Peliklerini ör hadi!

Anneannem saçlarını her banyodan sonra itinayla tarar ve ortadan ayırıp iki yanına örerdi. Pelikleri incelse de neredeyse beline kadar gelirdi. Kadının saçı uzun olmalı derdi. Ne kadar uzun sorusunun cevabı hazırdı: Öldüğünde yıkanırken göğüslerini örtmeli. Edep bunu gerektirir diye anlatırdı. Hazreti Fatma annemizin böyleymiş. Fatma teyzem de hiç saçlarını kesmedi, hep uzattı, uzadıkça zayıfladı ama o hep rahmetli annesinin sözünü tuttu. Adını aldığı büyüğüne hürmeten tepesi açılsa da saçları göğüslerini örtecek kadar uzundu. Ta ki o güne kadar…

Anneannem yemek yaparken, yoğurt mayalarken “Allah’ım benim elim değil Fatma annenizin eli,” derdi hep ve her yaptığı çok lezzetli olurdu. Hazreti Fatma’nın eli bolluk ve bereket ve elbette lezzetin kaynağıydı ona göre.

Halk arasında da yaygın olarak Fatma’nın eli nazara ve kem gözlere karşı korunmak ve şans getirmesi amacıyla evlerde, takılarda, kolyede, bilekliklerde kullanılır. Genellikle ortasında bir göz figürü nazar boncuğu da bulunur, bu da her şeyi gören göz anlamında koruyuculuğu simgeler. İslam kültürünün yanı sıra Yahudilik Miryam‘ın eli ve Hinduizm gibi farklı kültürlerde de benzer amaçlarla kullanılan antik bir simgedir. Sabrı, sadakati, bereketi ve dişil gücü temsil edermiş. Anneannem oraya buraya semboller asan bir kadın değildi ama gönlünü açtığı inançla her yemeğe başlarken Fatma annemizin elinden bahsederdi. Bazen ben de söylerim ve hemen arkasından bizim elimizin lezzeti yok mu diye bir şüphe tohumu atılır içime ve eğer o şüphe bir kere gelirse yemeğin lezzeti olmaz. Oysa bende gümüşten sembolü de var. Ama inanmak tılsımlı bir hal, çok sorgulamamak lazım galiba hayatı.

Nedenini bildiğimiz ne bizi mutlu etmiş ki? Gidenlerin vefasızlığından, vedasızlığından mustarip olduğumu söylediğimde ne önemi var artık gitmiş hayatında yok demişti bir arkadaş. Ben hukukum olan her insanla vedalaşmak isterim, ona vakit ayırdığım biri aniden ortadan kaybolduğunda elbette nedenini merak ederim. Herkesin kendince nedenleri olabilir, en acıtan şekilde de olsa bunun dillendirilmesini tercih ederim. Çünkü vedalaşmak bir haktır ve çok önemlidir. Kızı, oğlu, torunu en çok bu yüzden gözlerini açsın istiyor. Bugün 41 gün oldu, Fatma teyzem geçirdiği beyin kanamasının ardından hala yoğun bakımda uyuyor.

Anneannem ilk çocuğunu altı aylıkken kaybetmiş. Oğlunun ardından bu acıya Peygamber Efendimiz de evlat acısı çekti, hem de kaç tane diyerek katlanmış ve yeniden çocuğu olduğunda adını Fatma koymuş. Fatma, Peygamberimizin hayatta kalan tek çocuğu, soyu kızından devam eden tek peygamber. Teyzem de anneannemin ilk göz bebeği olarak 75 yılında. Ellerini, ayaklarını kıpırdatıyor, birkaç kez gözünü açmış, başındaki doktor gözünün bir kere ışığı tepki verdiğini söylüyor ama bütün kıpırdanmalar refleks olabilir diyen doktor da var. Annem girdi önceki gün yanına, dayanamamış eliyle göz kapağını açmış, bir tanesi çok bulanık, bizim gözümüz gibi parlak değil, feri yok dedi. Diğeri normalmiş, nazar duası okumuş, teyzem esnemiş, saçları bir santimi geçmiş. Sadece peliklerini değil tüm saçlarını tıraş ettiler, kafatasından çıkardıkları parçayı da daha önce yazdığımda dondurduklarını zannediyorduk ama çöpe atmışlar. Artık yerine plastik kapak takılıyormuş, henüz kafatası açık, ben yoğun bakımın önünde bekliyorum, o bile dağılmama yetiyor. Dün dört hastanın yakını girdi içeri, 10 dakika konuştular can parçalarına, dön artık geri, aç gözlerini, seni bekliyoruz, hadi uyan, oğlun seni bekliyor, torunun seni soruyor, hadi dediler belki şimdiye kadar söylemedikleri kadar çok sevdiklerini, beklediklerini anlattılar. Teyzen kendine benzeyen torununa tepki veriyormuş genelde, tepki görmeyenler üzgün… Kafada sorular, bana kırgın mı, bizi duyuyor mu duymuyor mu?

Dedesi, ninesi 95 yaşlarına kadar dünyadaydı. Teyzeminki daha mı zor bir hayattı? Sorular ve sorular. Kolay hayat yok ki! Herkes bir yerden derin yaralı, ayakta kalma yarayı örtme derdine hayat diyoruz. Örtersen unutursun. Ancak o zaman acıdan ölümden habersizmişçesine zevk alırsın hayattan. Bu bilinçli bir tercihtir ama zamanla insan inanır, bilinçaltı aptalmış ya! Yoksa kimse hatırlamamayı bile isteye seçmemeli. Hatırlamamak en korkulan hastalık artık.

Havalar ısınıyor, polenler hastane bahçesini sardı, insanlar hapşuruklarla boğuşuyor. Bunun da bir şehir planlaması hatası olduğunu okuduğumdan beri Allah’ın işine karışmasak diyorum. Belediyeler meyve verip etrafı kirletiyor diye ağaçların dişilerini dikmemişler. Meğer dölleyecekleri ağaçlarla karşılıklı dikilse bu erkek ağaçlar polenlerle insanları hasta etmeyecekmiş de insan işte her şeye burnunu sokuyor. Sıcaklar geliyor, dereceler yükseliyor, duvardaki derecelerden yok artık etrafta her şey telefonda. Çocukken bizim evde Bodrum’dan aldığımız deniz kabuklarıyla süslü bir derece asılıydı duvarda. Derece dediğim termometre, biz İzmirliler öyle uzatmayı sevmiyoruz malum domatese bile domat diyoruz. Benim evimde bir termometre hiç olmadı, oğlumu yıkarken suyun içine attığımız banyo takımının parçası olan hariç. Hala duruyor, ne yapacaksın bunları diyor oğlum, bunları saklarsan tabi evlere sığmazsın. Bir gün, olunca yani torunuma göstereceğim diyorum, insanın emelleri uzun, hayat kısa. Hep daha güzel günlerin onu bekleyeceğini, hep uzun bir ömrünün olacağını düşünüyor. Oysa bir saat sonrası için kimsenin garantisi yok. Teyzemin salon koltuk siparişi iptal. Havalı yatak solunum, cihazı siparişi hala askıda.

Hayat çok belirsiz. Dün evine giden insanlar karşı şeritten gelen bir kamyonunun üzerine geleceğini bilmiyordu Bornova’da. Burun estetiği için ameliyata giren genç kız öncesi sonrası fotoğrafları çektirirken öleceğinden habersizdi. Hayaller ve hayatlar!

