sinema günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İmkansızın Şarkısı (2010) Haruki Murakami filmi Yazı-yorum Dergi 44. sayıda


SİNEMA-DİZİ GÜNLÜĞÜ 

296-İmkansızın Şarkısı (2010)

Merhaba,

Haruki Murakami'nin aynı adlı romanından filme uyarlanan İmkansızın Şarkısı Yazı-yorum Dergide yayınlandı. 44. sayıyı PDF dergi olarak ücretsiz bilgisayarınıza indirebilirsiniz. 

Link için buraya tıklayın.  

Don't Look Up -Netflix


SİNEMA-DİZİ GÜNLÜĞÜ 

295-DON'T LOOK UP- YUKARI BAKMA

Son günlerin popüler filmi Netflix'te yayına girdi. 2 saat 25 dakikalık bir kıyamet senaryosu, yuvarlandığımız sanal alem, popülerite merakı, herkesin delirmişcesine gerçekleri yok saymasına dokunduran komedi filmi gayet güzeldi. 

Başları biraz uzun tutulmuş olabilir. Film süresi kısaltılabilirdi. Son kırk beş dakikasının nasıl geçtiğini anlamadım mesela. Tempo önemli filmlerde. Hele de günümüz sabırsız seyircisine. 

Assassin's Creed Netflix'te

 SİNEMA GÜNLÜĞÜ 286. FİLM



Assassin's Creed ciddi sayıda hayranı olup çok oynanan bilgisayar oyunlarından imiş. Oyunun bağımlıları için film nasıldı bilmiyorum ama farklı konusu ile ilgi çekici bir bilim kurgu olmuş. İnsanların atalarının kaderini yaşadığı, suikastçi, katil sıfatların tıpkı sağlık sorunları gibi genlerle gelecek nesillere aktarıldığı iddiasıyla yapılan araştırmalarda dünyadan şiddeti silmek amacını perde yapıp aslında gücü elinde tutma mücadelesinin verildiğini gördüğümüz film görsel efektleri, ses düzeni itibariyle sinemada izlemeye çok uygun. 

Sevgilimden Son Mektup 2021 Netflix

SİNEMA GÜNLÜĞÜ 285. FİLM



Kitap uyarlamalarını hep sevmişimdir. Senaryoya sağlam bir dayanak oluyor kitaplar. Bu film de Jojo Moyes'in aynı adlı romanından uyarlanmış.

Uslanmaz Romantiklere etiketiyle #netflix te yakın zamanda gösterime giren film, duygusu, müzikleri, oyunculukları itibariyle (ara sıra klişelere kaçsa da) son derece başarılı. 

Filmin diğer bir güzelliği hüzünlü bir aşk hikayesini gün yüzüne çıkarırken kendileri aşka düşen genç bir çiftin varlığı. Hikayesi, geçmişte ve şimdide akan iki öykünün birbirine geçmiş hali alt metni sağlamlaştırmış. 

Bundan sonrası "Spoiler İçerir."

Bir gazeteci hakkında, ölümünden sonra yazacağı yazı için araştırma yapan genç meslektaşı 1965 yılında yazılmış, gazeteciye gönderilmiş ve muhatabına ulaşmamış bir dizi aşk mektubu bulur. Arşivde görevli genç adamla beraber hikayenin peşine düşerler ve bu yasak aşkın taraflarına ulaşırlar. 

İlk evliliğinden eşini aldatarak boşanan erkeğe ilk görüşte aşık olsa da bir türlü güvenemeyen genç ve evli kadın "Gel, buradan uzaklara gidelim" teklifine olumlu cevap veremez. Ama sonradan bu kararından vazgeçer buluşma noktasına varmak üzereyken kaza geçirir ve kısmi hafıza kaybı yaşar. Zaman içinde acılarla yaşarken çocuğu da olunca kendini ona adar. Yıllar sonra tekrar karşılaştıklarında erkek aynı teklifi yapar ama kadın çocuğunun küçük olduğunu, kocasının onu kendisine göstermeyeceğini gerekçe göstererek yine yok der. Adam İngiltere'den Amerika'ya gider. 

Kadın kısa süre sonra boşanır ve sevdiği adama ulaşmak için çok uğraşır. Her gün çeşitli gazeteler alır, satır satır okur, aşkının izini arar. Bulamayınca ona yazdığı mektupları en son çalıştığı gazeteye gidip editöre bırakır. İşte genç gazeteciler arşivde buldukları bu tutkulu aşkın kanıtları üzerinden, tarafların hayatını araştırırlar. Ve onları bir araya getirmek isterler. Bir süre direnir yaşlı aşıklar. Ama erkek kadın ilişkilerinin kilit noktası olan duygu paylaşımı kelimelere dökülünce gönül kapıları açılır.

Kadın bunca aramasına rağmen adamı bulamadığından yıllar içinde gazete almayı da bırakmıştır. "Bulunmak istemediğini düşündüm" der. Umutlanmaz ama kendi posta kutusunu hep açık tutar. Adam kadının kararını değiştirip peşinden geldiğini ve kaza geçirdiğini bilmemektedir. Genç çift taraflara bu eksik parçaları tamamlattırarak adeta bir kalbin iki yarısı olan aşıkların içindeki ateşi alevlendirmenin yollarını ararlar. Aslında ikisi de aynı güçlü tutkuyu bir daha kimseyle yaşamadıklarından hayatlarına tek başlarına devam etmişlerdir. 

Kadın, genç gazeteciye "Kalplerimizin de bir sınırı var ve korkarım yaşım gereği o sınıra ulaştım." dediğinde gözyaşlarınızı bırakıyorsunuz. 

Ama güçlü kadın devam ediyor: "Geçmiş sarhoş edici olabilir. Sizi içine çekip geçmişte hayatın daha iyi olduğunu, daha mutlu olduğunuz ya da deneyimlerin daha zengin olduğu illüzyonunu yaratabilir. Aynı zamanda sizi zayıflatabilir. Acı, kalp kırıklığı ve hüsran dolu anlarına takılıp kalmamızı sağlar. Mutluluğa tekrar yürümenizi engeller." 

Pes etmeyen genç gazeteci, "Hatalarımızdan ders almazsak onları tekrar ederiz, derler. Ama aynı zamanda geçmişimizden vazgeçip hayata devam etmeyi öğrenirken bu bilgiyi unutmayıp tekrar deneme ve hissetme yeteneğimizi ele geçirmesine de izin vermemeliyiz."  diyerek iknada bir aşamaya getirir yorgun aşığı.

