Hayat yaziyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat yaziyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yerleşememek, Ayrılık da Sevdaya Dahil Ve Masumiyet Müzesi

 

Öncelikle fotoğrafın konuyla ilgisi yoktur diyecekken ulaşılmak istenen seviyeyi gösterdiğini fark ettim. Her şeyin her şeyle ilgisi var. Yerleşmek toprağını bulup çiçek açmak değil de nedir? Allah’ım nasip et. Dinimiz amin.

Bir ay önce buraya çok boşladım diyerek arşivden bir yazı ekleyip beş gün sonra taşınmıştım. Üç hafta olduğunu şimdi fark ediyorum. Boşlamanın kitabını yazmak bu olsa gerek. Şu dünyada erkek olacaksın hiç maçlarını dizilerini boşluyorlar mı? Tarihten saatten uzak gereklilikler üzerine zaman tanzim etmeye çalışıp dağdaki çoban formatında yaşadığım bu üç haftanın öncesi de var. Haftalarca kolilerle dolu odalarda askıda geçersiz bir hayat yaşadığımı yazmıştım. Epeydir odaklı bir yazının başına geçmem mümkün olmuyor. “Gözümde canlanır koskoca mazi” şarkısı eşliğinde duygudan duyguya girerek başladığım ayıklama, toparlama, paketleme sürecim hay ben bu hatıracılığın … şeklinde devam ediyor.

Hele bir eşya atılsın, sonrası kolay diyenlerin hele bir doğsun, hele bir uykusu düzene girsin hele bir yürüsün, hele bir okula başlasın diyenlerden farkı yok. Hepsi yalancı. Bitmiyor, her gün başka bir dert çıkıyor. Malum büyüdükçe de dertleri büyüyor.

Allah dermansız dert vermesin. Benim taşınma dertleri tırı vırı da ne yordu be kardeşim. Bir kere hiç bir dolabım, mobilyam, perdem tavan boyu, kiriş ayrıntıları nedeniyle yeni eve uymuyor. Onlar beğenmuzuk diye ortada dursun ilk günden mızıkçılık çıkaran bulaşık makinesi oldu. Tam da en çok lazım olduğu sırada bir naz bir naz. Kurutmuyor, suyu ısıtmıyor, kafası döndü falan derken gitti evden kurtuldum. Ben zaten ancak giderlerse kurtuluyorum. Çoktan vedalaşmam gerekirdi. Olmadı hep başka bir öncelik çıktı ve bir sabah yoktu. Yeri hemen doldu. Zaman naz çekme zamanı değil. Bu arada 25 yaşındaydı, oğlumdan büyük. Yeni makinelerin ömrünün 7 yıl, kireçli şehirlerde 5 yıl olduğunu da bu vesileyle öğrendik. Ha bir de artık kurutma özelliği olan programın 3 saat 42 dakika olduğunu. Neymiş wifi ile bağlanıyormuş. Neyleyeyim. Aman mutfak yerleşsin makine en lazım şey deyip alelacele hareket edince tongaya düştük. Kampanyalı ürünler tuzaktır, biliriz ama bu pahalılıkta elimiz mahkum. Neyse ki sular kireçli. Ardından firar eden fırınlar oldu. Sevişmiyorduk zaten mutlu oldum. Yenisi yerleşti yerine monte eden servis yetkilisi dakika özelliği olmadığını söyledi. 25 sene önce uyduruk fırınlarda olan dakika yeni wifili ankastre fırında yokmuş. Bu özelliği olmadığını fark etmedik elbette, direksiyonsuz araba mı olur dedik. Beyaz eşya açılınca başa kalıyormuş. Saat kurun dedi adam kronometre de olurmuş. Neyse en azından fiyatı uygundu, daha evde yaşamaya başlamadığımızdan pişirmesini bilmiyoruz. Belki bizi şaşırtır, bir güzellik yapar. Beyaz eşya şans işi.

Sonra dolapları revize etmek için bulduğumuz Z kuşağı marangoz ustasının uzatmaları, soğuk esprileri derken içim şişe şişe bir şeyler yapıldı. Baştan söyleyeyim biten işlerden hiç biri gönlümce olmadı. Süreç de gönlümce değildi ama kabullenmeyi öğrendiğim yaştayım.

