günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"Çok Canım Sıkılıyor, Kuş Vuralım İstersen"(*)

 


Canım uzun zamandır hiç bir şey yapmak istemiyor. Ama kalkıyorum ve bir değil iki evin idaresini yapıyorum. Biri boş, yeni yerleşmiş, panjuru dahi kapalı olsa da nasıl kirlendiğini anlamadığım biri bilfiil içinde olduğum ev. Günler bir avuç. Yemek yap, ortalık topla, rutinde boğul, insana yetiyor. Canıma inat ayaktayım, devam ediyorum. Ama ne zaman oturup birini arayayım desem, şimdi değil diyorum. Konuşacak halim yok. Hiçbir şey keyif vermiyor.

Geçen hafta bir gece iki günü Ankara’da 23. Kitap Fuarında imzada geçirdim. Önceden yapılmış program olmasa gitmezdim. Neyse ki, Ankara ve arkadaşlarım yüzümü güldürdü ve geride bıraktıklarıma ah dedirtti. Yeni şehrimde bir düzen kuramadan savruluyorum. Burada da üç aydır buluşalım diyen arkadaşlarla sonunda dışarda yemek yedik. Eski Ankaralılar olarak Aspava’ya gittik. İzmirlilerden hala bir hoş geldin yok. Benim gibi sosyal bir insana az gelse de arada insan gördüğüm oluyor işte. Oysa ne planlarım vardı. Hepsi bir günde önemini kaybetti. Hayat yazıyor, biz oynuyoruz diye sayfa kurmuştum, etkinlik arkadaşlarıyla buluşmalar planlayacaktık. Ama işte kendisini gerçekleştiren kehanet, Hayat veren yazdı, biz oynuyoruz. Üç dört tanesine hiç ilana çıkmadan kendim katıldım, nefes almak için. Keyifsiziz. Teyzemden beri zaten bir avuç kalan ailemiz üzgün, yaşlılar bezgin.

Yine de kendimi zor da olsa haftada bir bazen iki dışarı atıyorum. Aslında her gün yürümem gerekiyor. Parklar bahçeler cıvıl cıvıl. Mevsimler değişiyor, takvimler değişiyor, biz değişiyoruz ama değişmeyenler hayatın değişim kurallarına aykırı şekilde aynen devam ederken mutlu mesut yaşıyor. Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş malum. Yaprak demişken düşme değil dirilme mevsimindeyiz. Ağaçlar davetkar, parklar, sahil boyu cilveli ama orada da korktuğum köpekler var. Ve elbette dünyada köpeğinden başka varlık yokmuş bütün haklar, bütün parklar, bütün yollar ona aitmiş gibi düşünen sahipleri. Dün yürürken mevzuata uygun bir şekilde köpeğine tasma ve ağızlık takan bir kadın gördüm. Boynuna sarılacaktım. Bu kadar ya, yapmanız gereken bu kadar. Tabi bir de tasmayı insan içinde on beş metre salmamak. Bu yüzden üç kez kaza geçirdim, birinde omuzum zedelendi ötekinde ambulansla götürdü hastaneye, dizime 12 dikiş atıldı. Dünyada sadece insanlar yok diyorsunuz, madem beraber yaşayacağız insanların da hakları, korkuları, korkma hakları olduğunu hatırlayın. Zaten selamsız sabahsız yan kapı komşum tasma takmamakta ısrarlı ve köpeği de saniyeler içinde kapımda bitip kalbimi sıkıştırmakta kararlı. Evime rahat girip çıkamıyorum. Kapıcıya söyledik, “Apartmanda bir değil üç tane var, tekme at geç abla, fino değil mi, ben attım on metre havaya uçtu, geldi sahibi çan çan bağırıyor bir de, çok kıymetliyse ipini bağlayacak, başkalarını rahatsız etmeyecek, ben onunla uğraşamam,” dedi. Ben karıncayı incitemem, böcek öldüremem tekme de atmam elbet ama köpek sahipleri fırsat bulsa biz köpekten korkanların yaşam hakkını elinden alır gibi davranıyor. Bu yazım da linçlenebilir, Hindistan’da ineğin karşılığı İzmir’de köpek çünkü. Ama biz de varız yahu, korkuyoruz, siz hiç çok korktunuz mu? Hah işte o anı hatırlayın, empati yapın ve tasmalarınızı köpeklerinize takın. Sağlık için doktor tavsiyesiyle yürümem gerekiyor yoksa hiç çıkmayacağım, dünya sizin olsun ama sağlık anayasal bir hak, lakin korkudan kalbim elimde yürürken bir de köpek sahiplerinin ters tavırlarına maruz kalıyorum. İnsana saygı vardı eskiden İzmir’de…