Teyzem evine dönecek mi? Bizi duyacak mı? Pelikleri yine uzayacak mı? Fatma annemizin eli, sen uzan üzerimize, adının hürmetine güçlendir teyzemi. Yemeklerimize ve hayatımıza lezzet kat. Evet hayat akıyor, herkes bir başına ayrı yerlerde ayrı acıları bir başına yaşıyor ama her acının taşıyıcısı biliyor ki hayatta her şey çok yavan…

30 Nisan 2026

 

"Çok Canım Sıkılıyor, Kuş Vuralım İstersen"(*)

 


Canım uzun zamandır hiç bir şey yapmak istemiyor. Ama kalkıyorum ve bir değil iki evin idaresini yapıyorum. Biri boş, yeni yerleşmiş, panjuru dahi kapalı olsa da nasıl kirlendiğini anlamadığım biri bilfiil içinde olduğum ev. Günler bir avuç. Yemek yap, ortalık topla, rutinde boğul, insana yetiyor. Canıma inat ayaktayım, devam ediyorum. Ama ne zaman oturup birini arayayım desem, şimdi değil diyorum. Konuşacak halim yok. Hiçbir şey keyif vermiyor.

Geçen hafta bir gece iki günü Ankara’da 23. Kitap Fuarında imzada geçirdim. Önceden yapılmış program olmasa gitmezdim. Neyse ki, Ankara ve arkadaşlarım yüzümü güldürdü ve geride bıraktıklarıma ah dedirtti. Yeni şehrimde bir düzen kuramadan savruluyorum. Burada da üç aydır buluşalım diyen arkadaşlarla sonunda dışarda yemek yedik. Eski Ankaralılar olarak Aspava’ya gittik. İzmirlilerden hala bir hoş geldin yok. Benim gibi sosyal bir insana az gelse de arada insan gördüğüm oluyor işte. Oysa ne planlarım vardı. Hepsi bir günde önemini kaybetti. Hayat yazıyor, biz oynuyoruz diye sayfa kurmuştum, etkinlik arkadaşlarıyla buluşmalar planlayacaktık. Ama işte kendisini gerçekleştiren kehanet, Hayat veren yazdı, biz oynuyoruz. Üç dört tanesine hiç ilana çıkmadan kendim katıldım, nefes almak için. Keyifsiziz. Teyzemden beri zaten bir avuç kalan ailemiz üzgün, yaşlılar bezgin.

Yine de kendimi zor da olsa haftada bir bazen iki dışarı atıyorum. Aslında her gün yürümem gerekiyor. Parklar bahçeler cıvıl cıvıl. Mevsimler değişiyor, takvimler değişiyor, biz değişiyoruz ama değişmeyenler hayatın değişim kurallarına aykırı şekilde aynen devam ederken mutlu mesut yaşıyor. Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş malum. Yaprak demişken düşme değil dirilme mevsimindeyiz. Ağaçlar davetkar, parklar, sahil boyu cilveli ama orada da korktuğum köpekler var. Ve elbette dünyada köpeğinden başka varlık yokmuş bütün haklar, bütün parklar, bütün yollar ona aitmiş gibi düşünen sahipleri. Dün yürürken mevzuata uygun bir şekilde köpeğine tasma ve ağızlık takan bir kadın gördüm. Boynuna sarılacaktım. Bu kadar ya, yapmanız gereken bu kadar. Tabi bir de tasmayı insan içinde on beş metre salmamak. Bu yüzden üç kez kaza geçirdim, birinde omuzum zedelendi ötekinde ambulansla götürdü hastaneye, dizime 12 dikiş atıldı. Dünyada sadece insanlar yok diyorsunuz, madem beraber yaşayacağız insanların da hakları, korkuları, korkma hakları olduğunu hatırlayın. Zaten selamsız sabahsız yan kapı komşum tasma takmamakta ısrarlı ve köpeği de saniyeler içinde kapımda bitip kalbimi sıkıştırmakta kararlı. Evime rahat girip çıkamıyorum. Kapıcıya söyledik, “Apartmanda bir değil üç tane var, tekme at geç abla, fino değil mi, ben attım on metre havaya uçtu, geldi sahibi çan çan bağırıyor bir de, çok kıymetliyse ipini bağlayacak, başkalarını rahatsız etmeyecek, ben onunla uğraşamam,” dedi. Ben karıncayı incitemem, böcek öldüremem tekme de atmam elbet ama köpek sahipleri fırsat bulsa biz köpekten korkanların yaşam hakkını elinden alır gibi davranıyor. Bu yazım da linçlenebilir, Hindistan’da ineğin karşılığı İzmir’de köpek çünkü. Ama biz de varız yahu, korkuyoruz, siz hiç çok korktunuz mu? Hah işte o anı hatırlayın, empati yapın ve tasmalarınızı köpeklerinize takın. Sağlık için doktor tavsiyesiyle yürümem gerekiyor yoksa hiç çıkmayacağım, dünya sizin olsun ama sağlık anayasal bir hak, lakin korkudan kalbim elimde yürürken bir de köpek sahiplerinin ters tavırlarına maruz kalıyorum. İnsana saygı vardı eskiden İzmir’de…

Dışarılar kabus, içeriler darlıyor, teyzem 24 gündür yoğun bakımda uyuyor. Onu beyin kanaması geçirdiği arife günü sabahında ambulanstan indirilirken gördüm en son. Bir gün önce de aynı şehirde görüntülü konuşmuştuk. Ramazan, taşınma, yerleşme telaşı, iki ev arası git geller derken nevrim dönmüştü. Bayramda ziyaret edecektik ama nasip olmadı. O beyin ameliyatı geçirmiş, kafatası açık bir halde yoğun bakımda kıpırdamadan yatarken biz bayram öncesi sipariş ettiği ev yapımı su böreklerini, baklavaları kızının ikramıyla yedik, gözümüzde yaş, gönlümüzde iyileşme umudu. Tanıyan tanımayan nice insan her gün dualarını gönderiyor, şifa için ne tavsiye ediliyorsa bulup okuyor ( çünkü doktorlar duadan başka yapacak bir şey yok, yapacağımızı yaptık, kendine gelmesini bekliyoruz dedi,) ama sadece iki kez el ayaklarını omuzlarını oynatmış. Ailenin doktorları refleks diyerek umut kırıyor yoğun bakım doktorları zaten artık bizim gibi bir yaşam süremeyeceğinden dem vuruyor ama detay vermiyor. Oysa teyzem iki hastaya aynı anda bakan, sağlığına düşkün, dikkatli hatta yüz yogasını bile fırsat buldukça ihmal etmeyen biriydi, şimdi öylece yatıyor. Meğer ne kadar yorulmuş.

Teyzem gördüğüm en inatçı, (inatçı olmadığında da inat ederdi) sebatkar, fedakar, çalışkan, yıkılmadım ayaktayım insanıyken onu çaresiz bilinçsiz o sedyede görmek beni çok dağıttı ve o günden beri hele de bütün başı sargılar içinde tekrar görme cesaretinden uzağım. Evlatları bana kırılıyor olabilirler ama hem biraz da onların daha çok görme fırsatı olsun diyorum hem de onu iyi görebileceğim zamana kadar bekliyorum. Ya o zaman gelmezse diyorlar, o zaman da görüntülü konuşmamızda olduğu gibi, canlı, heyecanlı, bayrama yetişmediği için yeni koltuk siparişini bayram sonrasına bırakan, dantellerden çerçevecide sunum tepsisi yaptıralım diye konuştuğumuz gibi hatırlayayım.

Hayat hep bir anda değişiyor. Dünya ne kadar boş ile ne kadar güzel arasında gidip gelen sarkaçta günden geceye geceden güne dönüyoruz.

