Hayat yaziyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat yaziyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çam Ağacının Gölgesinde ile Önce Okur'a konuk oldum

 


 Merhaba,

2 Haziran 2024 akşamında Önce Okur adlı Youtube kanalına konuk oldum. Çam Ağacının Gölgesinde kitabım, yazı maceram ve hayata dair konuştuk. İzlemek isteyenler için geceden bir hatıra fotoğrafı ile videoyu bırakıyorum.

Teşekkürler Önce Okur.

İyi seyirler Sevgili Okur.

Handan  





OLAN BİTEN

   İçimi acıtıyor olan biten, sanki dünyanın sonu gelmiş gibi.

    Canım bir şey istemiyor. Günbegün artıyor bu isteksizlik.

Boşa kürek çeken bir sürü insan tanıyorum. Dünyanın acısını kalbinde hisseden empatlar biliyorum ama narsistler de her yerde. Her şey şahaneymiş gibi rol yapmasını iyi biliyorlar. Ve canlarının istediği gibi yaşıyorlar.

Elbette hepimizin hayatının merkezinde kendi önceliklerimiz var, olmalı. Çünkü geçen gün ömürdendir, geri gelmeyen tek şey zaman. Yine de iyiler ayrı vadide kötüler ayrı vadide olmalı belki de.

Kimse salt iyi değildir ya da salt kötü değil deriz ancak tercihen bile bile kötülük yapanların iyi tarafları da köreliyor zamanla, bu kesin. Ya hep iyi olmaya çalışanlar? Onların da hatası yok mu? Kötülere kendini kullandırmak iyilik mi büyüklük bende kalsıncılık mı saflık mı ?

Bağ kurduğumuz zaman karşıdakiyle, işin içine duygusal zekâ giriyor. IQ sü düşük olanlara geri zekalı demeyi bilen insan çok. Karşındakinin hayatını ıstırapla dolduranlara bir şey demiyor kimse. Kalpsizlerin, kalpsiz, narsistlerin narsist olduğunu da haykırmalı yüzlerine. Bazen bunu anlayana kadar bile çok zaman geçiyor iyiler için. Çok acı çok gözyaşı çok anlamsızlık birikiyor ve yıllar geçince dudaktan dökülen tek şey ömürden giden vakte bakıp her şey için çok geç oluyor.

Şükür iyilere, veyl olsun kötülere, onlara müsade edenlere…

Handan Kılıç
8 Kasım 2023

Çam Ağacının Gölgesinde Handan Kılıç


 21 Aralık 2022 

En uzun gece aynı zamanda günlerin uzadığı, aydınlığın arttığı vaktin başlangıcı. 

Döngünün ışığa evrildiği #nardugan vakti. 

Bolluk ve bereket için narlandığımız #nargudanbayramı nda beklenen haber geldi.


Sizinle yeni kitabımı paylaşırken çok heyecanlıyım.

Öykülerimi okudukça “Roman kalemin var, Handan’ın kadınlarının romanları olmalı” diyen yazar dostlarım işte ilk roman geldi. @armoniyayinevi çıkan #camagaciningölgesinde adlı kitabın editörü @piccadillytaksim İdil Dammer kapak tasarımcısı @avangardisler Nur Burcu Erden 🙏❤️❤️ öncelikle onlara çok teşekkür ediyorum

ve başta @yesocimcoz olmak üzere @sanalyazievi dostlarına da teşekkürler.

Ayrıca hem yazım hem de kapak tasarım süreçlerinde fikirleriyle her ihtiyacımda destek olan eşime, arkadaşım Murat’a, @yonca.tandogan @sedabilger @erdemlerincemal @yazkizim_oradan 
arkadaşlarıma da çok teşekkür ediyorum Hepiniz sağ olun, var olun.

Kitabı burada paylaşacağım linkten bugün itibariyle alabilirsiniz. Kitap satışı yapan internet sitelerinde de satılışı yapılacak kitabın e-kitap versiyonu da yakın zamanda sizlerle olacak.

Desteklerinizi bekliyorum. Okuduktan sonra görüşlerinizi de iletirseniz Handan’ın kadınlarının maceraları devam edecek.

Teşekkür ederim. Bereketli günün bereketini görmek dileğiyle iyi bayramlar ☺️

#yeniyıl için de #yeniyılhediyesi #kitapönerisi arayanlara alternatif #camagaciningölgesinde 🌲🌲🌲❤️❤️❤️🥳🎉🎊🧿💐🧿🍀🍀🍀🎁🎁🎁
Ayrıca kitabın içindeki şarkılar için bir playlist hazırladım. Spotify üzerinden dinleyebileceğiniz şarkılar için yapmanız gereken çok basit. Aşağıya eklediğim barkodu spotify uygulaması üzerinden kamerayı açıp okutmak yeterli. İyi okumalar, iyi dinlemeler.