Dışarılar kabus, içeriler darlıyor, teyzem 24 gündür yoğun bakımda uyuyor. Onu beyin kanaması geçirdiği arife günü sabahında ambulanstan indirilirken gördüm en son. Bir gün önce de aynı şehirde görüntülü konuşmuştuk. Ramazan, taşınma, yerleşme telaşı, iki ev arası git geller derken nevrim dönmüştü. Bayramda ziyaret edecektik ama nasip olmadı. O beyin ameliyatı geçirmiş, kafatası açık bir halde yoğun bakımda kıpırdamadan yatarken biz bayram öncesi sipariş ettiği ev yapımı su böreklerini, baklavaları kızının ikramıyla yedik, gözümüzde yaş, gönlümüzde iyileşme umudu. Tanıyan tanımayan nice insan her gün dualarını gönderiyor, şifa için ne tavsiye ediliyorsa bulup okuyor ( çünkü doktorlar duadan başka yapacak bir şey yok, yapacağımızı yaptık, kendine gelmesini bekliyoruz dedi,) ama sadece iki kez el ayaklarını omuzlarını oynatmış. Ailenin doktorları refleks diyerek umut kırıyor yoğun bakım doktorları zaten artık bizim gibi bir yaşam süremeyeceğinden dem vuruyor ama detay vermiyor. Oysa teyzem iki hastaya aynı anda bakan, sağlığına düşkün, dikkatli hatta yüz yogasını bile fırsat buldukça ihmal etmeyen biriydi, şimdi öylece yatıyor. Meğer ne kadar yorulmuş.

Teyzem gördüğüm en inatçı, (inatçı olmadığında da inat ederdi) sebatkar, fedakar, çalışkan, yıkılmadım ayaktayım insanıyken onu çaresiz bilinçsiz o sedyede görmek beni çok dağıttı ve o günden beri hele de bütün başı sargılar içinde tekrar görme cesaretinden uzağım. Evlatları bana kırılıyor olabilirler ama hem biraz da onların daha çok görme fırsatı olsun diyorum hem de onu iyi görebileceğim zamana kadar bekliyorum. Ya o zaman gelmezse diyorlar, o zaman da görüntülü konuşmamızda olduğu gibi, canlı, heyecanlı, bayrama yetişmediği için yeni koltuk siparişini bayram sonrasına bırakan, dantellerden çerçevecide sunum tepsisi yaptıralım diye konuştuğumuz gibi hatırlayayım.

Hayat hep bir anda değişiyor. Dünya ne kadar boş ile ne kadar güzel arasında gidip gelen sarkaçta günden geceye geceden güne dönüyoruz.

Dün bir yazar söyleşisine gittim. Dönüşte yalnız başıma dolaştım sokakları. Kalabalık yerlerin köpekleri baygın yattığından sorun yok. Oralarda da insanlar üzerime geliyor gibi oluyor. Çok evden çıkmazsa insan sokakta mesafelenmekte zorlanıyor. Hem tek başıma gezmeyi sevmem ama hayat bana bunu çok yaşatıyor son yıllarda. Yine de her adımımda şükrediyorum, adım atabildiğim için, istediğim zaman dışarda ve evde olabildiğim için. Teyzeme solunum desteği veriliyor, nefes almak ya, onu bile desteksiz yapıyoruz ya, şükredecek çok şey var.