Dün bir yazar söyleşisine gittim. Dönüşte yalnız başıma dolaştım sokakları. Kalabalık yerlerin köpekleri baygın yattığından sorun yok. Oralarda da insanlar üzerime geliyor gibi oluyor. Çok evden çıkmazsa insan sokakta mesafelenmekte zorlanıyor. Hem tek başıma gezmeyi sevmem ama hayat bana bunu çok yaşatıyor son yıllarda. Yine de her adımımda şükrediyorum, adım atabildiğim için, istediğim zaman dışarda ve evde olabildiğim için. Teyzeme solunum desteği veriliyor, nefes almak ya, onu bile desteksiz yapıyoruz ya, şükredecek çok şey var.

Trafikten kaçıp vapura binebilmek mesela. Kıyıda denize sıfır bir masa bulduğumda içebildiğim bir çay için bile şükrediyorum. Dün de Karşıyaka’dan Konak’a geçip metroya binmeden kıyıda gün batımını izledim, hiç durmayan zihnime bir kaç dakika vermem lazımdı… Elli yedi yıldır yaşadığı bu şehirde en son ne zaman buradan denize bakmıştır teyzem diye düşündüm. Hep çok işi vardı, hep herkese yetişirdi, o olmazsa hayat devam etmezmişçesine bir yükü omuzlarına almıştı. Elbette çevresi de öyle şekilleniyor insanın, destek için yaptıkları bile vazife kalıyor üzerine. Ahladım, derin nefesler aldım, teyzem için yine yeniden şifa diledim, dualarımı dalgalara, göğe, güneşe fısıldadım. İki arkadaşım birbirinden habersiz “Allah görmemişe çevirsin,” demişti. Bu kalıbı bizim buralarda kullanmazlar, duyunca çok sevdim ve dilime pelesenk ettim ne zamandır. Görmemişe çevrilmesini isteyeceğimiz ne çok şey oluyor hayatta ama sağlık hepsinden başka, o varsa var diğer dertler, o yoksa başka dertler siliniyor gönülden.

Garson kız bir çay almama kızdı. İlla pasta, kurabiye alın dedi, yok deyince yanımdaki masayı işaret ederken tek çay içen ablanın orası, başıma gelip başka bir isteğin var mı tek çay isteyen abla gibi tacizlerine devam etti. İçimizde akandan çok daha sert ve duygusal fondan eksik bir dünya dışımızda akıyor elbet. Beşinci dakikada ikinci çayı söyledim. Onuncu dakikada da kalktım ve vapurdan inip aynı biletle metro aktarmasına koşan insanlar arasına karıştım. İnsanlardan bir insan oldum. Teyzemin kızına gidecektik akşam, ev halkı dışardan gelip toplanamadı. Yarın dediler, bugün başka işler çıktı. Balkondan bakınca gördüğüm binada yatıyor teyzem. Ama bizden çok uzakta uyuyor. Akışa teslim oldum, aklımda duamda teyzem.

(*) Başlık Ülkü Tamer’in şiirinden alıntıdır. Kuş falan vurmayalım ama sevgili köpek sahipleri, madem aile ferdiniz, suça sürüklenen çocukların ailelerine bile mevzuatımız ceza vermeye hazırlanırken kontrolsüz güç sahibi köpeklerinize sahip çıkmalı değil mi? Hukuk insanı olarak çok defa altı ay hapis cezası ve yüksek para cezaları verildiğini gördüm şükür.

Bu nedenle bahar gelmişken Türkiye’de yaşayanlara bir küçük hatırlatma. Başka yerde yaşayanlar zaten mevzuatlara, kurallara uyup serbest bırakmıyor hiç bir hayvanını. Avrupa, ABD, kıskanılıyorsun.

Türk Ceza Kanunu (TCK) 177. madde, gözetimi altındaki hayvanı başkalarının hayatı veya sağlığı için tehlikeli şekilde serbest bırakan veya kontrolünde ihmal gösteren kişiyi cezalandırır. Bu suç, zarar doğmasa bile tehlike yarattığı için cezalandırılır ve 6 aya kadar hapis veya adli para cezası öngörür.

Hayvan birine zarar verirse, TCK 177'nin yanı sıra somut olayın özelliklerine göre "taksirle yaralama" (TCK 89) veya "taksirle öldürme" (TCK 85) hükümleri de uygulanabilir.

Ayrıca 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında, köpeklerin tasmalı ve kontrollü gezdirilmesini zorunlu kılar. Tehlike arz eden ırkların ağızlık ve tasmayla gezdirilmesi şarttır. Kamusal alanlarda tasmasız köpek gezdirmek ve çevreye zarar verilmesi durumunda adli/idari para cezaları uygulanır.

Köpeğin tasmasız olması sonucu yaşanan yaralanma veya zararlardan doğrudan köpeğin sahibi sorumludur. 

Yerleşememek, Ayrılık da Sevdaya Dahil Ve Masumiyet Müzesi

 

Öncelikle fotoğrafın konuyla ilgisi yoktur diyecekken ulaşılmak istenen seviyeyi gösterdiğini fark ettim. Her şeyin her şeyle ilgisi var. Yerleşmek toprağını bulup çiçek açmak değil de nedir? Allah’ım nasip et. Dinimiz amin.

Bir ay önce buraya çok boşladım diyerek arşivden bir yazı ekleyip beş gün sonra taşınmıştım. Üç hafta olduğunu şimdi fark ediyorum. Boşlamanın kitabını yazmak bu olsa gerek. Şu dünyada erkek olacaksın hiç maçlarını dizilerini boşluyorlar mı? Tarihten saatten uzak gereklilikler üzerine zaman tanzim etmeye çalışıp dağdaki çoban formatında yaşadığım bu üç haftanın öncesi de var. Haftalarca kolilerle dolu odalarda askıda geçersiz bir hayat yaşadığımı yazmıştım. Epeydir odaklı bir yazının başına geçmem mümkün olmuyor. “Gözümde canlanır koskoca mazi” şarkısı eşliğinde duygudan duyguya girerek başladığım ayıklama, toparlama, paketleme sürecim hay ben bu hatıracılığın … şeklinde devam ediyor.

Hele bir eşya atılsın, sonrası kolay diyenlerin hele bir doğsun, hele bir uykusu düzene girsin hele bir yürüsün, hele bir okula başlasın diyenlerden farkı yok. Hepsi yalancı. Bitmiyor, her gün başka bir dert çıkıyor. Malum büyüdükçe de dertleri büyüyor.

Allah dermansız dert vermesin. Benim taşınma dertleri tırı vırı da ne yordu be kardeşim. Bir kere hiç bir dolabım, mobilyam, perdem tavan boyu, kiriş ayrıntıları nedeniyle yeni eve uymuyor. Onlar beğenmuzuk diye ortada dursun ilk günden mızıkçılık çıkaran bulaşık makinesi oldu. Tam da en çok lazım olduğu sırada bir naz bir naz. Kurutmuyor, suyu ısıtmıyor, kafası döndü falan derken gitti evden kurtuldum. Ben zaten ancak giderlerse kurtuluyorum. Çoktan vedalaşmam gerekirdi. Olmadı hep başka bir öncelik çıktı ve bir sabah yoktu. Yeri hemen doldu. Zaman naz çekme zamanı değil. Bu arada 25 yaşındaydı, oğlumdan büyük. Yeni makinelerin ömrünün 7 yıl, kireçli şehirlerde 5 yıl olduğunu da bu vesileyle öğrendik. Ha bir de artık kurutma özelliği olan programın 3 saat 42 dakika olduğunu. Neymiş wifi ile bağlanıyormuş. Neyleyeyim. Aman mutfak yerleşsin makine en lazım şey deyip alelacele hareket edince tongaya düştük. Kampanyalı ürünler tuzaktır, biliriz ama bu pahalılıkta elimiz mahkum. Neyse ki sular kireçli. Ardından firar eden fırınlar oldu. Sevişmiyorduk zaten mutlu oldum. Yenisi yerleşti yerine monte eden servis yetkilisi dakika özelliği olmadığını söyledi. 25 sene önce uyduruk fırınlarda olan dakika yeni wifili ankastre fırında yokmuş. Bu özelliği olmadığını fark etmedik elbette, direksiyonsuz araba mı olur dedik. Beyaz eşya açılınca başa kalıyormuş. Saat kurun dedi adam kronometre de olurmuş. Neyse en azından fiyatı uygundu, daha evde yaşamaya başlamadığımızdan pişirmesini bilmiyoruz. Belki bizi şaşırtır, bir güzellik yapar. Beyaz eşya şans işi.