 
  

BEKLEME YAPMA!

 

“Bekle dur,” hayatın özeti. Doğumdan ölüme kadar hep bir şeyleri bekliyoruz. İstediğimiz oluyor, onu unutup yenisini beklemeye başlıyoruz. İnsan beklemeyi bıraktığında hayattaysa da ruhen ölmüş demektir. O vakit ölmeden önce ölünüz tavsiyesi beklentilerden soyunmaktır. Beklemenin o pasif direngen halinden sıyrılıp sütün üzerinde kaymak oluşana kadar çırpınmaktır. Bazen tereyağı bazen çökelek olacağını kabullenmek ve neden diğeri değil sorgulamasına kafayı takmadan olanla yetinmektir.

Beklemiyorum derken bile bekler insan iyi bir şeyler olsun diler ama belki kötüyü bekler. Çağırır demiyorum Olacakla öleceğin önüne geçilmez. Nasıl çırpınınca kaymak olacağı kesin değil aynı o şekilde tedbir alırsan önüne geçilecek diye bir şey yok. Daha az yara alarak günü geçirmeye çalışmak belki de hayat.

Beklemeye buradan bakınca herkesin yeni yıl hazırlıkları ile çılgınca alışveriş yaptığı bir dünyada epey beklentimden soyunmuşum gibi geliyor. Yine de kendim dahil insana güvenmiyorum bu noktada.

Ölünce bile bir şeyler beklemiyor muyuz? Kabir bir bekleme odası değil mi? Birçok giden memnun olduğu için değil beklemeye takıldığı için gelemiyor dünyaya ve ötesine geçişi bekliyor inancıma göre. Ve orada sonsuz mutlu olacağı, aklından geçenin önüne geleceği, sorumluluklardan sıyrılacağı bir hayatı bekliyor. Ama bunun için burada beklerken aktif, sorumluluklarının bilincinde bir yaşam sürmesi gerekiyor. Körü körüne bir şeye tutunmadan, konuşması gereken yerde susmadan, dünyanın kendi doğrularından ibaret olduğunu zannetmeden, beş duyusuyla beraber aklı ve kalbini de kullanarak öteleri beklemesi gerekiyor.

İşte burada beklentiyle ertelemeler kesişiyor. Hayat yetişilmez bir hızda akınca insan bir noktadan sonra ya akışa teslim olup mekanikleşiyor ya da durup o akışı seyretmek zorunda kalıyor. Bekliyor ama erteliyor da. İkisi de öyle yorucu ki, akıntının elinden alıp sürüklediklerinin peşinden koşacak dermanı bulamıyor. Kaybetti diye yenisini beklemekten de vazgeçmiyor.

Hız insanı durduran bir şey. Sürekli koşarsanız bir gün önünüze kesen bir duvara toslarsınız, kendi duvarınıza. Kendinize geldiğinizde dönüp halinize bakarsınız. Zamanla düştüğünüz yerden kalkmanın hevesi bile geçer. Yaralarınız vardır ama saracak biri yoktur. Koşanların erteledikleri arasındasınızdır. Beklersiniz bir el uzansın ama kimse duymaz, kimse durmaz, ta ki kendi hızı onu durdurana kadar. O vakitte sizin döngünüz tamamlanmıştır. Onun ki başlar, yarayı fark ediş, pansuman, ummaktan vazgeçiş, beklemeyi bile terk ediş, Ertelenenler çöplüğünde yerini alış, İstiklal Marşı, kapanış.

Öyleyse erteleme ve duvara çarpmadan dur. Nizami bir hızda kurallara uygun giderken tosladıysan duvara yine de dur. Bekle, ruhunla bütünleş.

Eni sonu ölümlü dünya.

Hakka girme, hakla gitme.

Emaneti geri verene kadar, tekrar tekrar duvara toslamayı beklemeden yavaşla.

Ve kendinden başkasının farkına var. Kırdığın kalpleri, ezdiğin çiçekleri fark et. Acıdan inleyenin sesini duy. Mahallene sıkışma, memleketin bile değilken koca dünya. O ki bir durak, ölüm otobüsünün geçtiği. Vaktin gelene kadar bak etrafına. Son anda ertelediklerin dizilmesin karşına. Beklentilerin boğazını sıkmasın hala. Ölenle de ölünmez unutma. Ölüm lezzetleri acılaştırsa da hayatı yaşanılır kıran coşkuyu da verir insana.