Diğer genç de aşık adamı cesaretlendirerek yeniden mektup yazmasını sağlar. 

"Birbirimizden ayrı ve uzak geçen yıllarda kabul etmekten çekindiğimiz bir bağlılıkla hep seni düşündüm. Seni özledim. O yüzden bir parça endişeyle tekrar girişimde bulunacağım" diyerek ilk buluştukları parka çağırır.

İki eski aşık aynı heyecanla son anda da olsa gelirler ve birbirlerine özlemle bakıp sarıldıkları o an, yıllara meydan okuyan öyle güçlü bir tutkuları vardır ki, bu hal bize geçmişte kavuşmuş olma olasılıkları üzerinden gösterilir. 

Sonuçta aşka inanmayan, onu modern ve hızlı yaşam temposuna feda etmiş gençler de bu yıllanmış aşkın gölgesinde boy veren aşklarının fidanına canları gibi bakmaya karar verirler.

Aşkın geçen uzun zamana rağmen hala kalpteki yerini korumasının gerçekten etkileyici bir dille anlatıldığı filmi romantiklere ve yaşanan bunca kötülük arasında kalbi kurumuşlara kendini unutma fırsatı verdiğinden tavsiye ediyorum. İyi seyirler.

Handan Kılıç
12/8/2021   


SEN HİÇ ATEŞ BÖCEĞİ GÖRDÜN MÜ?

 NETFLİX'TE TÜRK SİNEMASI 



SİNEMA GÜNLÜĞÜ: 

265. FİLM

SEN HİÇ ATEŞ BÖCEĞİ GÖRDÜN MÜ?

Bu film bir Yılmaz Erdoğan klasiği oyunun birebir filme uyarlanmasıyla çekilmiş, memleket sorunlarına dokunan bir üslupta ama sert de olmayan, esprileri kaliteli,   bir güldürüp bir hüzünlendiren film. 

Oyunculuklar çok başarılı. Tiyatro oyunu da var platformda ama görüntü kalitesi çok kötü ve filmle birebir aynı metin olduğundan yarım bıraktım. Zaten Demet Akbağ'ın muhteşem oyunculuğu hem bu oyun hem de sinemamız açısından tartışmasızdır. Ama burada Ecem Erkek de harika bir performans sergilemiş. İzlemesi keyifli.

 266. FİLM

EKŞİ ELMALAR 2016

Bu filmi kaçırmışım beş yıl olmuş çekileli. Yılmaz Erdoğan tarzını ortaya koymuş. Şairliğini ve senaryo tarzını sevdiğimden olsa gerek romantik bu filmi beğendim. Memleket hallerini, yitip giden insanları, aşkları, ayrılıkları anlatışı şairceydi. Hatta Kelebeğin Rüyası en sevdiğim filmidir, bu da ikinci sırama yerleşti. Filmden bana kalan "Şimdiden başka zaman yoktur" cümlesi oldu.

   267. FİLM

GELİNCİK 2020

Orçun Benli'nin karanlık bir filmi. Diyalogu az, korku müzikleri verilerek 1990'lı yıllarda yaşanan faili meçhullere değinilmek istenmiş ama bir şey eksik. Sanırım senaryoda sıkıntı, akmıyor. Uyuklayarak bitirdim. Yıllar önce "Bu son Olsun" filmini yazdığımda da eksik bir şey var, ucuz solculuktan öte bir şeyler anlatılmalı ama ilk film demiştim. Bir şey değişmemiş ya da benim tarzım değil diyelim. O filmde Cem Karaca bitiş müziği ile toplamıştı filmin dağınıklığını ama burada onu da görmedim. Bana kar kalan arada uyuduğum vakit oldu:)) 

268. FİLM

NASİPSE ADAYIZ 2020

Senaristi, yönetmeni, başrol oyuncusu, hatta gerçek hikayenin kahramanı da Ercan Kesal olan bir film. Temposu yavaş, ülkede siyasetin nasıl işlediği, sağcısı solcusu fak etmeden insan kalitesinin düşüklüğü, menfaat uğruna herkesin herkesi nasıl sattığını görmek isterseniz izlenebilir. Ben Bir zamanlar Anadolu'da filminde senaryo ve hikaye sahibi olan, kitaplaştırdığı öykülerini de gerçek hayattan seçen Ercan Kesal'ı sevdiğim için rahat izledim ama yavaş aktığı için hız seven Z kuşağı zorlanabilir.

   269. FİLM

YER DEMİR GÖK BAKIR 1987

Yaşar Kemal klasiklerinden memleket halleri. 264. film olarak da Yazı-yorum dergi için Yılanı Öldürseler'i yazmıştım. İkisi de güzel filmler. Nostalji yapmak isterseniz seyredebilirsiniz. Platformda olmayabilir.

270. FİLM

BELLA'NIN HİKAYESİ

Türk Musevi Cemiyetinin özel gösteriminde köy enstitülerinde çalışıp yabancı dil öğreten Bella Eskinazi'nin yaşam öyküsü idi. Güzel bir anlatımdı.

271. FİLM

ANNEMİN YARASI 

Yine bir BKM FİLMİ. Bosna Hersek'te bütün dünyanın gözü önünde çekilen acılardan çıkmayı başaranlardan birinin hikayesiydi. Ne çok acı var hala bu gün dünyanın geri bırakılmış ve kimsenin umurunda olmayan coğrafyalarında ülkemiz dahil ne çok acı yaşanıyor. İnsanlar kayboluyor, ölüyor, intihar ediyor, hastalanıyor, yalnızlık kuyusunda debeleniyor. İzlenesi bir film.  

  272. FİLM

ÇINAR AĞACI

Handan İpekçioğlu yazıp yönetmiş. Kendi aile hikayesi olsa gerek. Güzel, hüzünlü, duygusu kararında bir filmdi.

273. FİLM

BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ

İsmine ve yazarına vurulup aldığım kitabın filmini önce izleyince kitabı okuyacak motivasyonu kaybettiğim bir film oldu. İki yakın arkadaş aynı evi paylaşırken lise arkadaşları bir adamın anne babası aniden ölüyor. Cenazeye gelen adam yurt dışına dönerken Ankara'da okuyan kız kardeşini arkadaşlarına emanet ediyor. Onların evine yerleşen kıza ikisi birden aşık oluyor. Geriliyorlar ama kız başkasından hamile kalınca yani yorgan gidince kavga da bitiyor. Bu kadar film. Spoiler verdim ki, seyredecek bir şey olmadığını görün. 