Sonra dolapları revize etmek için bulduğumuz Z kuşağı marangoz ustasının uzatmaları, soğuk esprileri derken içim şişe şişe bir şeyler yapıldı. Baştan söyleyeyim biten işlerden hiç biri gönlümce olmadı. Süreç de gönlümce değildi ama kabullenmeyi öğrendiğim yaştayım.

Yine de bu kadar geride bırakamamazlık kötüymüş. Oysa ben kendimi vefalı, değer bilen, hatırşinas diye isimlendirirdim. Askıda Geçersiz adlı yazıma bir yorumda iyi ki kirli çıkıymışsınız yazan arkadaşa selam olsun. Ama bu kadarı da fazlaymış. Mutfağı paket yapan, taşıma firmasının elemanı amca “almış da almış, almış da almış,” diye söylenmişti önceki taşınmada. Bu seferkinin bu cümleyi kuracak Türkçesi yoktu. Keşke bu kadar ıvır zıvır, sırça, kıyafet ve maalesef kitap alacağıma altın alsaymışım da 3 katlı bir ev alıp içine sığsaymışım. Ama mantalite değişmeyince beş kat olsa doluyor. Üç katı dolduran çok arkadaşım da var, iki odası kelaynak gibi çıplak minimalistler de, hepsine selam olsun.

Eşyayı eve attık, başka yerde kalıyoruz. Çünkü sadece onlar sığdı:)) Biz ustaların peşinde dolaşıyoruz, daha kaç zaman sürecek bilmiyorum. Yoksa ben iş dururken duramam ama beni durduran hep dış güçler. Bir yandan da geldiğim yerdeki diğer evde beş yılda birikenlere ilaveten, yazlık kıyafetler falan var. Ayırma, kategorize edip yerleştirme, o eve gidecek burada kalacak sınıflandırması falan da sürüyor. Sırf burada iki büyük kitaplık olmuş. Altı boydan kitaplık sığdı salona, bunlar burada kaldı. Evet salona, çünkü çalışma odası yapacağım hiç bir odaya bu boyda bir kütüphane sığmıyor. Her gelen bu olmasaydı diyor. Yahu ben hukukçu ve yazarım, varlığımın en büyük kanıtı, sırtımı dayadığımda kendimi iyi hissettiğim tek yer kitaplığım diyorum, obje, tablo koyma şansımı elimden almış bunca kitap, öyle diyorlar. Yoksa kalabalık olurmuş. Olsun ben kalabalığım arkadaş. İçimde kaç kişi var. Kaç karakterle yaşıyorum. Sırf Dipsiz Göl adlı romanda 17 karakter var. Ama akıcı, önemli olan akış değil mi? Akıyor ve gidiyor. Ben de bu saatten sonra değişemeyeceğim. Sadeleşmek gerekli elbette ama bunu kütüphanemde yapmayacağım. Neredeyse 300 kg kitap ve dergiden vazgeçtim zaten. Orhan Pamuk olsaydık ayrı bir kütüphane evim olsaydı alkışlanırdım. Müze bile açardım. Masumiyet bunun neresinde olurdu bilmiyorum ama (bence o da bilmiyor) ben kitaplığımla sırçalarımla mutluyum. Biri ardını gösteriyor biri içine alıyor. Hangisinin neyi yaptığı da zaman zaman değişiyor. Bir de tozlanmasalar iyiydi.

Bu arada geldiğim günden beri yağmur var ben iki ev arası yorulup sellere kapılmayayım diye düşününce evde kalıp Masumiyet Müzesi ve Ayrılık da Sevdaya Dahil’i izledim ve sevgili Cinema Paradiso yazısı önüme düşünce yorum yazdım. Sonra da baktım epeydir bir şey yazmamışım hazır yorgunluktan uykum kaçmışken bir şeyler yazayım dedim.

Ayrılık da Sevdaya Dahil, izlerken hemen hemen Cinema Paradiso ile aynı şeyleri hissettim. Masumiyet müzesi için girmiştim, aylardır dizi izlemiyordum o yüklenmemiş olunca bunu izledim bir günde. Dediğim gibi hava yağmurluydu dışarda işlerim vardı selden çıkamadım akşama kadar izlerken de dinlendim. Başrolün çok genç ve çok güzel olmaması bana bir tema varlığı hissettirdi ve izlememde etkiliydi. Başrol erkeği de başka dizilerde sevmezdim burada sıcak geldi. Hikaye bana geçti ve hep eski dizilerden ikinci bahar havası var dedim. Bu mahalle kültüründen nerede kaldı diye düşündüm.

Özlenen bir destek grubudur mahalle. Memleketime taşınırken de bir mahalle dolusu insanım var diyordum ama hayat nasıl garipleşti herkesin kendi işi başını aşıyor öyle haklı mazeretler geldi ki gönül koymak mümkün değildi. Yine de arada uğrayanlar oldu, gurbette yapayalnız paketlediğim 5.5 ton eşyayı, (şaka değil) açarken gelenler var. Yine de evinin işini insan kendi biliyor. Bu nereye konacak sorularına yetişemeyince özellikle mutfakta nasıl uygun yer olursa dediğimden şimdi neyim nerede bilmesem de yapayalnızlıktan iyidir.

Ertesi gün de Masumiyet Müzesini izledim. Öncelikle Orhan Pamuk benim gibi lafı uzatır ya severim, okurum. Kitabı da çok eskiden okumuş geçen sene de dinlemiştim. İzlemeden kitaba şöyle göz attım, ben kelimeleri seviyorum bir kez daha anladım. Diziyi ise yarısından sonrasını yaklaşık çarpı 2 hızda izledim. Sıkıldım, sosyal medyadan üzerimize akan yorumların altında kaldım. Kitapta ifadelerine hayran kaldığımız bir aşk romanının yayınlanmasıyla dizinin çekilmesi arasındaki yıllarda doz aşımı psikoloğa maruz kalmamız, 18 yılda dünyada, algımızda ve aşk kavramının yaşanışında gerçekleşen değişim, patolojik olan aşk konusunda bilinçlenip enerji emicilere karşı geliştirdiğimiz feminist kalkanlar sayesinde seyrettiğimizin aşk olmadığı iddiasına vardık. Saplantının ete kemiğe bürünüşünü bir kez daha gördük. Psikopat tutkulu aşıkların vazgeçilmez adresi Selahattin Paşalı bence iyi oynadı, Füsun’u sevmedim, Sibel karakterini oynayan oyuncu da tüm güzelliği ve asil duruşuna rağmen eş adaylarının istemediği kadın rolü üzerine yapışmış halde kalmaz inşallah. Kanal D’deki Güller Ve Günahlar dizindeki Berrak karakteriyle aynı rolde tanımıştık. Hasılı kelam kitap daha iyiydi. Kitap her zaman daha iyidir. Kitapla kalın. Kitaplıklarınıza sahip çıkın. Geçenlerde İstanbul Erkek Lisesinde okuyan ve eskiden acayip kitap kurdu olan yeğenim tarafından kıstırılıp kitap okumanın gereksizliği konusunda ikna çalışmasına maruz kaldım ve atam neredesin dedim. Hala da bütün ümidimiz gençliktedir diyor ve kitapların masumluğunda toprağınızda kökleşip yerleşmenizi diliyorum. Hangi toprağa olduğunu seçmek özgürlükse, özgürüz hepimiz de…

İlk yayın: Published 22 Şub at 04:57


Anlamak, nasıl devam edileceğini bilmek demektir



Seçme denen özgürlükten bahsedenlerin daha hayatlarının gerçekten çaresiz bırakan deneyimi ile karşılaşmadıklarını düşünüyorum.

