafın da hassaslaştırıldığı bir dönemde bunu ortada durarak yapmaya çalışmış. Kolay bir iş değil ve bu yüzden Aylin karakteri üzerine de çalışılmalı.

Bana en absürt gelen yer de iki arkadaşın bir mesele yüzünden küstüğü, konuşmadıkları mevzuunda özellikle başta çok duruluyor. Merak uyandırılıyor. Sonuna kadar bu konuyu açıklayacak diye bekledim. Aylin, Nesrin’in sevdiğiyle falan mı evlendi diye düşündüm. Ama sonuçta yüzleştiklerinde Nesrin’in tıp fakültesi kazanıp Amasya’dan ayrıldığı, Aylin’in sınavı kazanmaması nedeniyle birlikte gitme hayallerinin yarım kaldığı, Aylin’in Nesrin’in sınav haftasında İstanbul’a gelip komiteye çalışan kız kendisiyle fazla ilgilenemedi diye küstüğünü öğreniyoruz. Öyle ki annesi arkadaşının adını anmayı yasaklıyor, onunla ortak şarkıları Büklüm Büklüm’ü Tülay Özer’den dinlemesine izin vermiyor. Tekrar üniversite sınavına girmek yerine çarşafa girip yaşı büyük bir adamla evleniyor. Beni bu küslük sebebinde ikna edemedi dizi. Hepimiz eski arkadaşlarımızla yollarımız ayrılınca uzaklaşırız. Hele de okul arkadaşı, komşu, çocukluk arkadaşı diyeceğimiz insanlarla ortak mekân ve hayat paylaşımı bitince başkaca bağlar kurulmamışsa uzaklaşırız. Ama yıllar sonra karşılaşsak konuşur, bir kahve içer, yemek yeriz. Aylin gibi üniversiteyi kazanan arkadaşını düşman belleyip adını anmayı yasaklayarak çocuklarımıza mevzu etmeyiz. Bir şeyler daha olmalı, Zehra’dan olduğu kadar seyirciden de saklanmış olup ikinci sezonda çıkmasını diliyorum.

Aylin’in yıllar sonra kızı illa ki oralardan gitmek isteyince Nesrin’e benzeyecek diye korkması normal, ilk dönem yurt çıkmayınca da göndermemesi mantıklı ama ben buralara sığamıyorum diyen Zehra da kararlı. Sonunda dayanamayıp yurt çıktı diyerek sene ortasında gidiyor. Evsiz kalınca bir gece yatsıdan sonra camide saklanıyor, kapılar kilitlenince orada kalıyor. “Burası senin evinmiş Allah’ım, ben evime sığamadım, sen de buraya sığamazsın değil mi, bana yardım et, açım,” diye ağlayarak uyuyakaldığı sahne de etkileyiciydi. Hasılı kelam on sayfa not aldığım diziden çok yazı çıkar ama burada bırakıyorum, saat 23:00 oldu.

Ayrıca bu yazının da arasına mutfak girdi. Mutfak demek Storytel demek bizim evde. Alçının çıkması umudu şerefine kuru dolma ve sarma işine girdiğim bugün de Temiz Kağıdı adlı kitabı dinledim. Son zamanlarda karşılaştığım en güzel öykü diliydi. Mustafa Çevikdoğan bu kitabı 2017 yılında Can Yayınlarından çıkarmış. Bir süre aynı yayınevinde editörlük yapan yazar şimdilerde kendi kanatlarıyla uçuyor. 2024 yılı baskısı ise Holden Yayınlarından çıkmış. Bu kitabı alıp bir de gözle okuyacağım. Storytel’de beğendiğim kitapları kütüphaneme de alıyorum. Çünkü kulak başka göz başka ayrıntıyı yakalar.

Oyuncuların hepsinin çok iyi performans sergilediği dizi bence izlenmeli üzerine de düşünülmeli. Bu kutuplaşma halinden birbirini anlamadan çıkış yok.

Ve hukukun mantalitesi, karşınızdakinin burnunun başladığı yerde sizin yumruk atma özgürlüğünüzün bittiği gerçeğini kabulle en sevmediğiniz insanların hakkını koruyacak kadar adaletli olmaktır. Hukuk ortak paydasında buluşacağımız günleri görmek dileğiyle.

Not: Bu yazı ilk kez 8 Mayıs 2025 tarihinde https://handankilic.substack.com/p/istanbul-ansiklopedisi-uzerine adresinde yayınlanmıştır.