Yine de bu kadar geride bırakamamazlık kötüymüş. Oysa ben kendimi vefalı, değer bilen, hatırşinas diye isimlendirirdim. Askıda Geçersiz adlı yazıma bir yorumda iyi ki kirli çıkıymışsınız yazan arkadaşa selam olsun. Ama bu kadarı da fazlaymış. Mutfağı paket yapan, taşıma firmasının elemanı amca “almış da almış, almış da almış,” diye söylenmişti önceki taşınmada. Bu seferkinin bu cümleyi kuracak Türkçesi yoktu. Keşke bu kadar ıvır zıvır, sırça, kıyafet ve maalesef kitap alacağıma altın alsaymışım da 3 katlı bir ev alıp içine sığsaymışım. Ama mantalite değişmeyince beş kat olsa doluyor. Üç katı dolduran çok arkadaşım da var, iki odası kelaynak gibi çıplak minimalistler de, hepsine selam olsun.

Eşyayı eve attık, başka yerde kalıyoruz. Çünkü sadece onlar sığdı:)) Biz ustaların peşinde dolaşıyoruz, daha kaç zaman sürecek bilmiyorum. Yoksa ben iş dururken duramam ama beni durduran hep dış güçler. Bir yandan da geldiğim yerdeki diğer evde beş yılda birikenlere ilaveten, yazlık kıyafetler falan var. Ayırma, kategorize edip yerleştirme, o eve gidecek burada kalacak sınıflandırması falan da sürüyor. Sırf burada iki büyük kitaplık olmuş. Altı boydan kitaplık sığdı salona, bunlar burada kaldı. Evet salona, çünkü çalışma odası yapacağım hiç bir odaya bu boyda bir kütüphane sığmıyor. Her gelen bu olmasaydı diyor. Yahu ben hukukçu ve yazarım, varlığımın en büyük kanıtı, sırtımı dayadığımda kendimi iyi hissettiğim tek yer kitaplığım diyorum, obje, tablo koyma şansımı elimden almış bunca kitap, öyle diyorlar. Yoksa kalabalık olurmuş. Olsun ben kalabalığım arkadaş. İçimde kaç kişi var. Kaç karakterle yaşıyorum. Sırf Dipsiz Göl adlı romanda 17 karakter var. Ama akıcı, önemli olan akış değil mi? Akıyor ve gidiyor. Ben de bu saatten sonra değişemeyeceğim. Sadeleşmek gerekli elbette ama bunu kütüphanemde yapmayacağım. Neredeyse 300 kg kitap ve dergiden vazgeçtim zaten. Orhan Pamuk olsaydık ayrı bir kütüphane evim olsaydı alkışlanırdım. Müze bile açardım. Masumiyet bunun neresinde olurdu bilmiyorum ama (bence o da bilmiyor) ben kitaplığımla sırçalarımla mutluyum. Biri ardını gösteriyor biri içine alıyor. Hangisinin neyi yaptığı da zaman zaman değişiyor. Bir de tozlanmasalar iyiydi.

Bu arada geldiğim günden beri yağmur var ben iki ev arası yorulup sellere kapılmayayım diye düşününce evde kalıp Masumiyet Müzesi ve Ayrılık da Sevdaya Dahil’i izledim ve sevgili Cinema Paradiso yazısı önüme düşünce yorum yazdım. Sonra da baktım epeydir bir şey yazmamışım hazır yorgunluktan uykum kaçmışken bir şeyler yazayım dedim.

Ayrılık da Sevdaya Dahil, izlerken hemen hemen Cinema Paradiso ile aynı şeyleri hissettim. Masumiyet müzesi için girmiştim, aylardır dizi izlemiyordum o yüklenmemiş olunca bunu izledim bir günde. Dediğim gibi hava yağmurluydu dışarda işlerim vardı selden çıkamadım akşama kadar izlerken de dinlendim. Başrolün çok genç ve çok güzel olmaması bana bir tema varlığı hissettirdi ve izlememde etkiliydi. Başrol erkeği de başka dizilerde sevmezdim burada sıcak geldi. Hikaye bana geçti ve hep eski dizilerden ikinci bahar havası var dedim. Bu mahalle kültüründen nerede kaldı diye düşündüm.

Özlenen bir destek grubudur mahalle. Memleketime taşınırken de bir mahalle dolusu insanım var diyordum ama hayat nasıl garipleşti herkesin kendi işi başını aşıyor öyle haklı mazeretler geldi ki gönül koymak mümkün değildi. Yine de arada uğrayanlar oldu, gurbette yapayalnız paketlediğim 5.5 ton eşyayı, (şaka değil) açarken gelenler var. Yine de evinin işini insan kendi biliyor. Bu nereye konacak sorularına yetişemeyince özellikle mutfakta nasıl uygun yer olursa dediğimden şimdi neyim nerede bilmesem de yapayalnızlıktan iyidir.