Hadi bugün ertelemeyi bırak ve başla.

Handan Kılıç

28/11/2022

Yazıyı dinlemek isterseniz linki tıklayınız.

Gurbette yorgun düştüm

 

Merhaba, 

Burası öncelikle kendime tuttuğum bir günlük. Bu nedenle bir yerlerde yayınlanmış yazılara ait linkleri de elimin altında olsun diye ekliyorum. 

Sanal yazı evi benim ikinci evim:) Bazen birinci bile oluyor. Ev halkım önceliğimin yazı evi ve yazı arkadaşlarım olduğunu bilir. Programlarımızı ona göre ayarlar. 

Dört yıldır devam ettiğim bu güzel mekanda da bir blog var. Orada yer alan yazıları buraya koymamışım. Rastlayınca ekleyeyim dedim. Yazı ile ilgili olan ya da ilgilenmek isteyen herkesin ilk adresi olmalı sanal yazı evi.        


İşte oradan eski bir yazı:  

Gurbet'i  okumak için tıklayınız.

Gitti gidiyor'u okumak için tıklayınız. 

Dalgalandım da duruldum

 Dalga geçmiyorum, dalgaların gelişini izliyorum. Hayatta üzerimize gelen şeyler gibi diye denize dair metafor yapmayacağım ama biri diğerine benzemiyor dalgaların. Hem yapsam ne olur ki? Metaforun kralı dalga sonuçta. Kıyıya vuruşları bazen gecikmiş bir sarılmanın şiddetinde bazen de yıllar sonra gizlice gelip gezdiği memleketinde kimseye görünmemek uğraşında antisosyal bir adamın hafif adımları ile geçiyor yanımızdan. 

Kıyının dudaklarına aynı aşkla da değmiyor her seferinde, rüzgârı bahane ediyor, dalgalanıyor ama durulmuyor. Sonra koşup arkasından sıkı sıkı sarılıp özür diliyor.

Geçmişte takılı kalmadan, aynı döngünün içinde ama sıkışık hissetmeden, yapması gerekeni yapıp geri çekiliyor sonra. Gürültüsüz, çemkirmesiz, öfkesi bile kafa ütülemiyor. Hatta alabildiğine açıyor zihni. 

Seyredeni muazzamlığına hayran bırakıyor. Gördüğünde sıradan bulduğun birinin tanıdıkça hayran olunabilecek ayrıntılarını fark edip onu herkesten ayırırsan ya işte bunu tek başına başarıyor. Alışsan da her seferinde şaşırtıyor. Sesiyle ninni söylüyor sanki, hem de herkesin kendi ana dilinde. Sessizliğiyle ürkütüyor. 

Dalgalanıyor ama durulmuyor. Bazen içten içe kaynıyor bazen yüzünde öfkeyle neşesi yön değiştiriyor.

İçindeyken sarıyor sarmalıyor. Alıp kaldırıyor. Dokunup iyileştiriyor, severken beşik olup sallıyor. Rüzgârla sarmaş dolaş kıyıdan kıyıya varana yoldaş oluyor.

Deniz peki, dalga onun cilvesi.

Deniz, hasrete köprü, gemiye yatak, balığa vatan, su bitkisine toprak.

Deniz tuzlu, deniz can, deniz dünyaya kan, canlıya ab-ı hayat.

5 Ağustos 2022/ Çeşme-Ilıca Sahili

Handan Kılıç

Beggin beggin you

 

Uyuyorsun. Yorgana sarılmışsın. Üşüyor olmalısın. Yanımda sen olmadığım için dersin uyanınca. Dün gece saatlerce konuştun. Kalbin, aklın hallaçla atılmış pamuk gibi kabarmıştı. Kafam karışık, düşünmeyelim, üzerine uyuyalım dedin. Haklısın. Sonra kollarımda uykuya daldın. Kalbinin atışlarını dinliyordum gecenin sessizliğinde. Çaresizce çırpınıyordun avuçlarımda. Uykun bile kuş uykusu. Huzurunu kaçıranlara söyleniyorsun. Küfretmek istiyorsun ama beceremiyorsun. Uyuyamıyorum. Sıkı sıkı tutuyorum seni, sanki uykuya dalsam kanatlanıp uçacaksın. 

Hep öyle geldin bana. Gidebilecek gibi. Beni diken üstünde tutmayı seversin. Önceleri içerlerdim buna. Herkese karşı böyle olduğunu fark ettiğim günden beri umursamıyorum. Dünya üzerinde bir küçük kuşsun adeta.