Trafikten kaçıp vapura binebilmek mesela. Kıyıda denize sıfır bir masa bulduğumda içebildiğim bir çay için bile şükrediyorum. Dün de Karşıyaka’dan Konak’a geçip metroya binmeden kıyıda gün batımını izledim, hiç durmayan zihnime bir kaç dakika vermem lazımdı… Elli yedi yıldır yaşadığı bu şehirde en son ne zaman buradan denize bakmıştır teyzem diye düşündüm. Hep çok işi vardı, hep herkese yetişirdi, o olmazsa hayat devam etmezmişçesine bir yükü omuzlarına almıştı. Elbette çevresi de öyle şekilleniyor insanın, destek için yaptıkları bile vazife kalıyor üzerine. Ahladım, derin nefesler aldım, teyzem için yine yeniden şifa diledim, dualarımı dalgalara, göğe, güneşe fısıldadım. İki arkadaşım birbirinden habersiz “Allah görmemişe çevirsin,” demişti. Bu kalıbı bizim buralarda kullanmazlar, duyunca çok sevdim ve dilime pelesenk ettim ne zamandır. Görmemişe çevrilmesini isteyeceğimiz ne çok şey oluyor hayatta ama sağlık hepsinden başka, o varsa var diğer dertler, o yoksa başka dertler siliniyor gönülden.

Garson kız bir çay almama kızdı. İlla pasta, kurabiye alın dedi, yok deyince yanımdaki masayı işaret ederken tek çay içen ablanın orası, başıma gelip başka bir isteğin var mı tek çay isteyen abla gibi tacizlerine devam etti. İçimizde akandan çok daha sert ve duygusal fondan eksik bir dünya dışımızda akıyor elbet. Beşinci dakikada ikinci çayı söyledim. Onuncu dakikada da kalktım ve vapurdan inip aynı biletle metro aktarmasına koşan insanlar arasına karıştım. İnsanlardan bir insan oldum. Teyzemin kızına gidecektik akşam, ev halkı dışardan gelip toplanamadı. Yarın dediler, bugün başka işler çıktı. Balkondan bakınca gördüğüm binada yatıyor teyzem. Ama bizden çok uzakta uyuyor. Akışa teslim oldum, aklımda duamda teyzem.

(*) Başlık Ülkü Tamer’in şiirinden alıntıdır. Kuş falan vurmayalım ama sevgili köpek sahipleri, madem aile ferdiniz, suça sürüklenen çocukların ailelerine bile mevzuatımız ceza vermeye hazırlanırken kontrolsüz güç sahibi köpeklerinize sahip çıkmalı değil mi? Hukuk insanı olarak çok defa altı ay hapis cezası ve yüksek para cezaları verildiğini gördüm şükür.

Bu nedenle bahar gelmişken Türkiye’de yaşayanlara bir küçük hatırlatma. Başka yerde yaşayanlar zaten mevzuatlara, kurallara uyup serbest bırakmıyor hiç bir hayvanını. Avrupa, ABD, kıskanılıyorsun.

Türk Ceza Kanunu (TCK) 177. madde, gözetimi altındaki hayvanı başkalarının hayatı veya sağlığı için tehlikeli şekilde serbest bırakan veya kontrolünde ihmal gösteren kişiyi cezalandırır. Bu suç, zarar doğmasa bile tehlike yarattığı için cezalandırılır ve 6 aya kadar hapis veya adli para cezası öngörür.

Hayvan birine zarar verirse, TCK 177'nin yanı sıra somut olayın özelliklerine göre "taksirle yaralama" (TCK 89) veya "taksirle öldürme" (TCK 85) hükümleri de uygulanabilir.

Ayrıca 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında, köpeklerin tasmalı ve kontrollü gezdirilmesini zorunlu kılar. Tehlike arz eden ırkların ağızlık ve tasmayla gezdirilmesi şarttır. Kamusal alanlarda tasmasız köpek gezdirmek ve çevreye zarar verilmesi durumunda adli/idari para cezaları uygulanır.

Köpeğin tasmasız olması sonucu yaşanan yaralanma veya zararlardan doğrudan köpeğin sahibi sorumludur. 

Kar Küreme Teşekkür

 

İnsan kendine beş iyilik yapmalıymış. Evet bir Instagram postunda gördüm:

1-Geçmişi özgür bırak

2-Herkesi affet

3-Gelecekten korkma

4-Kendi değerini bil

5-Kendini sev

Normalde olsa hepsine uzun uzun itiraz yazıları döşeyebilirdim. Ama artık huzuru seçiyorum ve yılın son dolunayını yaşadığımız bugünlerde seçtiğim bu alanda zirveye tırmanmak için atmam gereken adımları kabul ediyorum. Hazır yakında taşınacağım, çalışmalara başlayayım dedim. Evlerde metrekarelerin küçülmesiyle zorla itildiğimiz yüz parçayla yaşamalı minimalistliğinin yanından geçemem ama bir tazelenme gerekli. Malum duvar boyunca sıralanmış yedi kitaplık tıka basa dolu. Geçenlerde oğlum kendi yeni ve mesleki kitaplarını bilim hızlı değişiyor diyerek hemen verince gaza gelip ben de çıkardım bir şeyler. Ama atmaya kıyamayıp sahaf aradım. Eve gelmeye razı ettiğimiz adam artist çıktı, sinir bozdu. Bir hafta beklettikten sonra geldi oturdu antreye, kategorilerle poşetlediğim kitapları döktü, tek tek seçti. Ne satar ne satmaz diye diye, söylendi durdu. Birkaç arkadaşıma teklif ettiğim zamanında altı çize çize okunmuş bir sürü edebiyat dergisini hiç umursamadı. Edebiyat satmıyor dedi, hevesle kişisel gelişimleri topladı. Birkaç popüler romanı aldı, hukuk kitapları zaten umurunda olmadı, hatta bunları çöpe atın dedi. Geri dönüşüme verelim, nasılsa hepsi dönüşüyor bizim gibi, bir şey kalmıyor eskiden dedim hukuklarla vedalaştım.

Kilolarca ağırlıktaki güzelim kuşe kağıt tıp kitaplarını bile genç doktorlara vermek isteyen kardeşim de kapı kapı gezip kimsenin kitaplığında yer bulamadığından çöpün yanına bırakmıştı. Sanırım kitap devri kapanıyor diyerek sahaftan kalanları kağıtçıya verdim gitti. Döndüm kitaplığa baktım hala bütün raflar doluydu. Oysa neredeyse 200 kg’a yakın kitapla vedalaşmıştım. Tıka basalık azalmıştı, daha ferah raflar…

Sıra objelere geldi. Bir arkadaşım yakınlarda taşınmış evden sadece ailesini ve ceketini alıp çıkmıştı. Yeni evine de yaşamak için gerekli eşyaları almış kendini sanattan, kitaptan, kıymetli eşyadan arındırmıştı. Hatta üzerindeki ceketten de kurtulduğunu geride bıraktıklarıyla öyle güzel hafiflediğini anlatınca o kadarı benim için imkansız olsa da bir şeylerle vedalaşmaya karar verdim.

Ve ilk sen çarptın gözüme sevgili kar kürem. Seni neden almıştım bilmiyorum evet kendim aldım çünkü hiç kar küresi alanım olmamıştı. Yurt dışından içinde şehir siluetleri olanlardan vardı ama onları dahi kendim almıştım. Sanırım sen ergenlikten kalma bir boşluğu doldurdun kar kürem. Aldığım günü dün gibi hatırlıyorum, girdim bir satış sitesine içinde kardan adam olmasın diye mevcutlar arasında en güzeli diye seni seçtim. Pandemiden yeni çıkmıştık, hayatta kalanlar olarak yaşamaya daha bir hevesli miydik bilmiyorum. Tek taşımı değil ama kar küremi kendim almıştım işte. Hoş bir tektaşım ve çok şükür bir kedim de yok hala. Manyaklarlardan uzak durmak lazımmış. Sahiplerinden duyduğum kadarıyla da bütün kediler manyakmış. Tek taşlar da pahalı.

Hasıl-ı kelam kar kürem, seni sevdim, aldım, kırılsan üzülmeyecek kadar kanıksadım. Ama sen dayanıklı çıktın, ışığın, müziğin de hala var lakin artık seninle bir yolun sonuna geldik. Bana hizmetini tamamladın, vazifen bitti.

Bana ilham olduğun için de teşekkür ederim. Seni izlerken gönlüme vuran esintiyle mısraları alt alta dizip nadiren de olsa yaptığım gibi şiir yazdım, seslendirdim, fotoğrafının da geçtiği bir klip yapıp YouTube’a koydumHatta o şiir Girdap adlı seçkiye dahil edildi. Bir zamanlar düzenli olarak paylaştığım podcast serisinde paylaştım. Bırak/ma idi şiirin adı ama artık bırakıyorum, sırf seni değil nicesini.

Ve kendime yaptığım iyilikler listeme bir çentik daha atıyorum. Darısı hala ne yapsam diye düşündüklerimin başına. Hepsi için bir veda yazısı yazacak değilim elbette. Buradan kıymetini bildiğimi de anla.