Ertesi gün de Masumiyet Müzesini izledim. Öncelikle Orhan Pamuk benim gibi lafı uzatır ya severim, okurum. Kitabı da çok eskiden okumuş geçen sene de dinlemiştim. İzlemeden kitaba şöyle göz attım, ben kelimeleri seviyorum bir kez daha anladım. Diziyi ise yarısından sonrasını yaklaşık çarpı 2 hızda izledim. Sıkıldım, sosyal medyadan üzerimize akan yorumların altında kaldım. Kitapta ifadelerine hayran kaldığımız bir aşk romanının yayınlanmasıyla dizinin çekilmesi arasındaki yıllarda doz aşımı psikoloğa maruz kalmamız, 18 yılda dünyada, algımızda ve aşk kavramının yaşanışında gerçekleşen değişim, patolojik olan aşk konusunda bilinçlenip enerji emicilere karşı geliştirdiğimiz feminist kalkanlar sayesinde seyrettiğimizin aşk olmadığı iddiasına vardık. Saplantının ete kemiğe bürünüşünü bir kez daha gördük. Psikopat tutkulu aşıkların vazgeçilmez adresi Selahattin Paşalı bence iyi oynadı, Füsun’u sevmedim, Sibel karakterini oynayan oyuncu da tüm güzelliği ve asil duruşuna rağmen eş adaylarının istemediği kadın rolü üzerine yapışmış halde kalmaz inşallah. Kanal D’deki Güller Ve Günahlar dizindeki Berrak karakteriyle aynı rolde tanımıştık. Hasılı kelam kitap daha iyiydi. Kitap her zaman daha iyidir. Kitapla kalın. Kitaplıklarınıza sahip çıkın. Geçenlerde İstanbul Erkek Lisesinde okuyan ve eskiden acayip kitap kurdu olan yeğenim tarafından kıstırılıp kitap okumanın gereksizliği konusunda ikna çalışmasına maruz kaldım ve atam neredesin dedim. Hala da bütün ümidimiz gençliktedir diyor ve kitapların masumluğunda toprağınızda kökleşip yerleşmenizi diliyorum. Hangi toprağa olduğunu seçmek özgürlükse, özgürüz hepimiz de…

İlk yayın: Published 22 Şub at 04:57


Çam Ağacının Gölgesinde ile Önce Okur'a konuk oldum

 


 Merhaba,

2 Haziran 2024 akşamında Önce Okur adlı Youtube kanalına konuk oldum. Çam Ağacının Gölgesinde kitabım, yazı maceram ve hayata dair konuştuk. İzlemek isteyenler için geceden bir hatıra fotoğrafı ile videoyu bırakıyorum.

Teşekkürler Önce Okur.

İyi seyirler Sevgili Okur.

Handan  





OLAN BİTEN

   İçimi acıtıyor olan biten, sanki dünyanın sonu gelmiş gibi.

    Canım bir şey istemiyor. Günbegün artıyor bu isteksizlik.

Boşa kürek çeken bir sürü insan tanıyorum. Dünyanın acısını kalbinde hisseden empatlar biliyorum ama narsistler de her yerde. Her şey şahaneymiş gibi rol yapmasını iyi biliyorlar. Ve canlarının istediği gibi yaşıyorlar.

Elbette hepimizin hayatının merkezinde kendi önceliklerimiz var, olmalı. Çünkü geçen gün ömürdendir, geri gelmeyen tek şey zaman. Yine de iyiler ayrı vadide kötüler ayrı vadide olmalı belki de.

Kimse salt iyi değildir ya da salt kötü değil deriz ancak tercihen bile bile kötülük yapanların iyi tarafları da köreliyor zamanla, bu kesin. Ya hep iyi olmaya çalışanlar? Onların da hatası yok mu? Kötülere kendini kullandırmak iyilik mi büyüklük bende kalsıncılık mı saflık mı ?

Bağ kurduğumuz zaman karşıdakiyle, işin içine duygusal zekâ giriyor. IQ sü düşük olanlara geri zekalı demeyi bilen insan çok. Karşındakinin hayatını ıstırapla dolduranlara bir şey demiyor kimse. Kalpsizlerin, kalpsiz, narsistlerin narsist olduğunu da haykırmalı yüzlerine. Bazen bunu anlayana kadar bile çok zaman geçiyor iyiler için. Çok acı çok gözyaşı çok anlamsızlık birikiyor ve yıllar geçince dudaktan dökülen tek şey ömürden giden vakte bakıp her şey için çok geç oluyor.

Şükür iyilere, veyl olsun kötülere, onlara müsade edenlere…

Handan Kılıç
8 Kasım 2023

Çam Ağacının Gölgesinde Handan Kılıç


 21 Aralık 2022 

En uzun gece aynı zamanda günlerin uzadığı, aydınlığın arttığı vaktin başlangıcı. 