Seni öyle çok seviyorum ki… Bunu bildiğin için her eziyeti yapıyorsun bana. En büyük hayalimdi bir güne seni uyandırmak. Kahvaltını hazırlamak için sabaha karşı daldığım uykudan fırlayarak uyandım. İlk kez yanımda uyanacaktın. Her şeyin mükemmel olmasını severdin. Tabi ben de. Pankeke bayılırdın. Bir gün sana yapabilmek için tarifini bulup kaç kere denedim bilsen. En güzelini de bu sabah yaptım. Şanslıydın. Bu dünyaya seni bulmaya geldim galiba demiştin. Dünyaları bana vermiştin bir keresinde ya bu sabah da öyle olabilirdi dedim. Ama sonra öyle bir kahkaha atmıştın ki başımdan kaynar sular dökülmüştü. Kullanıyor seni oğlum diyen arkadaşımın sesi yankılanmıştı kulaklarımda. Haklı mıydı bilmiyorum ama ben seni böyle çaresiz severken her şeye razıydım. Sen de seviyordun, biliyordum. Ama daha çoğunu istiyordum.    

Bir garip hüzün çöktü üzerime sen bir türlü uyanmayınca. Tepsin hazırdı, meyve de soymuştum, ceviz de kırmıştım, ses çıkartmadan. Minik bir çiçek bile bulmuştum dışarı çıkıp. Severdin çiçekleri. Senin için hepsini koparabilirdim. Başkasına olsa kıyamazdım, hiçbir çiçeğe. Kökünden kopmak kolay mı? Birkaç gün bir yüz güldürecek diye kurumaya mahkûm bırakılır mıydı zavallı? Can taşıyordu o da. Ben de. 

Sen kıyarsın bana değil mi? Ben neden kıyamıyorum sana? Aşk neden aynı zamanda aynı dozda düşmüyor kalplere? Yanımdasın ama benim misin? Sevdikçe sevesin gelir, diye şarkılar söylerdin eskiden gözlerime bakarak. Şimdi susuyorsun. Dertlenince arıyorsun. Keyfin yerindeyken aklında değilim gibi geliyor. İtiraz ediyorsun. Kendi hayatlarımız da olmalı. Mıç mıç ilişkilere karşıyım diyorsun. Ben senle bütün olmak istiyorum. Kendimden başka biri gibi göremiyorum deyince kızıyorsun. Seninle doluyum, içim dışım, aklım ve kalbim. Ara sıra sen de istediğin için uzaklaşıyorum senden. Kendimden korktuğum için aslında. Ama fark etmiyorsun bile. Bari merak et. O da yok. Bunları söyleyerek kırıyorsun kalbimi. Önemsemiyorsun. Sonra ben bir kıyıda tek başıma bahaneler bulup avutuyorum kendimi, affediyorum seni. Tanıyamıyoruz diyor arkadaşlar bana. Dön bak aynaya! Bu sen misin oğlum? Aşık olun da görün diyorum. Lan ilk aşkın mı amma abarttın diyorlar. Böylesine hiç vurulmamıştım dediğimi anlatırken sana sözümü kesip kendimiz olarak kalmak için ara sıra uzaklaşmaya ihtiyacımız var diyorsun yeniden. Kelimelerim duvarlarını aşamıyor. Neden?

Dün yaşadıklarından sonra kendin olmak yetmedi değil mi? Sana onlara güvenme demiştim. Denize düştüm yılana sarıldım demiştin. Polise gidelim, bu tehditlerle yaşanmaz deyince karşı çıkmıştın. Başlarında olan adam herkese hükmeder. Biz suçlu çıkarız. Kendimiz halledeceğiz, dedin ya gözlerim fal taşı gibi açıldı. O ödemeyi yapmak için krediyi çekerken maaşımın limitlerini zorlamıştım. Sadece sen güvende ol diye. Ah be güzelim, nasıl bulaştın bu işlere. Tamam bankalar dolandırıcı da hiç mi haber okumuyorsun, tefeci faiziyle isterken parasını, belinde silah dayanır kapına. Feda olsun param da malım da sana, aşka, her şey feda olsun. Kapattık işte borçlarını, ne istiyorlar daha senden diye sinirle yumruğumu masaya indirdim ya akşam şimdi sızlıyor parmaklarım. Habersizsin. Yine de sen iyi ol önemli değil. Bu sefer de bir yolunu bulup ödeyeceğim.