Netflix'te Son Bir Yıldan Esintiler

Son zamanlarda izleyecek bir şey bulamıyoruz, çoklukta kayboluyoruz, senin önerilerin vardır diyerek gelen arkadaşlarımın önerisiyle bir analiz yazısı yazmadan Netflix listesine bakarak hatırladığım kadarıyla son bir yılda izlediklerimi sırayla yazdım. Zevkler ve renkler tartışılmaz elbette ve yatırım tavsiyesi değildir. Meraklısına iyi okumalar iyi seyirler.  



323-Kübra 

Çağatay Ulusoy çok yakışıklı bir oyuncu ama ilk defa burada oyunculuğunu sergilemiş. Terzi'de hiç sevmemiştim. Takım elbiseleri iyi taşıyan bir mankendi adeta ama burada oynamış.

Oyun içinde oyun dedim ve ne kadar manipülasyona açık bir toplum olduğumuzu gördüm. Yapay zekanın yavaş yavaş her yeri ele geçireceği aşikar. Seyredilir mi, vaktiniz çoksa. Daha iyi bir şey bulamadıysanız...

324-Kimler Geldi Kimler Geçti

Gördüğüm en boş en anlamsız, senaryosuz, temasız dizi. Asla vakit ayırmaya değmez.

325-Şahmaran

Önemli bir efsane. Epey oldu izleyeli, çok beğensem yazardım. Serenay Sarıkaya hangi dizide oynasa insanlar seyrediyor diye çok iyi senaryo yazmaya gerek duymuyorlar bence. Vakti olan baksın.

326-Sweet Manolya

Kız kardeşlik dizilerine meraklı olanlar için bir Amerikan kasabasında geçen, yavaş tempolu, gidenler gelenler, ailelerin tarihiyle hesaplaşmalar falan yaşanan, sakin izlenebilir bir dizi. 

327-La Pasion Turca

Merak edip başladığım bir kaç bölümde yarım bıraktığım dizi. Normalde pek yarım bırakmam ama merak ettirmedi. Bir gün çok sıkılırsam falan tamamlarım belki. 

328-Ada ve Maestro 

Uslanmaz romantiklere demiş tanıtımında hemen atladım tabi. İyon adalar grubundan Paksu paxos adasında geçiyordu. Bu da izlemek için güzel bir neden. Ne çok benziyor kültürlerimiz, ayıplarımız, sınırlarımız. Biz Yunanistan kültürüyle iç içeyiz. Yine sakin bir yaz dizisi isteyenlere uygundur.  

329-Sen Büyümeye Bak (Film)

Babasız doğurduğu ve babasına hiç haber vermediği çocuk okula başlamadan kendisi hastalanan bir anne ve çaresizliğini anlatan, Aslı Enver başrolde diye izlenen bir dizi. Fakir ama gururlu kadın kendi çocuğunu büyütür kafasının patlayışını görüyoruz. Bir çocuğu bir köy büyütür.

330-Sen Yaşamaya Bak (Film)

Kaan Urgancıoğlu'nun başrol olduğu, Aslı Enver'in ölmüş anne olarak ara sıra göründüğü, Sen Büyümene Bak adlı dizinin devamı bir içerik.

Hayatın anlamsızlığını sorgulayıp alkol bataklığına düşen zengin aile çocuğu sendromlu, sonu bir yere varmayan bir anlam arayışı. Son yıllarda Türk sineması hep bunu üretiyor. Gerçi eskiden de vardı. Ülkede iki tür insan var bu nedenle her türlü alıcısı oluyor farklı yapımların. Biri çalışmaktan iflahı kesilmiş fakir tabaka biri de hayatın her zevkini tattığı için tatminsizlikten bunalmış zengin tayfa. Sanatçılar genelde bu zengin zümreye yakın ama fakirlerin dertlerini sinemaya aktaranlar oluyor ve yaşamadıkları şeyi hissettiremiyorlar. Zenginler de hep mutsuz imajı verilerek fakirlerin isyanı engelleniyor. Her şey sosyoloji ve psikoloji işte.     

331-Kulüp

Beğendiğim bir senaryo. Oyuncu kalitesi de çok iyi. Gerçek hikayeler insana dokunuyor. İzlenmeli ve öteki olan gözünden de dünyaya bakmalı ki insan olma yolunda adım atalım.

332-Terzi

Yine başrol oyuncuları ve reklam hatırına dönen herkesin içinde tuttuğu gerçek duyguları yüzünden öfkeyle bakıştığı bence başarısız 2 sezonluk dizi.

333-Atiye

Göbeklitepe tanıtımı amaçlı çekilmiş 3 sezonluk bir dizi. Uzmanlarının Göbeklitepe'yle olan ilişkiler yüzünden yanlışları olduğunu ileri sürdüğü ama uzman olmayanın bunları fark etmeden izleyebileceği bir dizi.

334-İyi Adamın 10 Günü (Film)

Çok güzeldi. Üçleme olacak ve kitap uyarlaması olunca senaryo hemen dolu dolu oluyor. 