Engel olamayacağımız şeyler vardır hayatta. Ne zaman bir şey seçme özgürlüğümü kullanmalıyım duygusunu taşısam hep bir sıkıntı çıktı. Ve hayat bana önüme geleni zorla seçtirdi. Onun için iradenle şunu yaparsın, hayat seçimlerden ibaret gibi sözlere çok inanmıyorum. Hayat çizilmiş bir rota ve sen orada yürürken yapabildiklerini yapıyorsun. Gün geliyor ne yeteneğin ne eğitimlerin hiçbir işe yaramıyor. Misal bir deprem oluyor, ilk bulduğun kıyafeti geçirip üzerine çıkıyorsun, sonrası da yaşamda kalma mücadelesi oluyor. Seçmediğin bir gömlekle sokaktasın ve aceleyle ilk düğmeyi yanlış iliklemişsin. Beceriksiz ya da dikkatsiz olduğun için değil depremde canını kurtarmak istediğin için her şeyi bırakıp çıkmışsın can derdine.

Çok güzel bir fotoğraf makinen varmış, harika koleksiyonların varmış hepsi enkazda kalmış. Sen gömleğinle devam etmişsin. Hayat felaketi yaşamayan izleyen herkes için normale dönünce o şehirden ayrılmışsın, elin boş. Çevrendekiler yine yargılayan gözlerle bakmaya başlamış. Sana olmayan gömleği hissettirmiş. Yardım kolilerinden bir şeyler aramışsın ama nafile, zevkine göre bir şey yok. Bulduğunu giymek zorundasın. Dışarıdan bakanlar, yaşadıklarını bilmeyenler üzerindekilerin eski ya da zevksizce olduğu düşünebilir. Sen de bilirsin bu gömlekle yürünmez sokaklarda, senin bile değildir, kapının arkasında asılı duran, eline ilk gelen kıyafettir ama dönüp yenisini de alamazsın, eski kıyafetlerinin güzelliğini de, kombin yapmayı bildiğini de ispatlayamazsın. Çünkü insanların çoğu görünenin arkasındakini merak etmez. Sen de isyanların, itirazların işe yaramadığını anladığın vakit bir gömleğin olduğuna şükrederek yaşamayı seçmek zorunda kalırsın.

Hayat herkese aynı bereketle akmaz ama hep devam eder. Zamanla senin hayatını alt üst eden depremden habersiz, sence hiçbir dert görmemiş insanlar arasında yaşarsın, sıkıntı ettiklerine bıyık altından gülersin ama hala yeni gömlek alamazsın yenilenme teşebbüslerinde birden orada da artçılar başlar ve beni mi takip ediyor dediğin deprem korkunu tetikler. Bu öyle sarsıcıdır ki bütün zihnini ele geçirir. Gömleği de başkalarını da eski dertlerini de unutursun.

İlla ki herkesin yaşamı kendine ağır gelen tekâmül araçlarıyla doludur ve bunlar çok üst üste geldi mi bir zaman sonra öğrenilmiş çaresizlik kaderin olur.

Babam, biz küçükken süte düşen iki kurbağanın hikayesini çok anlatırdı. Biri çırpınmış kaymak oluşmuş, biri dibe çökmüş boğulmuş. Çırpınıyoruz hepimiz, olduğu kadar bir kaymakla hayata tutunuyoruz. Sütün dibini görmeyenler laf ediyor, başında kaymak var, ben şahsen böyle pis dolaşamam, diye ahkam kesiyor, sen sütün yüzeyine çıktım diye sevinirken.

Bu yüzden seçme denen özgürlükten bahsedenlerin daha hayatlarının gerçekten çaresiz bırakan deneyimi ile karşılaşmadıklarını düşünüyorum.

Olduğun, yaşadığın günü güzelleştirebildiğin kadar yaşamaya başladığında ne gurbette kalanların ne gidip dönmeyenlerin ne de nehirlerin kahverengi akmasını umursarsın…

Hasılı kelam hayatta tek değiştirebileceğimiz şey algımız. Algımızı yönetmek bizim elimizde ve yoksa o bizi yönetir. Seçebileceğimiz tek şey budur ve kolay değildir. Bazen çok uzun ve zorlu bir yolculuktur. Ama en azından bunu anlamak önemli. Çünkü Wittgenstein’ın dediği gibi “Anlamak, nasıl devam edileceğini bilmek demektir.”

 Handan Kılıç

YAŞAMAK BİR AĞAÇ GİBİ TEK VE HÜR VE BİR ORMAN GİBİ KARDEŞÇESİNE


 Acil durumlarla baş etmeyi kendi başına öğrenen, elinden tutacak kimse olmadığından düştüğünde kendini öteki eliyle teselli edip hadi kalk diyen bir insana gurbette dönüştüm. Ama sonra o kadar çok şey üst üste geldi ki sonunda altında kaldım. Epey zaman süren bir uyku hali geldi üzerime. Günlük hayatı sürdürdüğüm, bedenim çalışırken ruhumun uyuduğu bir hal. Uyku derken geceleri uyuduğum sanılmasın. Artık uykusuzluğu da kabul ettim. Bana reva görülen hayatı, biçilen rolü yaşatan bu uyku halini de.

Yaprağın rüzgârın etkisiyle düştüğü yaşam nehrinde sürüklenirken kendince hayatta kalma taktikleri geliştirdim. Yazmak hep bunlardan biri oldu. İçimde olan biteni önceleri kağıda sonra bloglara döküp seyredince açıldı uykum. Arkasından da romanlar geldi.

İnsan ne yapıyorsa yapsın önce kendinden sıyrılması gerekiyor, belki kendi zannettiği de üzerine giydirilmiş hazır kalıplardır. Ama uykudayken bunları yapamaz insan. Evindeyken de yapamaz ayılmak için illa ki ayrılmak gerekir. Gerçek bir kendilik inşaası için de ciddi bir çaresizlik halinde yalnız kalmak. O etabı geçmenin ödülü de hayata gürül gürül akan bir coşkuyla karışmaktır.

Bu çaresizlikler bazen aniden ortaya çıkar bazen süregelen uzun vakitlere yayılır, daha çok yorar. İnsan her duruma alışır, hayatta kalma içgüdüsü ani değişiklikleri tolore etmeyi kolaylaştırır. Ama yavaş ilerleyen hatta içindeyken ilerlemiyor gibi gelen zorlu süreçlerde de insan uyku haline geçebilir. Yavaş yavaş ısıtılan suyun içinde zıplamak akıllarına gelmeyen kurbağalar misali kendini bile unutur.