Ahlat Ağacı Yazı-Yorum Dergi'nin 32. sayısında

      SİNEMA GÜNLÜĞÜ: 260. FİLM                                                


Yazi-yorum dergisinin 32. Sayısını bu linkten indirebilirsiniz. Ben de 23. Sayfada Ahlat Ağacı film inceleme yazısı ile yer alıyorum. İyi okumalar.

https://www.yazi-yorum.net/wp-content/uploads/2021/01/32.pdf

NETFLİX EĞLENCELİ DİZİLERDEN SEÇMELER

  SİNEMA/DİZİ GÜNLÜĞÜ  


249-AŞK VE ANARŞİ



+18 İsveç dizisi. Stokholm'de çekilmiş. Bir yayınevi ve küresel popüler kültüre direnişi, aşk oyunları, sanat dünyasındaki tacizlere kadar bir çok konuya değiniyor. Ortalama yarım saat 8 bölüm, tek sezon. Güzel bir dizi... Yakın zamanlarda ülkemizde de eril faillik adı altında hafifleştirilmeye çalışılan Edebiyat dünyasındaki taciz olaylarının evrenselliği üzerine düşünülerek de izlenebilir. Ha bir şey diyor mu, hayır. Zaten bu gün eğlenceli dizilerden bahsedeceğiz.    

250- EMİLY İN PARİS 


Günümüzde sosyal medya üzerindeki etkiyi kabulde zorlanan köklü bir Fransız şirketine Amerika'dan gelen azimli bir genç kadının Paris'te tutunma macerası. Son derece keyifli. Aynı gün bitirenler çok.










251-VALERİA

Yine eğlenceli bir dizi. İspanyol yapımı. Kız kardeşlik, ilişkiler, aşklar, aldatmalar, aldatılmalar üzerine bir dizi. Kadınların konusu, erkeklerin de çeşitli güzel ve eğlenceli kadın izleme merakı ile yayınlandığında ilk sıralara fırlayan bir yapım.












252-VİRGİN RİWER

Aynı adlı romandan uyarlanmış, romantik, olağan üstü her hangi bir olayın olmadığı, dinlendirici 10 bölümlük yumuşacık bir dizi.

253-BROKLYN NİNE-NİNE



Gülmek isteyenler için yine doğru adreslerden polisiye komedi.










254-HOW I MET YOUR MOTHER 

En keyifli sitcomlardan olan bu dizi tutkunlarınca defalarca izlenenlerden olup önerilir.










255-FRENDS

Tüm zamanların en çok seyredilen, sevilen dizisi on sezonu ile birlikte artık Netflix'te değil blue tv'de. 







256-THE GOOD PLACE





Bir nevi cennet olarak düşünülen bir yere yanlışlıkla gelen bir kadının gönderilmemek için yalanlar söylediği, Netfilx'te şimdiye kadar en saçma bulduğum dizi. Gülemedim, türü komediymiş, seveni de oluyor elbette, bunlar tamamen şahsi fikirlerim.












257-WHİTE LİNE


Kardeşinin ölümünün üzerindeki sır perdesini aralamak için İbiza'ya giden bir İngiliz'in yaşadıkları, polisiye, suç, dram.  










258-GYPSY


Hastalarının hayatına gizlice sızan ve bunu fantazi boyutuna taşıyarak tehlikeli bir oyun oynayan psikiyatristin macerası. Yorucu.














259-ATİYE 1-2

Hepimizin merakla beklediği Türk yapımlarından olsa da ben özellikle ikincisini daha eksik buldum. Zor bir konu ama yine de daha iyi bir yapım olabilirdi. Alt yapısı olmalı insanın ki boşlukları doldursun. 





NETFLİX SUÇ, DRAMA, POLİSİYE DİZİLERDEN SEÇMELER

 SİNEMA/DİZİ GÜNLÜĞÜ  

239-FREUD

Avusturya yapımı suç, dram, polisiye. Psikoloji ile pek ilgisi yok, bu beklentiyle başlamayın ama izlenebilir bir polisiye.

Tehlikeli ilişki isimli film daha psikolojikti.  






240-İNGOBERNABLE



Dili İspanyolca, Meksika'da geçiyor. Suç, gizem, askeri darbe, politika, dram türünde 
2 sezon. Meraklısına su gibi akan bir dizi.







241-THE STRANGER


Kitap uyarlaması, son derece sürükleyici, suç, drama, Amerikan dizisi. Gayet güzel.
 







242-JUGAR CAN FUEGO




+18. 9 bölümlük polisiye, Brezilya'da kahve üreticisinin yanında çalışan genç bir adamın taşraya sıkışmış evli kadınları av gördüğü bir dizi.    




243-TOY BOY

İspanya yapımı, ilginç bir polisiye macera. Haksız yere hapis yatan bir adamın yıllar sonra gerçek katili aradığı bu dizi +18.








244-THE SİNNER

Güzel bir polisiye, romandan uyarlama. 














245-Women Of The Night


Hollanda yapımı, Amsterdam Belediyesi'nin yükselen yıldızının karısı ve karanlık geçmişinin konu alındığı +18 yapım tek sezon.





 





246-UNBELİVABLE



Genç bir kadının tecavüze uğradığına dair yalan söylemekle suçlanmasından yıllar sonra iki kadın dedektif benzer saldırıları araştırır. Gerçek olaylardan esinlenilen dizi Amerikan yapımı. Kadınların bu konudaki yalnızlığını çok güzel işlemiş. İzlenilmeli. Suç, dram, kaliteli polisiye.








247-YOU 1-2



İzlediğim zamanlar bölümlerine şiddet görüntüleri sebebiyle ara verdiğim, günlerce sosyal medya paylaşımları yapmadığım, irkildiğim dizilerden. Sinirinizi bozmak için birebir. 





248-WHAT/IF 


  Birçok insan gibi bu diziyi Renee Zellweger için izledim. Çok psikopatça bir dizi olduğu uyarısını yapmalıyım. Elbette  +18 olduğunu da belirteyim.






DAHA ÖNCE YAZDIĞIM DETAYLI ÖNERİLERE AŞAĞIDAKİ LİNKLERDEN ULAŞABİLRİSİNİZ

 
1- LA CASA DA PAPEL

THE BUCKET LİST- 2007 ŞİMDİ YA DA ASLA



SİNEMA GÜNLÜĞÜ 212. FİLM 

-Spoiler içerir -

Biraz blogla ilgilenmek isteyince taslaklara baktım ve bir sürü film için başlık açıp notlar aldığımı gördüm. Öyleyse bunları paylaşayım dedim. Misal aşağıdaki yazıyı 17/12/2019 tarihinde yazmışım. O vakitten bu zamana öyle çok şey değişti ki! Misal korona gelip dünyanın her yerinde ilk gündem maddesi olmaya başladı. Yüzümüzün güldüğü ya da somurttuğumuz belli değil artık. Her daim maskeli geziyoruz. "Tak etti canıma şu maskeli balo ve onun sahte yüzleri" diye şarkı söylerken maskeye mahkum olduk. 