Elveda.

Üç Renk: Mavi, değil sadece Renkli

 


Bir hafta daha dolu dolu geçti. Buraya bunları neden yazıyorum sorusu hala içimde yankılanıyor. Sesime ses veren karlı dağlar olmasın istiyorum belki de. Ama insan her şeyi kendi için yapmalı martavallarıyla sık sık manipüle edildiğimiz bu çağda hiç olmazsa kendine rapor çıkarmış oluyorsun diyerek avunuyorum. Sesime ses verenlere teşekkürüm bile vermeyenlere gönderme olarak algılanmış ve bu konuda biz de beğen yapıyoruz diyerek sitem eden arkadaşlarım oldu. Elbette yeni bir yolculuğa çıktığım bu mecrada herkesin katkısı çok kıymetli ama kalkıp yorum yazma zahmeti göstermiş olanlar da en azından ek bir teşekkürü hak ediyor diye düşünüyorum. Alınmak, içerlemek için istersek çok sebebimiz olur da keşke enerjimizi birbirimizi büyütecek desteklere harcasak, ota çöpe üzülmesek de sağlımızı bozmasak. Zira geçen haftanın yedi gününden altısını hastanede geçirmiş biri olarak epey ibretlik görüntü ve hali yaşadım. Rutin kontroller için gittiğim hastaneden de bir süre uzak olmayı diliyorum. Bu nedenle birbirimize yardımcı olalım. Buradan kimseyi kastederek bir şey yazmıyorum. Pasif agresif tutumlarım da yoktur. Konuşarak her konu aşılır. Aksi düşünülüyorsa da susulur, ne diyeyim. Şimdi kendime verdiğim raporuma geçiyorum.

Cumartesi günü “RASKOLNİKOV, TEĞMEN DROGO, GREGOR SAMSA: ŞEMALAR ÇERÇEVESİNDE PSİKOLOJİK ANALİZ Erken Dönem Uyum Bozucu Şema” başlıklı bir seminere gittim. Edebiyat söyleşilerinin olduğu bir etkinliğe Aile Bakanlığında çalışan bir klinik psikolog Taha H. Can davetli idi. Tamamen kendi ilgisiyle çalıştığı bu konuda roman kahramanlarının şemalarını çıkarmak çok yaratıcı geldi bana. Verimli geçen toplantı sonrası talep üzerine bu şekilde romanları inceleyeceği bir okuma kulübü kurması istendi. Bakalım nasıl sonuç doğuracak. Şimdi buraya Taha Beyin bizimle paylaştığı notlarından en azından bir kahramanı alıntılamak istiyorum, hepimize faydalı olacaktır.

Tatar Çölü DİNO BUZZATİ

Adı: Giovanni Drogo Mesleği: Subay (Teğmen) Yaşı: Romanın başında yaklaşık 22–23 yaşlarında Sosyal Statüsü: Orta-sınıf kökenli Eğitim: Kraliyet Harp Akademisi mezunu Medeni Durum: Bekar Ailesi: Annesiyle yaşadığına dar ipuçları var, babası muhtemelen hayatta değil İlk Görev Yeri: Bastiani Kalesi Kişilik Özelliği: Disiplinli, duygularını bastıran, idealler ve görev bilinci yüksek bir genç adam

Ana Temalar Bekleyiş, anlam arayışı. Görev, bağlılık ve fedakarlık. Boşluk ve anlamsızlık. Değişime direnç ve alışkanlıkların gücü

Şemalar:

Duygusal yoksunluk Kusurluluk Onay Arayışı Kendini Feda Duygusal Yoksunluk İlgi, şefkat, sıcaklık yoksunluğu Köken: Anne ilişkileri- “… Evde, yalnızca, kendisine veda etmek üzere kalkan annesinin bulunduğu yan odadan gelen küçük tıkırtıların bozduğu derin bir sessizlik hüküm sürüyordu.”