Gurbet de yabancılıktır ama kendilik kurmak için de fırsattır. Aidiyet zannettiğin bağlardan kurtulmak için yeterince uzaklaşmak ve ne kadar yol aldığını fark etmek için dönüp ardına bakmak gerekir. Bir zaman sonra ne gittiğin yere ait olursun ne de dönsen memleketin sana yurt olur. Bu aslında kötü bir şey de değil. “Evi dağılanın yurdu genişler,” demiş ya Latife Tekin gittiğin her yerde evin, ev misali insanların olursa yerini yurdunu insanını özlesen de hayat etabının o ferah nefes kısmına geçilir.

Zaten bıraktığın yerdeki insanlar, yani en yakınların, arkadaşların sen yokken sensiz bir hayat kurar ve dönsen de yerini yadırgayan bir çiçek gibi kalırsın. Suyun olsa güneşin denk gelmez, toprağın olsa rüzgarını bulamaz ve rahatsız hissedersin kendini. Zaman her şeyin ilacı demeleri boşa değil. Soğutarak uzaklaştırır kalpleri. Evim dediğin yerde bile odalar, eşyalar senin varlığın gözetilmeden düzenlenir. Tabiat boşluk kabul etmezmiş. Hayat sensiz de gayet güzel akar. Bu nedenle senin içinden geçen ırmağın rengi de hüzünle dolu bir kahverengi olmamalıdır.

Ve zamanla hepimiz anlarız ki, gurbet kendi içimizde. Koparıldığımız bilinmezlere ulaşmadan da o boşluk dolmayacak. Öyleyse nerede kiminle olduğumuzun bile önemi yok. Sürekli sınanan biziz diğer herkes figüran. Gelenlere hoş geldin demeli gidenlere elveda. 

Korkma

 

Korktuklarımızın başa gelmesi sıklıkla gerçekleşir. Zaten olabilecek ihtimalleri değerlendirir ve korkarız. Sevindiğimiz şeyleri de hatırlamadığımızdan, korktuklarımızın gerçekleşmesi daha fazla gerçekleşmiş gibidir. İyi gün de olur, kötü gün de. Korkmamak lazım. Her ne kadar insani duygular olsa da korkularımız bizi günü yaşamaktan alıkoyar.

İnsan nelerden korkar; düşmekten, kalkamamaktan, yalnızlıktan, depremden, utandırılmaktan, haksızlığa uğrayıp yargısız infazlara kurban gitmekten, belki de hepsini içine alan büyük bir korku vardır, hayallerini gerçekleştiremeden hatta istek ve ihtiyaçlarını dahi karşılayamadan bu dünyadan gitmek.

Muhtaç olmak nedir? Hayallerinden çoktan vazgeçip, isteklerini değil ihtiyaçlarını bile karşılayamamaktır. İnsanın ihtiyaçları sonsuzdur, imkanları kısıtlı. Yine de bir çizgi vardır ve hayat alıştığı o çizgi devam etsin ister insan. “Allah gördüğünden geri bırakmasın” dileğine herkes en içten şekilde âmin der. İmkanlarını yitirmekten korkar. Muhtaç olmak, olanın kaybıyla elde kalana tutunmak ancak ihtiyaçların kesişmesi zorlar insanı. En çokta izzeti nefsini, gururunu, egosunu kırar, muhtaç olmak.

Oysa insanın anlaması gereken hep ihtiyaç sahibi olduğu, acizliği, kendinden büyük bir gücün yazdığı kaderi yaşamak, çizdiği yoldan gitmek zorunda olduğudur. Elbette yol ayrımlarında nereye döneceğine kendi karar verir insan ama yazılan sona giderken yaşayacaklarını seçmektir bu. Son değişmez, ana arterler bellidir. Buna inansa da inanmasa da durum değişmez. İnanmak konfordur, inanmamak, baltayı taşa vurmak.

Acizliğini kabul edemezken muhtaç hale düşünce dibe vurur insan. Acizlik çok çeşitlidir, kimi zaman sağlıktır kimi zaman parasızlık. Kimi zaman yalnızlık ama hep kendi iradesini aşan durumlarla karşı karşıyadır insan ve bu alınyazısı kişi başka alanlarda ne kadar güçlü olursa olsun değişmez.

Gün gelir yalnız kalır insan. Arkadaşsız kalmak zordur ama böyle zamanlarda herkesin gerçek yüzünü görürsün.

Bir arkadaşım vardı, bir ara çok samimiydik. “Benim hiç eski arkadaşım yok” derdi, “benim çok” der övünürdüm. “Çevrendekiler seni tazelemiyorsa çöptür” der, gülerdi. Herkesin hikayesinin tazeliğini, enerjisini emer, dirilir ve yeni birisine geçerdi. Bir gün sıranın bana geleceğini sanmazdım ama geldi. O vakit benim eskilerden de hayır olmadığını anladım. Herkesin hikayesi tektir ve çabucak tükenir, labirentlerine girmezsen acı da vermezsin, acı da çekmezsin. İnsan daha başka ne ister?

Otuz yaşından sonra kariyerleri üzerinden tanıdığın insanlarla arkadaşlıkta derinleşme olmuyor zaten. İstisnalar olabilir tabii. Bazen anahtar kilit gibi birbirine uyan insanlar, hayatları aynı yönde akarken denk gelirse beraber çoğalırlar. Denk gelmek önemlidir. Aksi halde susuz kalır kurur insan. Ya yalnız bırakıldım diye sessizliği seçer ya da yüzeysel dostlukları ya da arkadaşım gibi vampir olmayı. Şimdi nerede bilmiyorum ben de artık eskiyim onun için. Yeni birilerinin peşindedir. Onların hikayelerini kana kana içiyordur. Çünkü insanı ayakta tutan sudur, temiz kalbin yolu da sudan, gözyaşından geçer.

Hayat suyu da önemlidir. Bütün masallarda kahramanlar ölümsüzlük verecek o suyun peşindedir. Oysa ölüm de güzeldir. Bir şeyin başı olduğu gibi, sonu olması da iyidir. Zaman uzadıkça zevkler azalır, muhtaçlık artar, korkular çoğalır, insan yerinden kalkıp su alacak güç bile bulamaz, elden ayaktan düşmeden emaneti geri vermeli.

Hasılı kelam insan sosyal bir varlık, yalnız kalmamak için çok naz, niyaz çeker. Hepsi kendinden verilecek tavizlerle şekillenen arkadaşlıklarla çevresini kuşatır. Zanneder ki hiç muhtaç olmayacak, korktuklarını yaşamayacak, susuz kalmayacak, gerekirse kuyudan çekip getirecek biri olacak yanında. O biri kimdir önemsemeyenler, yanımda biri olsun yeter diyenler gidene üzülmez, kalana sevinmez, sırada kim varsa yetinir onunla. Daha cesurlarsa yalnızlığının çitlerini prensipleriyle çakar toprağına.

Cesur da olsan, korkularını da yensen insansın, acizsin hem insana hem her şeye söz geçiren alın yazını kaleme alana ihtiyaçlısın. Bu nedenle yazgına teslim ol, güzel yaşa.