PRENSİM MON ROİ 2015


                   SİNEMA GÜNLÜĞÜ 125.FİLM   
                               


Spoiler içerir.

Benim gibi Avrupa filmlerini seviyorsanız iki yıl arayla iki kez izlediğim bu filmi izleyebilirsiniz. İMDB Puanı 8.1  

Bana bittiğinde bıraktığı his, "Issız Adam" olarak literatüre geçen erkeklerin evliliğe yanaşsalar bile eşlerine yaptıkları eziyet çok can yakıcı oluyor. Burada kahramanımız Avukat bir kadın.

HARRY POTTER 4-5-6-7-8 DERLENEN GÜZEL SÖZLER

SİNEMA GÜNLÜĞÜ -119-120-121-122-123



Yayınlandığında çocuk kitabı diye okumadığım, filme çekildiğinde yaşına uygun değil diyerek oğluma seyrettirmediğim, kendimin de ilgisini çeken konular olmadığı için şimdiye kadar seyretmediğim fantastik edebiyatın önemli bir serisini oğlumun "Uykusuz her gece film izlemece" kuşağında izledim. 

Sekiz gece süren en kısası 2 saat 10 dakika olan seri epey vakit alıyor. Geçen hafta bitirdik ama yazmak için ancak fırsat buldum. 

HAYSİYET KOLONİSİ- 2015


SİNEMA GÜNLÜĞÜ 102. FİLM -

Spoiler içerir -




İsimler herkesin hayatında belirleyicidir. Bu nedenle önemlidir. Seçme şansımızın olduğu her yerde onları olan durum üzerine değil de istediğimiz dilek ve temennilere göre koyarız. 

Sadece kendi adımız, bizim değil, anne babamızın ya da onların iradelerine ipotek koymuş kendi anne babalarının eseridir. Bazen bir ömür o isimle mücadele ederiz bazen de ekmeğini yeriz. Velhasıl arzuları yansıtır isimler. 

Arzu, istenendir yani elimizin altında değildir. Mutluluk arayan bir çift çocuğuna bu ismi verebilir. Hayatında esaretin izleri olanlar evladı kız da olsa oğlan da "Özgür" ismini seçebilir çocuğuna. Bir iş yeri açarken önceki hayatından kaçmanın ferahlığı ile "Kurtuluş" adını verebilir dükkanına bir esnaf. 


I, TONYA 2018




SİNEMA GÜNLÜĞÜ 90.FİLM 

-Spoiler içerir -







Tonya Harding, annesinin hırslarının sonucu 4 yaşında buz patenine başlamış 20 yaşında şampiyonluklar almış ve tarihe ‘üçlü axel’ı (Axel: Axel’ın diğer atlayışlardan en önemli farkı, birli axel’ın 1,5, ikili axel’ın 2,5 ve üçlü axel’ın havada 3,5 tur dönülerek yapılmasıdır. Bu fark, axel’ın ileri doğru yapılan tek atlayış olması özelliğinden kaynaklanır. Patenci, buza geriye doğru iniş yapmak zorunda olduğu için havada fazladan yarım tur daha dönmek zorundadır. Bu nedenle, axel en zor atlayış olarak kabul edilir. Puanı da, diğer atlayışlardan daha yüksektir.) başaran ilk A.B.D’li kadın patenci’ olarak geçen bir sporcudur. Harding,in yarı belgesel yarı film tadında çekilmiş biyografik filmi 2018 yapımı olup 90'lı yıllar Amerikasını anlatıyor. 

Buz pateni için sabahın beşinde çalışmaya başlayan, ne yapsa annesini memnun edemeyen, yıldızı giderek yükselse de zengin ve örnek bir Amerikan ailesine mensup olmadığı için hakkı yenen, başta annesi olmak üzere kimseden sevgi, ilgi şefkat görmeyen, bu zor şartlara rağmen tarihe adını yazdırmış bir kadın. 

On beş yaşında tanıştığı ve daha erkek arkadaşı iken şiddet uygulayan bir adamla, annesinden de aynı dili gördüğü için evlenen ve böylece spor kariyeri biten şanssız bir kadın. Eski eşi Jeff Gillooly ile dengesiz ilişkileri ve hep daha iyi olmak adına kendini zorlaması gibi gerekçelerle stres içinde olan kadın sadece dans ederken mutlu ve bütün hayatı dans iken kocasının sekiz ay yatıp çıktığı bir olayda öyle ağır bir cezaya çarptırılıyor ki gözyaşlarına boğulmamak elde değil. 

Annesini gördüğüm her sahnede deli oldum diyebilirim. "Sen yumuşaktın. Ben senden bir şampiyon çıkardım, hem de benden nefret edeceğini bile bile, asıl fedakarlık budur" diyen kadın, garson olarak çalışıp tek başına özel hocanın giderlerini karşılıyor ama her dakika başa kakıp en ufak bir başarısızlıkta kıza şiddet uyguluyor. Nasıl anne olunmaz? sorusunun yanıtı bu olabilir sanırım. Zaten kız da "Sen bir canavarsın, beni lanetledin" diyor. 

Hayatta en önemli şey fark edilmek ve öncelikle ebeveynler ya da bakım veren kişilerce sevildiğini hissetmek. Bu günlerde psikiyatrların sıkça dile getirdiği gibi "Annesinin doyuramadığını dünya doyuramaz". 

Dünya şampiyonu olup yine ona şiddet uygulayan adama, sadece yıllar önce ilk kez birinden birazcık ilgi ve şefkat gördü diye dönmesinin sebebi de annesine kıyasla daha merhametli olması.   

İki defa Olimpiyat ve iki defa da Skate America Champion ödülünü kazanan Tonya, eski eşinin bir planıyla 1994 yılında ABD Şampiyonası öncesinde aynı dalda yarıştığı sporcu Nancy Kerrigan'ı sakatlanması için birini tutmasıyla hayatı değişiyor. Kendisinin başta haberi olmadığı bu komplonun ortaya çıkması ile birlikte ödeyeceği bedeller Tonya için zor günlerin gelmesine sebep oluyor. 