Ya bilmediğim şeyler varsa, ya bu iş burada bitmez, dallanıp budaklanırsa, öyle hissediyorum. 

Neyse böyle zor bir geceden sonra güzel bir kahvaltı yapsan kendine gelirsin. Nasılsa çözeceğim derdini, bana gelmişsin, güvenini boşa çıkaracak değilim. Seviyorum seni. Bütün duvarlara yazıp ilan etmek istercesine. Yaban mersinlerini de koyalım pankek üzerine, çay da tam sevdiğin gibi. Beyaz çay, sırf senin için evde bulunduruyorum. Ben siyah çay içerim.

Kıymetimi bilsen güzelim, bir de seni ne kadar sevdiğimi… Keşke bu sabah dün gecenin devamı olmasaydı. Hayallerime korku karışmasaydı. Sensizdim ne zamandır, huzursuz, yılgın. Bu hale getiriyor işte beni yokluğun. Acıktım. Pankekler pişerken birkaç lokma yemişim iyi ki. Gazetem de bitti. Hala uyuyorsun. En iyisi dinlerken yerinde duramadığın şarkıyı açayım. Ve yanına uzanıp minik dokunuşlarla günaydını fısıldayayım kulaklarına, boynuna. Uyan ve gözlerini açtığın o an şarkıyı mırıldanmaya başla: "Beggin beggin you" Ve bir öpücük kondur ruhuma. Her şeyi halledeceğim, dünya bir yana, sen bir yana, unutma aşkım unutma... Seni ne çok sevdiğimi unutma. 


Handan Kılıç
22/07/2022
04:24






Yaşamak (İkuru) Akira Kurosava

SİNEMA-DİZİ GÜNLÜĞÜ 


300- YAŞAMAK
Merhaba,

Muhteşem bir filmi okumak isterseniz linkten dergiyi indirebilir, arşivinize bir hazine daha ekleyebilirsiniz. Filmi de mutlaka izleyin

TIKLA OKU İNDİR


 

EKSİ adlı ironik öyküyü okumak isterseniz bu linke gidin. 

TIKLA OKU  

Ses

 

Sessizlik dalgalı bir denizdir, ses ada deriz. Bir de seslerle yorulmak vardır. Üç küçük çocuğu olan bir anne kendisine seslenilmesinden bıkar, onun için ada sessizliktir. Bulamaz oraya götürecek bir sal, daralır ve içindeki seslere karışır dış sesler. Bir gün patlar hepsini birden susturmak için, çığlık çığlığa ses verir etrafına. “Herkes şaşkınlıkla ne oldu?” der, sessizliğine alıştığından.

Hastanenin karşısında oturan biri ambulansın acı, klaksonların kaotik, itfaiyenin yakıcı sirenleri arasında sıkışabilir. Yüreği ağzına gelir her seferinde. İstemese de irkilir. Uzun süre maruz kalırsa kanıksar ama yorgunluğunun sebebini anlayamaz. Peki ya doğduğundan beri böyle seslere maruz kaldıysa hep endişeli bir insan mı olur umursamaz mı? Sessizlik boğarken ses de yorar insanı.

Can insana emanet. Emanete iyi baksa da burası dünya, aşağılarda bir yerde, hem de gürültülü. Hepsinden sıyrılıp sessizliğinden de geçmek önemli. Kolay mı? Asla. Elektriğin, internetin olmadığında kimse yapacak bir şey bulamıyor artık değil mi? Kitap okumak, uyumak falan eskide kaldı.

Bir de saatler var hayatımızı esir alan. Zamanın geçtiğini bize ispata çalışan. Yelkovan ve akrebin bitmez koşuşturmacasının şahidiyiz. Zevkli bir şeyler içindeysek yani geçişini izlemiyorsak iyi de bir bekleyişin içindeysek misal bir hastanın ameliyattan çıkışıysa saate bakarak beklediğimiz işte o vakit işkence aletidir saat. Hele de saniyelerin sesini çıkararak ilerlediği duvar saatleri yok mu? Uyku kaçırır.  Başa inen balyoz gibi gelir. Hayatın geçtiğini hatırlatır saatler. Bunu unutmak için yaparız belki de adını yaşamak koyduğumuz her şeyi.

Doğduğumuz günden öleceğimiz vakte kadar zamanla ve sesle sarılıyız. Sınırlı biliyoruz, onları ölçmek için aletler, takvimler yapmış, saatler takmışız kolumuza, duvarımıza.

Sessizliği, sesi ile yırtmalı insan, ses olmalı başkasına, vakti dolmadan.