Kendini açma ve duygusal destek yoksunluğu Köken: Anne ilişkileri- “Annesiyle vedalaşırken kadının gözler dolmuştu ama ağlamamaya çalışıyordu. Drogo ise bunun çok da önemli olmadığını düşünmeye çalışıyordu.“

Duygusal Yoksunluk Yalnızlık ve yabancılaşma Köken: Anne ilişkileri- “Annesi hemen geldi; … ama o da az sonra bir arkadaşıyla buluşarak kilseye gidecekti… dünyada herkes Giovanni Drogo’ya hiç de aldırmaksızın yaşayıp duruyordu.” Yoksunluk ve ihtiyaç (sevgi, onay, destek vb.) Köken: Anne ilişkileri- “Annesinin yanında, onunla aynı odada, lambanın bildik ışığı altında olsaydı, Giovanni ona her şeyi söyleyebilirdi.

Şemaya Teslimiyet Drogo’nun iç dünyasındaki duygusal yoksunluğun simgesel karşılığı olarak tatar çölü tıpkı annesi gibi resmedilir. İhtiyaçlara karşılık vermez-

Boşluk ve yalnızlık uyandırır-

“Bir tek kelime edilmeden geçen uzun saatlerde… kimse yoktu, sadece sessizlik vardı.“ Teslimiyet- “Bir sabah uyandığında bu manzaranın artık ona garip gelmediğini fark etti.

Bastiani Kalesi: Dış dünyanın içsel yansıması. Issız, tenha, iletişmsiz. Kahramanlık yanılsaması. Anlam arayışı. Tekrarlayan döngüler. Konfor alanı.

Kendini Feda “Uzun ve belirsiz vadeli bir iyilik uğruna, küçük sevinçlerden vazgeçmiş olmasından acı bir tat alıyordu.” “Yirmi yıl önce… yaz harekâtları, tiyatrolar, balolar… Ama tüm bunlardan şimdi elinde ne kalmış olacaktı ki?

“Belki bir gün savaş çıkarsa, herkes kahraman olacak… ve ben de kalede kalmamın nedenini anlamış olacağım.” “Hemen gitmek istiyorsanız en uygunu hastalık gerekçesidir… Ama dört ay kalırsanız, işler daha nizami olur.” “Ama Drogo annesini anımsadı: Bu saatte onu düşünüyor ve oğlunun vaktini sevimli arkadaşların ve belki de, belli mi olur, hoş bir hanımın eşliğinde geçirdiğini düşünüp teselli buluyor olmalıydı…” Unutulmamak için insanın kendisini göstermesi gerektiğini ve eğer bizzat harekete geçmezse, hiç kimse kalkıp da kendiliğinden Giovanni’yle ilgilenmeyecekti…”

Cumartesi bu eğitimle başladı. Örgüye meraklı iki eski arkadaş eğitim çıkışı Kızılay’da dolaştık, kahve içip kendimizi ipçide bulduk. İpleri çok ilginç buluyorum. Örmeyi de. Olay örgüleri gibi yeni bir öyküyü adım adım ilmek ilmek örmek çok eğlenceli. O dükkan binlerce ihtimal var dedirten heyecan verici bir yer.

Renkler, örnekler, farklı nesnelere dönüşebilecek o kadar malzeme var ki, hayat gibi. Bir gün tamamlanmayı bekleyen roman taslaklarım gibi. Eve gelir gelmez hemen beş motifli çantaya başladım. Pazar da bitmek üzereyken başıma giren ağrıyla bıraktım. Bırakmayı bilmeli, artık öğren dedim. Pazartesi ise ilk fırsatta tamamladım. Çok tatlı bir çanta oldu ve renklerle oynamaya karar verdim. Minik minik denemelerle ne olacağını tasarlamadan parçalar üretiyorum günlerdir.

Salı günü bir arkadaşımın Yedi vadi adını verdiği bir Simurg Atölyesine başladım. Onun ilk heyecanında, 5 Numara adlı mekanında 7 yeni insanla tanıştım, kolaj yaptım.

Benim için ilginç olan 7 kişinin de hayatımdan geçmiş ve önemli dönemeçlerde yoldaşlık ettiğim isimlere sahip olmasıydı. Bir kaçıyla yollarımız ayrılmıştı. Özlediğim ama bir nehirde iki kere yıkanılamadığından tekrar yarenlik edemeyecek kadar uzaklaştığım insanların sanki 7 haftada 7 yüzleşme yaşamam gerektiğini hatırlatırcasına dizilmesi ilginçti. Bir yandan da yepyeni simalar bambaşka insanlardı tanıştıklarım. Her şey değişiyor, her acı geçiyor dercesine aynı isimler üzerinden gülümsüyorlardı bana.