Döngünün ışığa evrildiği #nardugan vakti. 

Bolluk ve bereket için narlandığımız #nargudanbayramı nda beklenen haber geldi.


Sizinle yeni kitabımı paylaşırken çok heyecanlıyım.

Öykülerimi okudukça “Roman kalemin var, Handan’ın kadınlarının romanları olmalı” diyen yazar dostlarım işte ilk roman geldi. @armoniyayinevi çıkan #camagaciningölgesinde adlı kitabın editörü @piccadillytaksim İdil Dammer kapak tasarımcısı @avangardisler Nur Burcu Erden 🙏❤️❤️ öncelikle onlara çok teşekkür ediyorum

ve başta @yesocimcoz olmak üzere @sanalyazievi dostlarına da teşekkürler.

Ayrıca hem yazım hem de kapak tasarım süreçlerinde fikirleriyle her ihtiyacımda destek olan eşime, arkadaşım Murat’a, @yonca.tandogan @sedabilger @erdemlerincemal @yazkizim_oradan 
arkadaşlarıma da çok teşekkür ediyorum Hepiniz sağ olun, var olun.

Kitabı burada paylaşacağım linkten bugün itibariyle alabilirsiniz. Kitap satışı yapan internet sitelerinde de satılışı yapılacak kitabın e-kitap versiyonu da yakın zamanda sizlerle olacak.

Desteklerinizi bekliyorum. Okuduktan sonra görüşlerinizi de iletirseniz Handan’ın kadınlarının maceraları devam edecek.

Teşekkür ederim. Bereketli günün bereketini görmek dileğiyle iyi bayramlar ☺️

#yeniyıl için de #yeniyılhediyesi #kitapönerisi arayanlara alternatif #camagaciningölgesinde 🌲🌲🌲❤️❤️❤️🥳🎉🎊🧿💐🧿🍀🍀🍀🎁🎁🎁
Ayrıca kitabın içindeki şarkılar için bir playlist hazırladım. Spotify üzerinden dinleyebileceğiniz şarkılar için yapmanız gereken çok basit. Aşağıya eklediğim barkodu spotify uygulaması üzerinden kamerayı açıp okutmak yeterli. İyi okumalar, iyi dinlemeler.


 
  

BEKLEME YAPMA!

 

“Bekle dur,” hayatın özeti. Doğumdan ölüme kadar hep bir şeyleri bekliyoruz. İstediğimiz oluyor, onu unutup yenisini beklemeye başlıyoruz. İnsan beklemeyi bıraktığında hayattaysa da ruhen ölmüş demektir. O vakit ölmeden önce ölünüz tavsiyesi beklentilerden soyunmaktır. Beklemenin o pasif direngen halinden sıyrılıp sütün üzerinde kaymak oluşana kadar çırpınmaktır. Bazen tereyağı bazen çökelek olacağını kabullenmek ve neden diğeri değil sorgulamasına kafayı takmadan olanla yetinmektir.

Beklemiyorum derken bile bekler insan iyi bir şeyler olsun diler ama belki kötüyü bekler. Çağırır demiyorum Olacakla öleceğin önüne geçilmez. Nasıl çırpınınca kaymak olacağı kesin değil aynı o şekilde tedbir alırsan önüne geçilecek diye bir şey yok. Daha az yara alarak günü geçirmeye çalışmak belki de hayat.

Beklemeye buradan bakınca herkesin yeni yıl hazırlıkları ile çılgınca alışveriş yaptığı bir dünyada epey beklentimden soyunmuşum gibi geliyor. Yine de kendim dahil insana güvenmiyorum bu noktada.

Ölünce bile bir şeyler beklemiyor muyuz? Kabir bir bekleme odası değil mi? Birçok giden memnun olduğu için değil beklemeye takıldığı için gelemiyor dünyaya ve ötesine geçişi bekliyor inancıma göre. Ve orada sonsuz mutlu olacağı, aklından geçenin önüne geleceği, sorumluluklardan sıyrılacağı bir hayatı bekliyor. Ama bunun için burada beklerken aktif, sorumluluklarının bilincinde bir yaşam sürmesi gerekiyor. Körü körüne bir şeye tutunmadan, konuşması gereken yerde susmadan, dünyanın kendi doğrularından ibaret olduğunu zannetmeden, beş duyusuyla beraber aklı ve kalbini de kullanarak öteleri beklemesi gerekiyor.