O mahkeme sahnesinde Hakim'e, kadının silahla kafasından vurulduğunu görse de bunu görmezden gelerek hız sınırından ceza yazan polise, her yarışmada hakkını yiyen juriye, bir gün sevdiğini öteki gün yeren topluma, tabi ki, yüzünde tek bir gülümseme olmadan hatta kızını zor gününde bile kazıklamaya çalışan anneye, kendindeki eksiği karısına şiddet uygulayarak kapatmaya çalışan kocaya, onu o annenin ellerine bırakan babaya öfke dolarak gözyaşları ile filmi bitirdim. Sadece son sahnede verilen bilgi içime biraz su serpti. 

Filmden bazı etkileyici replikleri paylaşmak istiyorum:

"O gün dünyanın en iyi buz patencisi olduğumu biliyordum. Tarihte bir anlığına.Kusura bakmayın artık kimse o günü hatırlamıyor. Oysa benim tüm hayatım o tek bir ana hazırlanarak geçti. (4 yaşından 20 yaşına kadar ağır bir çalışma)

"Hayatım boyunca beş para etmez biri olduğumu söylediler. Bir şey söyleyeyim mi, belki ederdim" 

"Amerika sevecek birini ister. Ama nefret edecek birini de ister" 

"Herkesin kendi gerçeği vardır ve hayat da ne yapmak isterse onu yapar."

Özetle, epey spoiler versem de, izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum. Travmanın büyüğü küçüğü olmaz. İnsan bir kez acıyı tatmışsa onu hatırlatan her şeyde yeniden canı acır ama hani balon istedim almadılar falan tarzında travmatik olaylar yaratarak annesine öfke duyanların özellikle izlemesi gerek. Film bitince koşarak annesine sarılma garantili:)) Annem yanımda olsa sarılırdım ama yok. 

Bu gün globalleşen dünyada bizim de bir gün sevdiğimizi ertesi gün yerdiğimiz çok oluyor. Linç kültürü sanki bir hakmış gibi sosyal medyada sunuluyor. Ama işte herkes o bir an için, kendisinden konuşulacağı bir anın güzelliğini yaşamak sonrasında taşlanacağının farkındalığıyla, bile isteye kendini meydana atıyor. 

İnternet meydanı bu gün herkesin eşit hakka sahip olduğu, görülmek için yarıştığı bir yer. Herkes o bir anı, bir an da olsa sevilmeyi istiyor. 

Belki bunun çaresi çocuklarımızı daha fazla sevmek. Kendi sevilmemişliklerimize, ihmal edilmişliğimize karşı da kendi anne babamız yerine geçerek kendimize öz şefkat uygulamak. Bunu başarırsak kişilerin ve kitlelerin oyuncağı olmadan bu dünyada huzurla yaşar, vaktimiz gelince de gideriz.

İyi seyirler...

   

Rise of Empires: Ottoman Netflix'te İstanbul'un fethi




SİNEMA GÜNLÜĞÜ 89.FİLM 

-Spoiler içerir -




Rise of Empires: Ottoman, 24 Ocak 2020 tarihinde altı bölümlük tek sezonun yayınlandığı, yönetmen koltuğuna Emre Şahin'in oturduğu, senaryosu Celal Şengör ve Emrah Safa Gürkan danışmanlığında; Kelly McPherson tarafından kaleme alınan, tarih ve kurgu türündeki Netflix'in Türk orijinal belgesel dizisini seyrettim.

İlk iki bölümünde bize anlatılan tarihe göre biraz duygusal yaklaştığımdan belki de manevi yönünü zayıf buldum. Fatih çok gergin bir tip olarak çizilmiş. Fevri, inatçı, ergen bir adamın bu kadar başarılı bir yönetici olması, Fatih olması mümkün değildir. Fethi mukaddes görmesinden dolayı uzun yıllar daha çocukluktan beri fetih için kafa yordu. Bir de Osmanlı'da şehzadeler sancaklara gönderilirken her zaman anneleri de çocuklarının başında idi. Bu dizide ciddi bir hata. 

Bunun haricinde onun deha düzeyinde zeki olduğu, manevi yönünün de gösterildiği sonraki dört bölümü tek oturuşta izleyince beğendim.

Gelelim oyunculuklara:


Bir strateji dehası olan Fatih'i oynayan Cem Yiğit Üzümoğlu çok başarılıydı. Henüz 26 yaşında olan oyuncu bu ağır rolün altından kolayca kalkmış.


Ve Birkan Sokullu. Dizide Konstantin’in gizli silahı olan Cenevizli paralı asker Giovanni Giustiniani Longo rolünde olan oyuncu, gösterişli yiğit bir adam ve surlu şehirleri savunma konusunda tanınmış bir uzman. Oyunculukta başarısı kadar yakışıklılığı ile de göz dolduruyordu tabi ki. 

Selim Bayraktar da Muhteşem Yüzyılda Harem ağası Sümbül Ağa iken burada köklü bir aileden gelen güçlü bir paşayı, Çandarlı Halil Paşa'yı müthiş canlandırmış.   

Tuba Büyüküstün de her zamanki güzelliği ve zarafetiyle rolünün hakkını vermişti. Tarihte yeri bu kadar önemli değilse de dizide epey öne çıkarılmış. Belki de erkek egemen bir yapıyı biraz daha görsel, izlenebilir hale getirmek amacıyla senaryo  böyle hazırlandı.  Ama tarihi gerçeklerde manevi desteği veren sırp üvey annesi değil Akşemsettin idi. Bu karakterin olmaması dizinin en büyük eksiği.  

Gelelim dizideki gerçeklere, yapılan eleştirilere...Bunu da bir tarihçiden dinlemek gerek. Bu nedenle buraya Talha Uğurluel'in soruları cevapladığı video linkini bırakıyorum

Kostümler, dekor açısından son derece başarılı çalışıldığını söyleyen tarihçi senaryoda hatalar olduğundan bahsediyor.

Fatihin annesinin belli olmadığı, annesinden ayrıldığı, dövüldüğü sahnelerin mümkün olmadığını anlatıyor.   

Daha detaylı  şekilde dönemi merak edenler yukarıdaki linkten dinleyebilir.

İkinci bölümü ise buradan izlenebilir.   

Daha iyisi nasıl mümkün diyerek böyle tarihi yapımların artmasını, içerik bakımından daha doğru senaryolarla çalışılmasını dileyelim, Netflix 'e teşekkür edelim.  
  