 Handan Kılıç 

 


Kral kaybederse ya da kaybederken kazandıklarımız

 



Sezonunda seyretmediğim Kral Kaybederse dizisine sonradan başladım ve Star TV’nin internet sitesinden izleyerek güncel bölümlere yetiştim. Haftaya final yapacak dizinin 29. bölümünde çember kapatılmaya başlandı ve ilk bölümde huzurevinde gördüğümüz ama sonrasında şaşalı hayatına, gösterişli kahkahasına şahit olduğumuz kralın yalnız kaldığı o günlere tekrar dönüldü. Dizi, gerçek hayattan alınmış hikayesiyle Gülseren Budayıcıoğlu’nun aynı adlı romanından uyarlandı. Aslında yazarının kral yakıştırmasını yaptığı danışanı 32 yaşında biriyken 55 yaşındaki Halit Ergenç tarafından canlandırılması epey eleştiri konusu olduğunda dizi dikkatimi çekti. Reklamın iyisi kötüsü olmaz dedikleri bu olsa gerek. Ben de narsist karakterin baş kahraman olduğu bir roman çalışmamı yeni bitirmiş olduğumdan izlemeye karar verdim. Hem ülkemizdeki her türlü karizmatik karakter, padişah, CEO, profesör, kral rolleri için tek adres olduğundan tartışmanın önemi yoktu. Zaten Ergenç de iyi oyunculuğu sayesinde bu işin hakkını verdi. Yakışıklılığı ve kahkahasıyla yazarının hafızasına kazınan karakterin gülüşü Halit Ergenç’in oyunculuğuyla artık bizim kulaklarımızdan da silinmeyecek. Elbette kumar, kadınlara zaaf her dönem başa bela olup çok ocak söndürtmüştür ama burada kadınları kolayca kendine hayran bırakan lakin aslında hiç kimseyi sevemediğinden sürekli kadınları yedekleyen narsist karakterin ibretlik öyküsü son yıllarda sıkça duyduğumuz narsist kavramını örneklendirerek anlattı. Ciddi çocukluk travması olanların geç olmadan terapi alması gerektiğine dikkat çekti.

Bu yazıya konu olmasının sebebine gelince; 29. bölümün son 20 dakikasında Kenan Baran’ın terapisti ile konuşması son derece etkiliydi.

‘Bir labirentte hapsedilmiş fareler gibi aynı koridorlarda dolanıp duruyor, aradığı ışığı bulamıyor, ışık peşinde değil, ona fener tutmama izin vermemesi bundan’ diyen terapistin iç sesi danışanını üzülerek süzdü. O ise hala “her şey düzelirse ben değişirim, benim bütün halim moralsizlikten, siz bana iyi gelirdiniz, yine moral olabilirsiniz,” deyince Kenan Baran’a sert çıkışıyla şaşırttı. 

“Bıkmadınız mı bu yalanlardan, sizi bugünlere eski hatalarınız getirmedi mi?” 

Ve sonra babaannesinin onlara küçükken anlattığı iki melek hikayesini ekledi: Her insanın omuzunda iki meleğin oturduğu ve insanın her yaptığını kaydettiği, kabirde de o melekler tarafından karşılanacaklarını anlatınca kardeşiyle epey korktuklarından, suçluluk duyduklarından bahsetti. Yıllar içinde başka izahlarla bu korku geçse de bu hikayeyi hiç unutmadığını ve bir gün o melekleri psikiyatri ilmi içinde keşfettiğini, meleklerin bulunduğu alanın aslında bilinç dışımız olduğunu, çok çalışkan bu meleklerin çok da dikkatli bir şekilde iyiyi de kötüyü de not ettiklerini fark ettiğini söyledi. 

“Yalnız günahları büyük harfle yazıyorlar ve karşımıza önce onlar çıkıyor sonra biz türlü numaralar çeviriyoruz onları görmeyelim diye. Oraya yazılanları hiç okumamak da insanı hasta ediyor sürekli okumak da. Siz hep kaçtınız gerçeklerinizden oysa yüzleşseydiniz… Hem biliyoruz orada yazılanları hem de bilmiyoruz eğer o kozmik odaya girseydik, yıllarca kaçmasaydınız, kaderinizi değiştirebilirdiniz. Ve siz kendinizi böyle cezalandırmazdınız. Kendinize verdiğiniz bu cezanın hasarını Allah da affetmez. İşte ciddi bir kalp krizi geçirdiniz ama ölmediniz demek ki hâlâ size bir vakit verildi ve burada farklı şeyler yapma şansınız var, içinizdeki boşluğu görmeniz gerek.”

“Boşluk değil o uçurum, farkındayım ve kaçtığım her şeye ne kadar yakın olduğumun da.”

“Artık daha kalıcı işler yapmak gerek.”

“Ben bir şey yapamıyorum kendime, hep biri yapacak diye bekledim, annem gibi gelsin ve kurtarsın kadınlar beni.”

“Anneme hem çok kızıyorum hem çok seviyordum. Sanırım ben bütün kadınlardan bunun intikamını aldım. Bugüne kadar dönme dolap gibi hep aynı yere geri sar geri dön.”

“İçinizdeki büyük mahkeme hep cezalandırdı sizi. Artık bir şeyler yapmalısınız. Ve meleklerin yazdığı yerleri okurken sadece büyük harfle yazılmış yerleri, günahları okumayın olur mu?”

“Bu saatten sonra okusam ne olacak?”

“İnsanın neyi neden yaptığını bilmesi çok önemli, sizi size yaklaştırır hem okumanın ne yaşı ne zamanı vardır hâlâ toprağın üzerindeyken daha kalıcı şeyler yapın, okuyup bitirdiğinizde hayat sizin eski Kenan olmanıza izin vermeyecektir, korkmayın. Sizi size beğendirecek şeyler yapın.”

Terapist Kenan Baran ofisinden çıkarken ardından baktı ve ‘kendini affederse kaderi değişecek mi acaba hayat ona fırsatlar tanıyacak mı’ diye mırıldandı. Bu tavrıyla yıllarca danışanın olan Kenan’a keşke daha önce çıkışsaydın dedirtti. Ama işte her şeyin vakti saati var. Sanırım terapistler kişinin yüremesi gereken yolda elinden tutmaktan imtina ediyorlar ve herkesin kendi zamanında kendi gerçeğiyle yüzleşmesine yüzlerindeki pokerface gülüşleriyle eşlik ediyorlar. Lakin devleti baba, toprağı ana gören bu bölge insanı için evrensel değerlerden uzaklaşsalar nasıl olur diye düşünmedim değil. 

Yine de bu sahneler beni çok etkiledi. Bırakmak kavramı ile boğuştuğum bu günlerde kralın kaybederek bulduklarını düşündüm. Bırakmak zor derken belki de kavramı değiştirmek gerektiğini hatırlattı bir arkadaşım. Veda… vedalaşmak önemliydi. İlk iş kar küreme önce teşekkür ettim sonra bir veda yazısıyla taçlandırdım bırakılmayı. Ne de olsa her ayrılık bir vedayı hak eder ve Geştalt kuramı bize bunu hatırlatır. (Onu da başka yazıda anlatacağım.)

Kaybettikçe küçülmek, kraliyetin/saltanatın/sefanın/konfor alanının yıkılışı ve elbette eskiyi özlemek…Lakin hızla değişen dünyada her yaşantının hayat sayfaları arasında tozlu bir anı gibi kalması, uzaklaşan görüntülerin silikleşmesi, her anın biraz sonra geçmiş olması, her şeyin giderek anlamsızlaşması karşısında insan olarak yaşadığımız çaresizlik…

Neredeyse simülasyon içinde olduğumuza, her şeyin bizim için kurulmuş bir sahne, herkesin de hayat oyunumuzda figüran olduğuna inanacağım. Hiçbir yaşadığımız gerçek değil. Zaten dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibaret demiyor mu kutsal metinler? 

Oyun oynarken neden kalbim sıkışıyor? Neden narsist bir kralın bile kaybetmesine çok üzüldüm? Ben de kral/kraliçe miydim bir zamanlar! Yoksa narsistlere mi maruz kalmıştım? İnsan tahtlara/kolaya çabuk alışıyor. Hak ettiğini anlamak, varlığını hissetmek nasip olmadan var olanları kaybetmek de başka bir imtihan. Ve bir kere başladı mı düşüş arkası hızlı gelir. Arkadaş sandıkların yok olur, sevdiğin kadın/ adam gider ve insan her şeyin bitişini sadece izler, tıpkı kral gibi. 