Gerisi lafı güzaf, gerisi yalan dolan.

Handan Kılıç

28 Mayıs 2022

Yürürken ne kadar mutlusun?

Birkaç mevsim renkler solunca/ Tükenmez hayatının sesi” ama bize tükenmiş gibi gelir bir zaman. Bazen o sessizliğin, renksizliğin içinden geçmek gerekir, kendi rengini bulmak, dönüp yaşamına bakmak için. “Kocaman bir hiç” diye düşünürsen uzar o tünel ama bir gün bir yerlerde misal sevdiysen ya da ne bileyim düştüysen ama sonra kalktıysan yine yapabilirsin. Hatta tekrar yapmana, yaşamana da gerek yok, geçip gidenle de sana uğradığı için mutlu olabilirsin. Mantığın bunu söyler, arkadaşına teselli versen nice güzel gidiş ve varış yolları gelir insanın aklına da neden kendi sessizliği içinde kaldığında bütün renkleri silinmiş gibi hisseder yaşamın?

Oysa hayat bir yerlerde birileri için akmaktadır. “Günler insanlar arasında dolaştırılır” madem elbette iyileri gelecektir. Hiçbir şey göründüğü kadar iyi, söylendiği kadar kötü de değildir hem. Belki de biz çok iyi günler gördük ama içinden geçerken şükretmedik, dahasını istedik, şikâyet ettik ve olan da gitti. Bir daha bize gelene kadar da epey zaman geçecek farz edelim. Yine de olanı, günü, yaşanılanı kabul etmeden bitmiyor. Mevsimler, yıllar, şehirler değişiyor ama insan hep aynı kısır döngüsünü sırtında taşıyor. 

Yürü ve geç… Üzerinden dökülenler üzecek elbet ama insan nelere alışmıyor? Yaşamak için gereken tek şey sayılı nefesimiz. Bir gün biteceği bu dünya üzerindeki tek gerçek olan soluk alıp verişimiz. O da sağlıkla olsun dileğimiz.

Handan Kılıç

10 Mayıs 2022       



 

Tereddüt 2016 Bir Yeşim Ustaoğlu Filmi

 SİNEMA-DİZİ GÜNLÜĞÜ 


298- Tereddüt 2016



Merhaba,

Yeşim Ustaoğlu'nun Tereddüt filmini Yazı-Yorum Dergi için yazdım. Etkileyici bir Türk sineması örneği filmi Mubi'de izleyebilir, linki tıklayarak dergiyi ücretsiz indirip yazıyı okuyabilirsiniz. 

Ayrıca derginin ana konusu da Herta Müller. 2009 Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi yazarın kitapları da çok etkileyicidir. 

"Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım" adlı kitabı favorimdir. 

Tereddüt'ü ve Herta Müller için 47. Sayıyı;  


Yazı-yorum Dergi 46. Sayısı Misafir Filmi Andaç Haznedaroğlu


 Merhaba,

Yazı-yorum Dergi 46. sayısı yayınlandı. Ben de Misafir filmini yazdım. 

Andaç Haznedaroğlu'nun mülteciler üzerine çektiği son derece etkileyici bu filmi izlemelisiniz. 

Yazıyı okumak ve dergiyi indirmek için de linki tıklayın.

46. Sayıyı ücretsiz indirebilirsiniz.  




NEREDE

 

Kendimle olmuyor
Ama canım, hayatta
Dansın, aşkın
Kavgan, sevdan
Hep kendinle

Değişimin bugün değil ki sadece!
Heyecanlar
Bütün
Yarım
Yarın
Tam
Tan yeri ağarsa keşke!
Her gün karanlık
Hep gece
Dua dua her hece
Dökülse de sessizce
Değişmiyor vakit gelmedikçe
Gece de gündüz de
Kendimle oluyor işte.

Buradayım görüyorum
Başka nasıl olabilir ki!
Orda burada
Akılda, kalpte
Dolaş dur yine dön kendine
Kapıldım, gittim/geldim
Çakıldım
Yerdeydim
Bazen de gökte
Masmavi gök
Süzüldüm de
Görüyorum dünü bugünü 
Belkilere sıkışmış geleceği de
şimdi buradayım gerçeğimde
Kendimle.

Handan Kılıç
04/03/2022 -İzmir
#handankılıc
#şiir
#şairlerisevin
#şiiryaz
#şiiroku



Lunaparkta

  

Bugün yılın kırk altıncı günü ama bana üç yüz kırk altı gibi geliyor.