ZERKALO AYNA Andrei Tarkovsky


SİNEMA GÜNLÜĞÜ 88.FİLM 

-Spoiler içerir -

Şiir gibi bir filmi iki kez üst üste izledim. Hiç sıkılmadım. Defalarca izlenecek kadar güzeldi. Bunun üzerine film ile ilgili bir kaç yazıya baktım. Sözü uzmanlarına bırakayım kendime de arşiv olsun diyerek buraya linklerini bırakmak istediğim alıntıların ilk yazısı şöyle:

"Sinema, insanlığa hiçbir şey öğretemez,
çünkü insanlık, hiçbir şey öğrenemeyeceğini,
son dört bin yılda yeteri kadar ispatlamıştır…” Andrei Tarkovsky

İsveçli yönetmen Ingmar Bergman’a göre Andrei Tarkovsky, sinema yönetmenlerinin en büyüğüdür. Tüm hayatı boyunca yumrukladığı ve ancak birkaç kez süzülmeyi başarabildiği kapıları, Tarkovsky büyük bir tabiilikle dolaşmıştır. Çünkü onun için sinema –sanat- duadır. Filmleri, tanrıyla arasında kurduğu yegâne bağdır. Yapıtlarında ruhunu zincirlerinden kurtarır ve yaratıcının huzuruna çıkartır. Tanrısız bir sanata inanmıyorum, der Tarkovsky, sanatın anlamı yakarmadır. Bu benim yakarışım. Eğer bu dua, bu yakarış, benim filmlerim insanları Tanrı’ya yöneltebilirse ne mutlu bana…

Rus yönetmenin filmografisi on iki dizelik lirik şiir biçiminde ele alınırsa, Zerkalo (1975, Ayna) en kişisel mısrası olacaktır. Karanlık geçmişin, sessiz bir tablosudur Zerkalo. Savaş esnasında yitirilen çocukluğun olanca saflığına tutulmuş aynadır. Tarkovsky’nin ailesi uğruna yaktığı hüzünlü –ve bir o kadar özlü- ağıttır. Tam da bu sebepten; sanat eserlerini kalıplara sokmayı ve üzerinden kuramlar türetmeyi büyük bir meziyetmiş gibi gören entelektüel kesim tarafından, asla gerçekten anlaşılmamıştır. Entelektüel her türlü okumadan bağımsız olarak, Tarkovsky eserlerini insan ruhuna seslenme amacıyla çeker. Onun filmleri sadece hissedilmelidir. Zira ‘anlaşılma’ çabası içerisinde izlenen ve –doğal olarak- anlaşılamayan Ayna’yı karmaşık oluşuyla suçlamak; Van Gogh’un Yıldızlı Gece tablosunu yeterince parlak bir tepsi olmadığı veya Balzac’ın Vadideki Zambak romanını şöminede yeterince harlı yanmadığı gerekçesiyle suçlamaktan daha mantıklı değildir.

Ayna; ölüm döşeğindeki bir adamın anılarının bilinç akışı tekniğiyle anlatıldığı, düşlerin gerçeklikle iç içe geçtiği bir hikâyedir. Film süresince yüzünü göremediğimiz Aleksei’nin anıları ve pişmanlıkları, Tarkovsky’nin geçmişiyle büyük oranda örtüşür.

Taflan Deniz yazısının devamı için tıklayınız.








Ekşi sözlükte de şöyle geçmiş filmin bahsi:

'kitabın bir para kazanma yöntemi olmadığını,bir ifade biçimi olduğunu kavrayamıyor.'' 

 ''şiir, ruhu harekete geçirmek içindir, putperestleri beslemek için değil''



bu sözler doğrultusunda izlenmeli zerkalo. karmaşık bir zaman dizilimi içinde bir çocuk ve babasının anıları, bağlı bulunduğu büyüleyici kuzey atmosferinde, sinemasal tadında anlatılıyor. anılar... bizi biz yapan, fotoğraflarda olduğundan çok daha kanlı ve canlı olan anılar. belleğin sisli ülkesinde saklanan güneşvari, kendini gösterince tüm alacalığı dağıtan tutamaklar. filmde, bu anılar öylesine fotografik ve basitliğin mistik gücü eşliğinde anlatılır ki, tarkovski'nin neden büyük bir yönetmen olduğu asıl bu filminde anlaşılır. siyah-beyaz gerçek savaş ve yıkım görüntülerinin birer eleştiri olduğunu kabul edebiliriz ama asıl işlevi o anıların yer aldığı yıllığı içine alan katmanı seyirciye hissettirmek ve filmi sarmalamaktır. ülkesinde gösterimi hiç de kolay olmayan bu film sansüre takıldıysa sebebi, onu anlamayan sovyet yurtseverlerinin algılama özürüdür. 


insanın anılarından başka neyi vardır soyut dünyada? rüzgarın otları ve ağaçları dalgalandırması, bir horozun ölüm sahnesi ve anneyi tanıyor muyum? sorusu, sütün yere damlayışı, halka biçimli buğunun dünyanın en güzel tekniğiyle doğal yok oluşu, yağmurun yangınla beraber yanışı. yangın anıları sarmalayan bir başka çeper. kim ne derse desin, savaş bu anılarda önemli bir pay sahibi. anne ve baba ilişkisi, anıların paralel tekilliği ve aynı zamanda çoğulluğu bunlar yadsınamaz imgeler. 

tarkovski, sadece sezdiriyor bize, gerisi izleyiciye kalmış. ne hissediyorsan öyle yaklaş filme ya da sadece izle. 


ayna, dünya ve biz baktığımızda, gördüklerimizle yetindiğimizden çok daha fazlasını görürüz onda. anılar arkası sırlanmış bir camda bize gösterilendir ya da değildir kim bilir?

"ağaçlar hiçbirinin acelesi yok. oysa biz etrafta koşturup, yaygara koparıyoruz ve sıradanlığımızı haykırıyoruz. çünkü iç doğamıza güvenmiyoruz. sürekli şüphe içindeyiz ve telaşlıyız. durup düşünmeye zamanımız yok."

filmi izleyeli baya oluyor, ama baba tarkovsky şiirlerine olan aşkım trois couleurs bleu filmindeki finalle tavan yapmış durumda. sevgi benim şiirim. adı sevgi mi bilmiyorum aslında ama sevgi yani. 

"kelimeler bazen tüm duygularımızı ifade etmeye yetmiyor, çok sönük kalıyor.. 

rüyamda seni gördüm."

çok not almışım ama sadece yazmak istediğim "rüya". 

sevgili kalbime rüya.