İşte burada beklentiyle ertelemeler kesişiyor. Hayat yetişilmez bir hızda akınca insan bir noktadan sonra ya akışa teslim olup mekanikleşiyor ya da durup o akışı seyretmek zorunda kalıyor. Bekliyor ama erteliyor da. İkisi de öyle yorucu ki, akıntının elinden alıp sürüklediklerinin peşinden koşacak dermanı bulamıyor. Kaybetti diye yenisini beklemekten de vazgeçmiyor.

Hız insanı durduran bir şey. Sürekli koşarsanız bir gün önünüze kesen bir duvara toslarsınız, kendi duvarınıza. Kendinize geldiğinizde dönüp halinize bakarsınız. Zamanla düştüğünüz yerden kalkmanın hevesi bile geçer. Yaralarınız vardır ama saracak biri yoktur. Koşanların erteledikleri arasındasınızdır. Beklersiniz bir el uzansın ama kimse duymaz, kimse durmaz, ta ki kendi hızı onu durdurana kadar. O vakitte sizin döngünüz tamamlanmıştır. Onun ki başlar, yarayı fark ediş, pansuman, ummaktan vazgeçiş, beklemeyi bile terk ediş, Ertelenenler çöplüğünde yerini alış, İstiklal Marşı, kapanış.

Öyleyse erteleme ve duvara çarpmadan dur. Nizami bir hızda kurallara uygun giderken tosladıysan duvara yine de dur. Bekle, ruhunla bütünleş.

Eni sonu ölümlü dünya.

Hakka girme, hakla gitme.

Emaneti geri verene kadar, tekrar tekrar duvara toslamayı beklemeden yavaşla.

Ve kendinden başkasının farkına var. Kırdığın kalpleri, ezdiğin çiçekleri fark et. Acıdan inleyenin sesini duy. Mahallene sıkışma, memleketin bile değilken koca dünya. O ki bir durak, ölüm otobüsünün geçtiği. Vaktin gelene kadar bak etrafına. Son anda ertelediklerin dizilmesin karşına. Beklentilerin boğazını sıkmasın hala. Ölenle de ölünmez unutma. Ölüm lezzetleri acılaştırsa da hayatı yaşanılır kıran coşkuyu da verir insana.

Hadi bugün ertelemeyi bırak ve başla.

Handan Kılıç

28/11/2022

Yazıyı dinlemek isterseniz linki tıklayınız.

Gurbette yorgun düştüm

 

Merhaba, 

Burası öncelikle kendime tuttuğum bir günlük. Bu nedenle bir yerlerde yayınlanmış yazılara ait linkleri de elimin altında olsun diye ekliyorum. 

Sanal yazı evi benim ikinci evim:) Bazen birinci bile oluyor. Ev halkım önceliğimin yazı evi ve yazı arkadaşlarım olduğunu bilir. Programlarımızı ona göre ayarlar. 

Dört yıldır devam ettiğim bu güzel mekanda da bir blog var. Orada yer alan yazıları buraya koymamışım. Rastlayınca ekleyeyim dedim. Yazı ile ilgili olan ya da ilgilenmek isteyen herkesin ilk adresi olmalı sanal yazı evi.        


İşte oradan eski bir yazı:  

Gurbet'i  okumak için tıklayınız.

Gitti gidiyor'u okumak için tıklayınız. 

Dalgalandım da duruldum

 Dalga geçmiyorum, dalgaların gelişini izliyorum. Hayatta üzerimize gelen şeyler gibi diye denize dair metafor yapmayacağım ama biri diğerine benzemiyor dalgaların. Hem yapsam ne olur ki? Metaforun kralı dalga sonuçta. Kıyıya vuruşları bazen gecikmiş bir sarılmanın şiddetinde bazen de yıllar sonra gizlice gelip gezdiği memleketinde kimseye görünmemek uğraşında antisosyal bir adamın hafif adımları ile geçiyor yanımızdan. 

Kıyının dudaklarına aynı aşkla da değmiyor her seferinde, rüzgârı bahane ediyor, dalgalanıyor ama durulmuyor. Sonra koşup arkasından sıkı sıkı sarılıp özür diliyor.

Geçmişte takılı kalmadan, aynı döngünün içinde ama sıkışık hissetmeden, yapması gerekeni yapıp geri çekiliyor sonra. Gürültüsüz, çemkirmesiz, öfkesi bile kafa ütülemiyor. Hatta alabildiğine açıyor zihni. 

Seyredeni muazzamlığına hayran bırakıyor. Gördüğünde sıradan bulduğun birinin tanıdıkça hayran olunabilecek ayrıntılarını fark edip onu herkesten ayırırsan ya işte bunu tek başına başarıyor. Alışsan da her seferinde şaşırtıyor. Sesiyle ninni söylüyor sanki, hem de herkesin kendi ana dilinde. Sessizliğiyle ürkütüyor. 