335-Kötü Adamın 10 Günü (Film)

İyi filmdi. 

336-İstanbul için Son Çağrı (Film)

Behlül -Bihter ikilisinden faydalanma der geçerim. Beren Saat, Kıvanç Tatlıtuğ nereye koysak gider demişler ama çok saçmaydı. Söylenecek söz, çekilecek film bitti gibi geliyor bazen. Kaliteliler vardır belki ama popülarite içinde sesleri kayboluyor.

337-Çok Aşk (Film)

Hasan Can Kaya'nın kendi filmi, kendisini de kendi oynamış olmamış. Diğer oyuncular usta toparlamaya çalışmışlar ama Hasan Can gösterilerine devam etsin, zira bir kaç sene onu izleyerek güldük. Ama sinema başka bir şey.

338-Kurak Günler (Film)

Gelecekten umut kestiğim bir zamanda izlemiştim. Genç ve idealist bir savcının ilk görev yeri olan bir orta Anadolu ilçesinde dürüst kalmak isterken içine çekildiği oyunlar, iftiralar ve sonunda tıpkı bir önceki savcı gibi oradan gitmek zorunda kalmasını anlatan tam bir kurak mevsim filmi. En iyi Türk yapımlarından olduğunu düşünüyorum. Yazana da çekene de tebrikler.

339-Erşan Kuneri 

Cem Yılmaz markadır, bu dizi de epey güldürmüştür. Çok yaratıcı karakterler vardı.  

340-Kül (Film)

Bir yayınevi- yazar var diye izlediğim ama berbat bir senaryosu olan, yine popüler oyuncularla yürümeye çalışan film olmadı. 

341-Pera Palas'ta Gece Yarısı

Güzel bir diziydi. Merak ettirdi. Epey oldu izleyeli.

Şimdilik hatırladıklarım bunlar. 


Düğüm, Fleabag, The Big Bang Theory Amazon Prime'da

319- Düğüm


Çok uzun zamandır izlemeyi sürdürsem de dizi ve filmleri buraya yazmadığımı fark ettim. Düzenli blog yazarken de ancak izlediklerimin üçte birini yazıyordum. 

Her cuma yeni bölüm şeklinde verilen Düğüm dizisini de vaktinde, kışın izlemiştim. Her insan iddiasından sınanır ana fikri olan dizi polisiye severler ve normal Türk dizisi uzunluğundan bıkanlar için uygun. Gerçi ben ilk bölümde katili tahmin etmiştim:) Yine de merak ettiren bir senaryoydu.

 Neslihan Turan, insanların hayatlarına dokunan, karanlıkta kalmış hikayeleri aydınlatan, kariyerini adalet ve doğruluk ilkeleri üzerine kurmuş, ‘’Tek Gerçek’’ adlı programın sunucusudur. Başarılarla dolu kusursuz hayatı oğlu Can’ın adının karıştığı Lal Kaleli ‘nin ölümüyle alt üst olur . Oğlu Can ve inandığı tüm doğrular arasında kalan Neslihan hayatının en zor sınavını verir.

320- Fleabag 

Dördüncü duvarı yıkma tekniğiyle çekilen dizileri sevdiğim için başladım. Komedi denmiş ama trajikomik demek daha mantıklı. Travmalarını duygusallıktan uzak, sayısız partnerle ilişkiye girerek atlatmaya çalışan bir kadını izliyoruz 2 sezon. Sonunda yolun bu olmadığını anlıyor. Herkesin kolay izleyebileceği bir dizi değil. Meraklısı zaten bulur.  

Fleabag, Phoebe Waller-Bridge tarafından yaratılan İngiliz komedi-drama televizyon dizisi. Waller-Bridge, Londra'da özgür ruhlu ve cinsel açıdan aktif ama öfkeli ve kafası karışmış genç bir kadın olan baş karakter olarak rol alıyor.

321-The Big Bang Theory


Sanırım en sevdiğim dizi bu. Epey sezonu da var, kısa, yormayan, eğlenceli bir dizi. Kafa boşaltmak için ideal.

322- Young Sheldon

The Big Bang Theory dizisindeki baş karakter Sheldon'ın çocukluğunu anlatan dizi Netflix'te. Ve çok tatlı bir karakter, ailecek seyredilebilecek bir dizi. The Big Bang Theory de annesini oynayan karakterin kızı bu dizide de çocuk halinin annesini oynuyor.



Anlamak, nasıl devam edileceğini bilmek demektir

Seçme denen özgürlükten bahsedenlerin daha hayatlarının gerçekten çaresiz bırakan deneyimi ile karşılaşmadıklarını düşünüyorum. Engel olama...