Yıllardır böyle aslında. Geçmeyen vakitlerle biten nakitler yarışıyor

Çatlak bir testiden sızan su gibi akıp gidiyor zaman. Güneşin kavurucu etkisiyle iz bile bırakmıyor ardında.

Her şey değişiyor devriliyor, başka bir yerlerde kalkıyordur da, burada hep yıkıntı, hep muamma.

Sürekli bir devinim halinde olan dünyanın dönüşü hızlanmış. Sona doğru giderken bizim de başımızı döndürüyor.

Günde yüz kere gündem değişen ve tek hayır haber gelmeyen bir yerde kırk altı gün daha çok altılarla dizilir kalbimize.

İnsanın bazen tam ortada durup ne olacağını beklerken kah çığlık kah kahkaha atası geliyor.

Eskiden lunaparkta ortası boş etrafı boydan boya koltuk olan yuvarlak bir oyuncak vardı. Adını hatırlamıyorum ama format, salla salla vur duvara idi. Ayakta duran gençler yıkılmamaya çalışır, birbiri üzerine düşenler her harekette oradan oraya savrulurken ezilirdi.

Göğe yükselen neşeli çığlıklar bazen korkunun da belirtisiydi. Yorulup bir koltuğa kendini atanlar sıkı sıkı tutunur öylece beklerlerdi sarsıntının geçmesini. Çok bekleyeni olmadığından mıdır nedir diğer oyuncaklardan uzun sürerdi çalkantı.

Emniyet kemerli falan değildi. Bazen onun içindeyiz gibi hissediyorum da şimdinin oyuncaklarını düşününce daha çılgınlar diyorum. Güya hepsinin sert ve güvenli kemerleri var tabi. Hukuk var sonra adalet…

Güya o kemerler hiç açılmaz.

Hak yerini bulur hem.

Elbet bir gün…

Kaç nesil sonra?

Kimin hayalini kim yaşıyor ki?

Herkes hayalleriyle giriyor mezara.

Burada yaşamak, lunapark kazalarının sık yaşandığı, külüstür oyuncaklarla bezeli taşra şehrinde olmaktan farksız. Başvuracak bir görevli bulmak, derdini anlatmak imkansız.

Düştüm diyorsun kalk diyorlar. Yaralıyım diyorsun sar diyorlar. Gücüm yok diyorsun umursamıyorlar.

Kafanı bir tarafı çeviriyorsun ölüler bir tarafta yaralılar. Ambulans yolda. Yol hiç bitmiyor. Trafik sıkışık, kimse yol vermiyor. Sürekli sirenler çalıyor. Hasta, yakınları, ambulans, doktoru, hemşiresi, taksicisi, dolmuşçusu, herkes inliyor. Su gibi akan zaman duruyor, kokuşmuş bir göl oluyor. Sinekler artıyor. Balık yok, olsa zaten kokuyor.

Canlı cenazeler dolaşıyor sanki toprakta. Herkesin bakışları donuk. Nefesten başka alacak şeyi kalmayanların onu kaybetmeme çabası. Değip değmeyeceğini bilmediğin bir mücadele…

Hey, tuzu en kurular!

Azıcık ıslaklar!

Denize karışmışlar!

Sahi bu yaşamak mı?

Etrafınıza bakınca hiç mi sızlamıyor vicdanlar?

Bunca olan hiç mi değmiyor kalbinize?

Bir fısıltı olarak dahi ulaşmıyor değil mi çığlıklar?

Herkesin derdinin dış sesi kesen kulaklık almak olmasından belli.

Bu lunapark çok tehlikeli.

Müziğin sesini yükseltmeli.

Renkli ışıkları bir de.

Çünkü çok acı var!

Yitirilmiş umutlar!

Bir küçük ayıcık kazanmak uğruna öldürülen kadınlar…

Hemen sihirli aynalara geçmeli.

Orda çığlıkları susturan kayıttan kahkahalar var.

Sonrası mı?

Elbette lunapark gürültüsü biter sahneye onlar çıkar. 

Tabi ki kulaklılar, gözü, kulağı, kalbi tıkarlar.

Handan Kılıç

15 Şubat 2022


Uğurlar ola!


 Denize zorla sokulmuş ağlamaklı bir çocuk gibi” kaldım hayatın ortasında. Günlerden Salı, aylardan Şubattı. “Bırak beni böyle” diye haykırırken bırakmanın bu kadar zor olacağını bilememiştim.

İnan ki böyle olsun istemezdim. Aşkla tuttuğum ellerinden bir gün kopacağım aklıma gelmezdi. 