Dalgalanıyor ama durulmuyor. Bazen içten içe kaynıyor bazen yüzünde öfkeyle neşesi yön değiştiriyor.

İçindeyken sarıyor sarmalıyor. Alıp kaldırıyor. Dokunup iyileştiriyor, severken beşik olup sallıyor. Rüzgârla sarmaş dolaş kıyıdan kıyıya varana yoldaş oluyor.

Deniz peki, dalga onun cilvesi.

Deniz, hasrete köprü, gemiye yatak, balığa vatan, su bitkisine toprak.

Deniz tuzlu, deniz can, deniz dünyaya kan, canlıya ab-ı hayat.

5 Ağustos 2022/ Çeşme-Ilıca Sahili

Handan Kılıç

Beggin beggin you

 

Uyuyorsun. Yorgana sarılmışsın. Üşüyor olmalısın. Yanımda sen olmadığım için dersin uyanınca. Dün gece saatlerce konuştun. Kalbin, aklın hallaçla atılmış pamuk gibi kabarmıştı. Kafam karışık, düşünmeyelim, üzerine uyuyalım dedin. Haklısın. Sonra kollarımda uykuya daldın. Kalbinin atışlarını dinliyordum gecenin sessizliğinde. Çaresizce çırpınıyordun avuçlarımda. Uykun bile kuş uykusu. Huzurunu kaçıranlara söyleniyorsun. Küfretmek istiyorsun ama beceremiyorsun. Uyuyamıyorum. Sıkı sıkı tutuyorum seni, sanki uykuya dalsam kanatlanıp uçacaksın. 

Hep öyle geldin bana. Gidebilecek gibi. Beni diken üstünde tutmayı seversin. Önceleri içerlerdim buna. Herkese karşı böyle olduğunu fark ettiğim günden beri umursamıyorum. Dünya üzerinde bir küçük kuşsun adeta.

Seni öyle çok seviyorum ki… Bunu bildiğin için her eziyeti yapıyorsun bana. En büyük hayalimdi bir güne seni uyandırmak. Kahvaltını hazırlamak için sabaha karşı daldığım uykudan fırlayarak uyandım. İlk kez yanımda uyanacaktın. Her şeyin mükemmel olmasını severdin. Tabi ben de. Pankeke bayılırdın. Bir gün sana yapabilmek için tarifini bulup kaç kere denedim bilsen. En güzelini de bu sabah yaptım. Şanslıydın. Bu dünyaya seni bulmaya geldim galiba demiştin. Dünyaları bana vermiştin bir keresinde ya bu sabah da öyle olabilirdi dedim. Ama sonra öyle bir kahkaha atmıştın ki başımdan kaynar sular dökülmüştü. Kullanıyor seni oğlum diyen arkadaşımın sesi yankılanmıştı kulaklarımda. Haklı mıydı bilmiyorum ama ben seni böyle çaresiz severken her şeye razıydım. Sen de seviyordun, biliyordum. Ama daha çoğunu istiyordum.    

Bir garip hüzün çöktü üzerime sen bir türlü uyanmayınca. Tepsin hazırdı, meyve de soymuştum, ceviz de kırmıştım, ses çıkartmadan. Minik bir çiçek bile bulmuştum dışarı çıkıp. Severdin çiçekleri. Senin için hepsini koparabilirdim. Başkasına olsa kıyamazdım, hiçbir çiçeğe. Kökünden kopmak kolay mı? Birkaç gün bir yüz güldürecek diye kurumaya mahkûm bırakılır mıydı zavallı? Can taşıyordu o da. Ben de. 

Sen kıyarsın bana değil mi? Ben neden kıyamıyorum sana? Aşk neden aynı zamanda aynı dozda düşmüyor kalplere? Yanımdasın ama benim misin? Sevdikçe sevesin gelir, diye şarkılar söylerdin eskiden gözlerime bakarak. Şimdi susuyorsun. Dertlenince arıyorsun. Keyfin yerindeyken aklında değilim gibi geliyor. İtiraz ediyorsun. Kendi hayatlarımız da olmalı. Mıç mıç ilişkilere karşıyım diyorsun. Ben senle bütün olmak istiyorum. Kendimden başka biri gibi göremiyorum deyince kızıyorsun. Seninle doluyum, içim dışım, aklım ve kalbim. Ara sıra sen de istediğin için uzaklaşıyorum senden. Kendimden korktuğum için aslında. Ama fark etmiyorsun bile. Bari merak et. O da yok. Bunları söyleyerek kırıyorsun kalbimi. Önemsemiyorsun. Sonra ben bir kıyıda tek başıma bahaneler bulup avutuyorum kendimi, affediyorum seni. Tanıyamıyoruz diyor arkadaşlar bana. Dön bak aynaya! Bu sen misin oğlum? Aşık olun da görün diyorum. Lan ilk aşkın mı amma abarttın diyorlar. Böylesine hiç vurulmamıştım dediğimi anlatırken sana sözümü kesip kendimiz olarak kalmak için ara sıra uzaklaşmaya ihtiyacımız var diyorsun yeniden. Kelimelerim duvarlarını aşamıyor. Neden?