Sonra Ankara’ya ilk geldiğim zamanlar evinde sık sık kaldığım yakın arkadaşım orada oturduğu için beraberce dolaştığımız yerlerde gezindim. Mavi spiral havuzda suyun merkeze akışını izledim. Bu atölye, düzenleyecisinden, içeriğinden ziyade beni tetiklemeye başlamıştı bile. Zaten 2023 Ağustos’ta Sanal Yazı Evinin geleneksel kitap yazma ayı programında başladığım 7 vadili bir taslağım vardı. Ona dönmem için de işaret olabilirdi. Ayrıca son okumasını yapmak için epey uzaklaştığım novella ve geçen yıldan beridir dinlendirdiğim Dipsiz Göl’ün ikinci kitabı da dün gece itibariyle editör kontrolünden geldi. Yani yapacak öyle çok işim var ki, oyalanmamalıyım diyorum kendime. Hadi, hadi diye peşimde bir iç ses darladıkça ben iplerle kaçıyorum. Zihnim kitap taslaklarımda elim iplerde, gönlüm renklerde gündemden uzak durmaya çalışarak kendi gündemimi yaşamaya çalışıyorum. Çünkü gündemde boğulduğum vakitlerde çözüm üretemediğim ülke sorunları olmayan tansiyonumu yukarı çekerken elimden bir şey gelmiyor. En azından kendi gündemimle meşgulken ürettiklerim var. Sosyal medya yüzünden sık sık haberdar olup yıpranıyoruz zaten.

Salı günü neredeyse tüm gün ve gece kendimle, kendimce geçti. Özlediğim bir durumdu. Hiç ev iş yapmadım mesela. Tam böyle düşünürken gece 00:00 olduğunda makinede biten çamaşırları gördüm, kuruyanları katlayıp ıslakları asınca yine ev işi yolumu kesti dedim ama artık ertesi güne geçmiştik. Akşam için de Mehmet Açar’ın yeniden başladığı film okumalarına katıldım. En sevdiğim şeylerden biri sinema. Ve onun üzerine izleyip yazmak. Uzun yıllar önce seyrettiğim Üç renk serisinden Mavi filmini dinledik. Her zaman ki gibi güzeldi. Bir sürü notlar aldım. Sonra defteri kapatıp bir başka deftere geçtim. Yeşim Hoca tetikleriyle yazmak isterken ders boyunca çalan kapıya 3 kez kalkınca çok güzel başladığım bir yazı yarım kaldı. Bugün onu yazacaktım, burayı hatırladım. Yeşim Hoca demişken “Kendimi Yazıyorum” e kitabını alalı kaç hafta oldu hala çalışmaya başlayamadım.

Bu arada Mustafa Çevikdoğan’ın geçen hafta dinlediğim ve çok sevdiğim öykü kitabı Temiz Kağıdı’nı aldım, okudum. Çok güzeldi. Javier Cercas’ın Saplantı adlı kitabı da çok güzel gidiyor. Bir kaç ayrı kitap daha var yarım, hepsini okuyorum. Ve anladım ki ben tek bir kitap tek bir örgü tek bir yazı tek bir arkadaş grubuyla yetinemiyorum. Tek olan tek şey oğlum. Ve artık kabul ediyorum, ben böyle mutluyum Ve yalnız değilim. Misal 

 kadar renkliyim.

Bu yazıyı yüklerken 15:46’da deprem oldu biraz sürdü. Ankara’da deprem olmaz deyip çevre illeri düşündüm. Yoksa İstanbul mu, Simav mı derken(o kadar da gündemden kopuk değilmişim) AFAD 5.2 Konya Kulu diye açıkladı. Beklemediğimiz yerden yüksek bir şiddette geldi. Geçmiş olsun hepimize.

Not: Bu yazı ilk kez 15 Mayıs 2025 tarihinde https://handankilic.substack.com/p/uc-renk-mavi-degil-sadece-renkli adresinde yayınlanmıştır.

Peliklerini ör hadi!

Anneannem saçlarını her banyodan sonra itinayla tarar ve ortadan ayırıp iki yanına örerdi. Pelikleri incelse de neredeyse beline kadar gelir...