Ne olduğunu anlamadan kendimizi bulduğumuz o soğuk koridorlarda adeta bir düşman gibi karşılaştık önce. 

Aylardır bu uzatılmış işkencenin bitmesini bekliyor, özgürlüğün hayalini kuruyordum ne zamandır. Biz olmaktan çoktan vazgeçmişken ben, sen direniyordun hatasızmışçasına. 

Ama ne olduysa bugün geldin gözyaşları içinde o imzayı attın. Bir de sesli olarak herkesin huzurunda protokolü tekrarladın. Tabi ben de. Ve salondan çıkarken sen, ben, tüm sevenlerimiz ağlıyordu. Düğün günümüzde ağladıkları gibi.  

Ama biz o gün ne kadar mutluyduk, hem ağlarım hem giderim yapmadım hiç. Hatta ikimiz de ne güzel gülüyorduk. 

Yıllar yılı ne hayaller kurmuştuk seninle. Yaşları yakın iki küçük çocuğumuz olmalıydı hemen, beraber büyümeliydik onlarla. Ne yollardan geçmiş ne zorluğu aşmıştık, okullar bitsin diye beklemiş, uzakları yakın edip kendimizden çıkmıştık. 

Biz olmak için gerekliydi benden vazgeçmek. Seve seve bıraktık beni, seni. 

Yedi şiddetinde deprem olsa yıkılmaz sandığımız bir ev çattık zannetmiştim. Yıldızlı gök orda, mavi bulutlar, güneş, gökkuşağı, yağmurlardan sonra büyüyen başaklar, gözünden gözüme kayan kuyruklu yıldızlar... Artçılara bile dayanamadık oysa. Altından oyulan, kolonları kesilen yuvamıza çatı olamadı hiç bir gök.  

Hayatımızı, hayallerimizi, evlatlarımızı aldılar elimizden. 

Sensiz kaldım ben. 

Bensiz kaldın sen.

Elveda sevdiceğim. 

Ben şimdi sudan çıkmış balık mıyım yoksa denize zorla sokulmuş korkak bir çocuk mu bilememekteyim.

Gök gürlediğinde kime sarılacağım hem, söylesene! 

Şarkılarda haykırmak kolay ama ben artık "Hayat bildiği gibi gelsin üstüme" diyemiyorum. Şefkati, merhameti, kolaylığı, aşkı özledim. 

Tanıdığım zamanki adamı… 

Ama hiçbir şey aynı kalmıyor, hayat bazen içinde bizi sürüklerken gürül gürül akan bir ırmak. Hasbelkader bir dala tutunup kendini öteki kıyıya atarsa insan hayatta kalsa da karşıda sevdiği olsa bile o suda bir daha debelenmeyi göze alamıyor. Kışlar geçmiyor, bahara taşıyor karını, kirini, korkusunu. Yükseliyor sular, egolar, yalnızlıklar. Ve göstermez oluyor bize bizi. 

Aşk da kaderimizdi, ayrılmak da…Buna inandım. Asıl kabul edemediğim; sen beni bu kadar severken bunca yıl beklerken tam bir olmuşken bizi neden yıktın? 

Şimdi “Biz”in içinden beni çekip çıkarmak canımızı acıtacak. İhtimalken de acıtıyordu ama böylesi bambaşka. Bitti. İmza ile başladı, imza ile sona erdi. Kan revan içinde kalacak şimdi bir zamanlar aşkla çarpan kalbimiz, kalem tutup sevda fısıldayan ellerimiz. 

Zaman örtmez ama yatıştırır” derler. Elbet bir gün kabuk bağlayacak yaralarımız. Eli mahkum, yoksa hayatta kalamayız. 

Ah ki ne ah! Unutmak istediğim çok şey yaşadım, yaşıyorum. Ama belki de hayatın esprisi budur.

Ne de olsa “Yaşamak Uğraşı” demişler adına. Biz yolumuzda yürürken yanımızdan yöremizden geçenler, yerleşemediyseler bir türlü bize, tek tek dökülecek üzerimizden. 

Ben olarak devam ederken yola bir tek Yolun Sahibi’ne güvenebileceğimizi anlatacaklar yaşattıklarıyla. 

Haydi sevdiceğim, ikimize de uğurlar ola.

Handan Kılıç

 8/2/2022

İzmir



Yazı-Yorum Dergi'nin canlı yayın konuğu oldum

  Merhaba, Yazı-yorum Dergide 6 yıl boyunca düzenli yazdım. Bir nevi evimdi. İki yaşından sekiz yaşına gelirken beraberdim. Sinema eleştiril...