Dün yaşadıklarından sonra kendin olmak yetmedi değil mi? Sana onlara güvenme demiştim. Denize düştüm yılana sarıldım demiştin. Polise gidelim, bu tehditlerle yaşanmaz deyince karşı çıkmıştın. Başlarında olan adam herkese hükmeder. Biz suçlu çıkarız. Kendimiz halledeceğiz, dedin ya gözlerim fal taşı gibi açıldı. O ödemeyi yapmak için krediyi çekerken maaşımın limitlerini zorlamıştım. Sadece sen güvende ol diye. Ah be güzelim, nasıl bulaştın bu işlere. Tamam bankalar dolandırıcı da hiç mi haber okumuyorsun, tefeci faiziyle isterken parasını, belinde silah dayanır kapına. Feda olsun param da malım da sana, aşka, her şey feda olsun. Kapattık işte borçlarını, ne istiyorlar daha senden diye sinirle yumruğumu masaya indirdim ya akşam şimdi sızlıyor parmaklarım. Habersizsin. Yine de sen iyi ol önemli değil. Bu sefer de bir yolunu bulup ödeyeceğim.

Ya bilmediğim şeyler varsa, ya bu iş burada bitmez, dallanıp budaklanırsa, öyle hissediyorum. 

Neyse böyle zor bir geceden sonra güzel bir kahvaltı yapsan kendine gelirsin. Nasılsa çözeceğim derdini, bana gelmişsin, güvenini boşa çıkaracak değilim. Seviyorum seni. Bütün duvarlara yazıp ilan etmek istercesine. Yaban mersinlerini de koyalım pankek üzerine, çay da tam sevdiğin gibi. Beyaz çay, sırf senin için evde bulunduruyorum. Ben siyah çay içerim.

Kıymetimi bilsen güzelim, bir de seni ne kadar sevdiğimi… Keşke bu sabah dün gecenin devamı olmasaydı. Hayallerime korku karışmasaydı. Sensizdim ne zamandır, huzursuz, yılgın. Bu hale getiriyor işte beni yokluğun. Acıktım. Pankekler pişerken birkaç lokma yemişim iyi ki. Gazetem de bitti. Hala uyuyorsun. En iyisi dinlerken yerinde duramadığın şarkıyı açayım. Ve yanına uzanıp minik dokunuşlarla günaydını fısıldayayım kulaklarına, boynuna. Uyan ve gözlerini açtığın o an şarkıyı mırıldanmaya başla: "Beggin beggin you" Ve bir öpücük kondur ruhuma. Her şeyi halledeceğim, dünya bir yana, sen bir yana, unutma aşkım unutma... Seni ne çok sevdiğimi unutma. 


Handan Kılıç
22/07/2022
04:24






Yaşamak (İkuru) Akira Kurosava

SİNEMA-DİZİ GÜNLÜĞÜ 


300- YAŞAMAK
Merhaba,

Muhteşem bir filmi okumak isterseniz linkten dergiyi indirebilir, arşivinize bir hazine daha ekleyebilirsiniz. Filmi de mutlaka izleyin

TIKLA OKU İNDİR


 

EKSİ adlı ironik öyküyü okumak isterseniz bu linke gidin. 

TIKLA OKU  

Ses

 

Sessizlik dalgalı bir denizdir, ses ada deriz. Bir de seslerle yorulmak vardır. Üç küçük çocuğu olan bir anne kendisine seslenilmesinden bıkar, onun için ada sessizliktir. Bulamaz oraya götürecek bir sal, daralır ve içindeki seslere karışır dış sesler. Bir gün patlar hepsini birden susturmak için, çığlık çığlığa ses verir etrafına. “Herkes şaşkınlıkla ne oldu?” der, sessizliğine alıştığından.

Hastanenin karşısında oturan biri ambulansın acı, klaksonların kaotik, itfaiyenin yakıcı sirenleri arasında sıkışabilir. Yüreği ağzına gelir her seferinde. İstemese de irkilir. Uzun süre maruz kalırsa kanıksar ama yorgunluğunun sebebini anlayamaz. Peki ya doğduğundan beri böyle seslere maruz kaldıysa hep endişeli bir insan mı olur umursamaz mı? Sessizlik boğarken ses de yorar insanı.