(tek izlerken tek olmama üzüldüğüm filmler vol 2)


sanılanın aksine filmdeki şiirleri tarkovski'nin babası değil, ünlü sovyet tiyatro ve sinema oyuncusu olan inokenti smoktunovski okunmuştur. fakat şiirler arseni tarkovski 'ye aittir. arseni tarkovski ise andrey'in babasıdır.

matematiksel bir tutarlılıktan bağımsız bir andrey tarkovski filmi.

insanların küçük hayatlarda kendilerini görmeleri, daha önce hiç bulunulmamış yerlerde yaşanan dejavular, hayatlarımızın birer aynadan yansıyormuşçasına birbirleriyle ortak noktalar barındırdığını simgeliyor. yaşantılarımızın her ne kadar farklılarsa da, aslında bir o kadar ortak oldukları. babalarını taklit eden çocuklar, yaklaşık olarak aynı toplum düzeninden geçmiş, benzer travmaları yaşamış zihinlerimiz; birbirlerimizin aynalarıyız biz. bazen baba ve oğul arasında, bazen de dünyanın öteki yüzündeki insanlarla aynı fikirleri, benzer yaşamları paylaşıyoruz. bu döngüselliğin sonu biz olmayacağız. anneler, çocuklar, dedeler, babalar, torunlar her zaman var olmaya ve birbirlerini taklit etmeye, benzer arzular ve amaçlar barındırmaya devam edecekler. çocuğunun kendine, karısının annesine benzememesi için eski eşine evlenmesi önerisinde bulunan adamın, bunu yapma sebebi çocuğunda kendini görmesidir ve benzer bir yaşamdan kaçınmasını istemesidir. şiirde söylendiği gibi ''tek bir masa dedeler ve torunlar için''*

tarkovski'nin şiirsel bir anlatım kullandığı, gündelik işlerimizi duygularımızı törpülemeden sade bir anlatımla gösterdiği filmde, herkes kendinden bir şeyler bulabiliyor. anlatılan toplumun parçası olmak bu işi kuşkusuz kolaylaştıracaktır. 

film aynı zamanda sadece arseni tarkovski şiirleri ve bach dinlemek için de izlenebilir durumda. kendinizi müziklerin ve seslerin akışına bırakıp filmi anlamlandırmaya çalışmamak daha anlamlı olabilir. ben anlamlandırmaya çalıştım ama çok yanlış gelmiş olabilirim. filmin konusunun, amacının çok dışında algılar oluşturabilirim. tarkovski'nin belirttiği üzere film üzerine yazılmış hiçbir yazılı kaynak yokmuş. anlamak istediklerimizi anlamamızı ve bunlarla yetinmemizi istemiş olsa gerek.

tarkovski'nin filmin bir sahnesine dair anlatım tekniğini açıkladığı bir yazıyı da beğendim. paylaşayım.

''ayna'daki kadın kahramanımızla anatoli solonizin tarafından canlandırılan meçhul adamın karşılaştığı sahnede, görünürde tesadüfen karşılaşan bu iki insan arasındaki bağı, adam görüntüden çıktıktan sonra da sürdürüp işlemek bizim açımızdan çok önemliydi. bu adam giderken kadın kahramanımıza dönüp 'anlamlı' bir bakış fırlatsa her şey fazlasıyla belirgin, tek boyutlu olur, yanlı bir anlam kazanırdı. aklımıza tarladaki rüzgar sahnesi böyle geldi. rüzgar o kadar ani çıkar ki meçhul adamın dikkatini çeker, onu o yöne bakmaya zorlar... böyle durumlarda kimse yaratıcının elindeki kozları göremez, somut bir maksat peşinde olduğunu kimse kanıtlayamaz.''

tarkovski anlatılmak istenenin basit bir ifadeyle, seyircinin gözüne sokarcasına ifade edilmesinin, seyirciyi perdeye yansıtılan olaydan duygusal olarak koparacağını söyler. olaydan duygusal açıdan kopan seyirci, tasarıyı ve bunun nasıl gerçekleştirildiğini değerlendirmeye başlar. filmin akışından bağımsızdır artık. tarkovski'nin şiirsel sinema anlayışı bu gibi durumlara yer vermemek adınadır.

ek: tarkovski'den bir açıklama.

''insanlar ayna'yı gördükten sonra bu filmin ardında, şifrelenmiş gizli ve farklı herhangi başka bir gaye yatmadığına onları ikna etmek çok güç oldu. filmin gerçeği söylemekten başka bir amacı olmadığını açıklamaya çalıştığımda hep kuşkuyla karşılandım, insanlar hayal kırıklığına uğradı.

bazı seyirciler için bu açıklamalarım gerçekten de pek tatmin edici olmazdı. gizler, simgeleri gayeler peşinde koştular durdular. çünkü onlar filmsel, görüntüsel şiire alışık değillerdi, ki bu da beni büyük hayal kırıklığına uğrattı.''23.06.2014 20:31 freddie mercury nin disleri

film tarkovskinin hayatından, anılarından süzülmüştür. filmde bütünsellik aramadım, film kurgusallıktan arınmıştı çünkü. sanki tarkovskinin bilinçaltında geziyordum izlerken. 

herkes kendini bir şekilde ifade eder kimi sözler kimi şiirler kimi bakış.. tarkovskinin kendini kendine dahi en iyi ifade ettiği yer şüphesiz ki film. 

o zaman, hep bu dokunaklı şiirlerin, filmlerin failleri ifade gücü yüksek insanlar mıdır yoksa derin, içsel, naif, samimi, eşsiz benlikleri mi dir onları fail kılan? tarkovski bu iki cevabı üstünde taşıyan bir insan. 

ayrıca bilinç ne de bütündür öyle ne geçmişe uzaktır ne şimdiden kopuk. tarkovski gösterir ki bilinç zaman boyutundan münezzehtir.


ayna'nın adı dahi ne güzel... aynaya ne için bakarız? anlamak için mi görmek için mi? görmeyi ne için yaparız? anlamak için mi? anlamak için göreyim der miyiz? bazan. görürüz ve anlarız, arada bir bağıntı var mı? görmeden anlayamaz mıyız? anlayabiliriz. gördüğümüzü anlamadığımız olur 


Üçüncü alıntı yazı için tıklayınız: 