Can insana emanet. Emanete iyi baksa da burası dünya, aşağılarda bir yerde, hem de gürültülü. Hepsinden sıyrılıp sessizliğinden de geçmek önemli. Kolay mı? Asla. Elektriğin, internetin olmadığında kimse yapacak bir şey bulamıyor artık değil mi? Kitap okumak, uyumak falan eskide kaldı.

Bir de saatler var hayatımızı esir alan. Zamanın geçtiğini bize ispata çalışan. Yelkovan ve akrebin bitmez koşuşturmacasının şahidiyiz. Zevkli bir şeyler içindeysek yani geçişini izlemiyorsak iyi de bir bekleyişin içindeysek misal bir hastanın ameliyattan çıkışıysa saate bakarak beklediğimiz işte o vakit işkence aletidir saat. Hele de saniyelerin sesini çıkararak ilerlediği duvar saatleri yok mu? Uyku kaçırır.  Başa inen balyoz gibi gelir. Hayatın geçtiğini hatırlatır saatler. Bunu unutmak için yaparız belki de adını yaşamak koyduğumuz her şeyi.

Doğduğumuz günden öleceğimiz vakte kadar zamanla ve sesle sarılıyız. Sınırlı biliyoruz, onları ölçmek için aletler, takvimler yapmış, saatler takmışız kolumuza, duvarımıza.

Sessizliği, sesi ile yırtmalı insan, ses olmalı başkasına, vakti dolmadan.

Gerisi lafı güzaf, gerisi yalan dolan.

Handan Kılıç

28 Mayıs 2022

Yürürken ne kadar mutlusun?

Birkaç mevsim renkler solunca/ Tükenmez hayatının sesi” ama bize tükenmiş gibi gelir bir zaman. Bazen o sessizliğin, renksizliğin içinden geçmek gerekir, kendi rengini bulmak, dönüp yaşamına bakmak için. “Kocaman bir hiç” diye düşünürsen uzar o tünel ama bir gün bir yerlerde misal sevdiysen ya da ne bileyim düştüysen ama sonra kalktıysan yine yapabilirsin. Hatta tekrar yapmana, yaşamana da gerek yok, geçip gidenle de sana uğradığı için mutlu olabilirsin. Mantığın bunu söyler, arkadaşına teselli versen nice güzel gidiş ve varış yolları gelir insanın aklına da neden kendi sessizliği içinde kaldığında bütün renkleri silinmiş gibi hisseder yaşamın?

Oysa hayat bir yerlerde birileri için akmaktadır. “Günler insanlar arasında dolaştırılır” madem elbette iyileri gelecektir. Hiçbir şey göründüğü kadar iyi, söylendiği kadar kötü de değildir hem. Belki de biz çok iyi günler gördük ama içinden geçerken şükretmedik, dahasını istedik, şikâyet ettik ve olan da gitti. Bir daha bize gelene kadar da epey zaman geçecek farz edelim. Yine de olanı, günü, yaşanılanı kabul etmeden bitmiyor. Mevsimler, yıllar, şehirler değişiyor ama insan hep aynı kısır döngüsünü sırtında taşıyor. 

Yürü ve geç… Üzerinden dökülenler üzecek elbet ama insan nelere alışmıyor? Yaşamak için gereken tek şey sayılı nefesimiz. Bir gün biteceği bu dünya üzerindeki tek gerçek olan soluk alıp verişimiz. O da sağlıkla olsun dileğimiz.

Handan Kılıç

10 Mayıs 2022       



 

Tereddüt 2016 Bir Yeşim Ustaoğlu Filmi

 SİNEMA-DİZİ GÜNLÜĞÜ 


298- Tereddüt 2016



Merhaba,

Yeşim Ustaoğlu'nun Tereddüt filmini Yazı-Yorum Dergi için yazdım. Etkileyici bir Türk sineması örneği filmi Mubi'de izleyebilir, linki tıklayarak dergiyi ücretsiz indirip yazıyı okuyabilirsiniz. 

Ayrıca derginin ana konusu da Herta Müller. 2009 Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi yazarın kitapları da çok etkileyicidir. 

"Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım" adlı kitabı favorimdir. 

Tereddüt'ü ve Herta Müller için 47. Sayıyı;  


Yerleşememek, Ayrılık da Sevdaya Dahil Ve Masumiyet Müzesi

  Öncelikle fotoğrafın konuyla ilgisi yoktur diyecekken ulaşılmak istenen seviyeyi gösterdiğini fark ettim. Her şeyin her şeyle ilgisi var. ...