Ayna’nın en gizemli yanı, arka plandaki anlatıcının varlığıdır. Anlatıcı, sanatçının bizzat kendisidir aslında. Gerçekte, öyküyü eni konu anlatan bir anlatıcıdan söz etmiyoruz burada. Varlığını hissettiğimiz, derinliklerine kendi gözleriyle şahit tutulduğumuz, bazen şiir okuyan, bazen annesiyle garip ve hüzünlü telefon konuşmaları yapan, bazen de anılara dalan, öykünün asıl kahramanı, içine ayna tutulan sanatçıdır bu.
Tarkovsky’nin Ayna’da yaptığı şeyi “değerli olan anların şiirsel renklerle süslenmesi” olarak özetleyebiliriz. “Anlara bu derinlemesine dalış” bir taraftan filme, genel anlamda bir şiir kıvamı verirken diğer yandan anların “somut kaynağıyla yeniden karşılaşma” sonucunda onların “şiirsel niteliğinin zedelenmesi” sonucunu da doğurur. Bu karmaşık yapı Ayna’nın “en orjinal ilke”sidir bir bakıma. Bu İlkeyi şu şekilde ortaya koyar yönetmen: “Olayların mantığı, kahramanın eylem ve davranış tarzı görünürde bozulur; sonra da bundan kahramanın düşünceleri, anıları ve düşleriyle ilgili bir öykü çıkartılır. Kahramanın hiç, daha doğrusu geleneksel dramatürjiden alışıldığı şekliyle ortaya çıkmadığı durumlarda bile bu, olağanüstü bir etki yaratmamıza, oldukça özgün bir karakter geliştirmemize, bu kahramanın iç dünyasını gözler önüne sermemize yarayabilir. Kahramanın kendisi hiç ortalıkta görünmez. Ancak onun neyi nasıl düşündüğü konusunda çok açık, sınırları belli bir fikir edinmemizi sağlar.”[4]
Tarkovsky, “rüyanın öyküsü”nü, hayatın görünür ve doğal biçimlerine sadık kalarak perdeye yansıtma çabasında olan bir yönetmen olarak farklı teknikler kullanır. Ayna’daki yapı, bildik tekniklerin ötesinde bir yapıya ve kurguya sahiptir. Salt kurguyu önemseyen bir sinema anlayışından farklı olarak yönetmen, izleyicinin sunulan öyküden yola çıkarak gördükleri ile kendi tecrübelerini bağdaştırmasını ister gibidir. Böylece yönetmen, izleyicinin, sınırlarını aşmasına yardım etmiş ve filmini, sadece bulmacalardan kurulu bir öyküden ziyade insanın duygu yoğunluğuna seslenen ve eline alıp kendi yüzüne bakabileceği bir “ayna” haline getirmiş olur. Ayna, insanın sadece entelektüel yanına hitap eden ya da benzetme ve imgelerden kurulu bir sinema filmi değildir. Dolayısıyla Ayna’ya bakan izleyici, klasik bir kurgudan ve takip edebileceği bir senaryodan yoksundur. Tarkovsky, öyküyü ortaya koyarken diğer filmlerinde olduğu gibi özel yöntemler kullanır: Şiirsel anlatım, ani geçişler, geriye dönüşler, anların ağır çekim rüya görüntüleriyle zenginleştirilmesi ve böylece zaman/mekan kavramlarının silikleştirilmesi, etkileyici müzikler, kendisini sürekli hissettiren dramatik hava, kameranın lirik gücü, düşlerde yapılan yolculuklar, siyah-beyaz ve renkli görüntülerin ahengi. Olayların ard arda akışından ziyade kamera görüntüleri ön plandadır Ayna’da. Kamera teknikleri ve geçişler kusursuzdur. Bir rüyada olduğunu ya da bir bambaşka bir gerçeklikle yüzleşmek durumunda kaldığını hisseder izleyici.
Ayna’da, üzerinde durulması gereken en önemli mesele, filmdeki “zamansızlık” ya da “tüm-zamanlılık”tır. İzleyici zaman kavramından yoksun bırakılmıştır. (Bir aynaya uzun süre baktığınızda söz edilen duyguya kapılır insan). Bunun, “anların zamansız oluşu” ile yakın ilgisi vardır, zira “anlara dalışta” zamanın ve hareketin kurallarından bağımsızlaşır insan zihni. Örneğin, annenin saçlarını yıkarken saçlarından suyun süzülmeye başlamasıyla birlikte yukarıdan, evin tavanından ve duvarlarından sular akmaya başlar; böylece zaman, mekan ve hareket ortadan kaldırılmış olur ya da masadaki kahve fincanının buğusunun buharlaşmasıyla akıp giden ve buharlaşan zaman gösterilir bize veya uzaktaki çayırlarda ve yapraklarda esen rüzgarla kalbimizde hükmünü icra eden aşkın sonrasızlığına şahit tutuluruz. Bunu yaparken kullanılan mekanlar, anlara dalıştaki zamansızlığı ve mekansızlığı daha da güçlendirir. Filmin lirik akışına, pastoral bir anlatım katılmış olur böylece. Tarkovsky’nin yaptığı “özgün, bireysel bir zaman akışı yaratmak” ve kendi içinde “varolan dalgın, hayallere kapılmışlık ritminden taşan, coşan, hareket ritmlerine kadar uzanan tüm özgün zaman duygusunu yansıtmaktır.”[5]
Böylece Ayna’da Tarkovsky, aynanın yüzeyinde zamansızlık ve mekansızlıktan ötürü oluşmuş olan buğuyu silerek orada karşılaşılan görüntüler aracılığıyla izleyicinin kendi gerçekliği ile yüzleşmesine imkan vermiş ve onu “gerçek hayatın kesintisizliği ve beklenmedikliği” üzerinde düşünmeye yöneltmiş olur. Sanatçı, Ayna’ya bakan izleyiciyi “filmin ardında başka hiçbir gizli, şifrelenmiş bir gaye yatmadığına ikna etme”nin güç olduğunun farkındadır. Ona göre Ayna’nın, “gerçeği söylemekten” başka bir amacı yoktur; dolayısıyla “gizler, simgeler, gayeler, peşinde koşmak” Ayna’daki gerçeklikten uzaklaşmak anlamına gelecektir. İlk bakışta zor gibi görünen bir durumdur bu fakat “görüntüsel şiire alışık” olanlar ve Tarkovsky bakışını, Tarkovsky dilini bilenler, gerçeklikle ve kendileriyle ilgili bu örtüyü nasıl kaldıracaklarını ve örtü kalktığında neyle karşılaşacaklarını bilirler."







Yazı-Yorum Dergi'nin canlı yayın konuğu oldum

  Merhaba, Yazı-yorum Dergide 6 yıl boyunca düzenli yazdım. Bir nevi evimdi. İki yaşından sekiz yaşına gelirken beraberdim. Sinema eleştiril...