Bu kadar mıdır dünya hayatı! Ya sonrası? 

Her şey yaşanırken herkesle beraber Hz Adem’den beri aynı zamanın içindeysek, zaman o MÖ ve MS şeklinde tahtalara çizildiği gibi düz bir çizgi değilse, helezonik yapıdaysa ve tarih tekerrür ederken insanoğlu hep aynı yerde dönüp duruyorsa, vedalar, konuşmalar, sevdalar hepsi yalansa, her şey sadece bizim algımızsa. Ya hiç sevilmemişsek, hissettiklerimiz sadece bizden yansıyanlarsa. Olmamalarımı acı olmaları mı onu bile bilmiyorsak… 

Alıştığın derdi sıkı tut demiş eskiler, şikayet etme, alışmak, konfor alanı bırakmak zorlardan zoru. Bu hepimiz için geçerli değil elbette. Ama tutunmak benim için önemli. Kendimi bildim bileli ayakta gittiğim bir otobüsteyim sanki. Ve yol çok bozuk, tutunmazsam düşerim.

Düşersen kalkarsın derler. Düştüm elbet, uzun zaman kalkamadım yeniden düşmek istemem. Elimde kolumda düştüğüm zamandan kalma yaralar kabuk bağlamışken hele. İzleri duruyor, her gün yağlı bir krem sürüyorum yoksa giyinirken kanıyor, görmesem de bana düştüğümü hatırlatıyor. 


Her yara kanamaz, kabuk da tutmaz. Herkes yok ya da figüran olamaz. Truman şovda değiliz, hayır. Hiç sevilmemiş, hiç yaşamamış, hiç kaybetmemiş, hiç kazanmamış değiliz. Hayat inişli çıkışlı değil de kader bir spiralin içinde biz o sınavı geçemedikçe aynı sarmalda sürekli kaydırıyor bizi. 

Buna da şükür. Zaten aynı yerde durmak ölüm değil mi? Hareketsizlik ölümdür, o alet düz çizgiyi gösterdi mi kalp için oyun bitmiştir.

Ritmi yüksek mi kalbimin, düzenli mi bilmiyorum! Vücudum, zihnim, kanım, kalbim hepsi başka şey söylüyor bu ara. “Başkası olma kendin ol böyle çok daha güzelsin ya gel bana sahici sahici” demişti Tarkan. Çağrışımdan çağrışıma gezerken zihnim, kendisi olan var mı diye düşünüyorum. Hepimiz birbirimize sürtündükçe, düşüp kalktıkça aşınan halimizle şekil değiştirmiyor muyuz? 

Kendimizi keşfetmek derken ilaveler yapıp bir heykel gibi yontmuyor muyuz hoşumuza gitmeyeni! 

Hiç bir gün aynı şekilde kalmazken düşe kalka ilerlediğimiz bu yolda emin olduğumuz ne olabilir? Ben buyum demek ne kadar gerçekçi! 

Kral kaybederken kazanabilecek mi bilmiyoruz, peki ya biz kaybettiklerimizden kendi değerimizi anlayacağımız faydalar devşiriyor muyuz? 

Yaşamak zaman alır, anlamak sancılı. Öğrenmekse koca bir ömür sürer ve krallar da kaybeder. Sultan Süleyman'a kalmayan dünya için hırs edenlerse kaybederken bile bir şey kazanamaz.   

Kar Küreme Teşekkür

 

İnsan kendine beş iyilik yapmalıymış. Evet bir Instagram postunda gördüm:

1-Geçmişi özgür bırak

2-Herkesi affet

3-Gelecekten korkma

4-Kendi değerini bil

5-Kendini sev

Normalde olsa hepsine uzun uzun itiraz yazıları döşeyebilirdim. Ama artık huzuru seçiyorum ve yılın son dolunayını yaşadığımız bugünlerde seçtiğim bu alanda zirveye tırmanmak için atmam gereken adımları kabul ediyorum. Hazır yakında taşınacağım, çalışmalara başlayayım dedim. Evlerde metrekarelerin küçülmesiyle zorla itildiğimiz yüz parçayla yaşamalı minimalistliğinin yanından geçemem ama bir tazelenme gerekli. Malum duvar boyunca sıralanmış yedi kitaplık tıka basa dolu. Geçenlerde oğlum kendi yeni ve mesleki kitaplarını bilim hızlı değişiyor diyerek hemen verince gaza gelip ben de çıkardım bir şeyler. Ama atmaya kıyamayıp sahaf aradım. Eve gelmeye razı ettiğimiz adam artist çıktı, sinir bozdu. Bir hafta beklettikten sonra geldi oturdu antreye, kategorilerle poşetlediğim kitapları döktü, tek tek seçti. Ne satar ne satmaz diye diye, söylendi durdu. Birkaç arkadaşıma teklif ettiğim zamanında altı çize çize okunmuş bir sürü edebiyat dergisini hiç umursamadı. Edebiyat satmıyor dedi, hevesle kişisel gelişimleri topladı. Birkaç popüler romanı aldı, hukuk kitapları zaten umurunda olmadı, hatta bunları çöpe atın dedi. Geri dönüşüme verelim, nasılsa hepsi dönüşüyor bizim gibi, bir şey kalmıyor eskiden dedim hukuklarla vedalaştım.

Kilolarca ağırlıktaki güzelim kuşe kağıt tıp kitaplarını bile genç doktorlara vermek isteyen kardeşim de kapı kapı gezip kimsenin kitaplığında yer bulamadığından çöpün yanına bırakmıştı. Sanırım kitap devri kapanıyor diyerek sahaftan kalanları kağıtçıya verdim gitti. Döndüm kitaplığa baktım hala bütün raflar doluydu. Oysa neredeyse 200 kg’a yakın kitapla vedalaşmıştım. Tıka basalık azalmıştı, daha ferah raflar…

Sıra objelere geldi. Bir arkadaşım yakınlarda taşınmış evden sadece ailesini ve ceketini alıp çıkmıştı. Yeni evine de yaşamak için gerekli eşyaları almış kendini sanattan, kitaptan, kıymetli eşyadan arındırmıştı. Hatta üzerindeki ceketten de kurtulduğunu geride bıraktıklarıyla öyle güzel hafiflediğini anlatınca o kadarı benim için imkansız olsa da bir şeylerle vedalaşmaya karar verdim.

Ve ilk sen çarptın gözüme sevgili kar kürem. Seni neden almıştım bilmiyorum evet kendim aldım çünkü hiç kar küresi alanım olmamıştı. Yurt dışından içinde şehir siluetleri olanlardan vardı ama onları dahi kendim almıştım. Sanırım sen ergenlikten kalma bir boşluğu doldurdun kar kürem. Aldığım günü dün gibi hatırlıyorum, girdim bir satış sitesine içinde kardan adam olmasın diye mevcutlar arasında en güzeli diye seni seçtim. Pandemiden yeni çıkmıştık, hayatta kalanlar olarak yaşamaya daha bir hevesli miydik bilmiyorum. Tek taşımı değil ama kar küremi kendim almıştım işte. Hoş bir tektaşım ve çok şükür bir kedim de yok hala. Manyaklarlardan uzak durmak lazımmış. Sahiplerinden duyduğum kadarıyla da bütün kediler manyakmış. Tek taşlar da pahalı.

Hasıl-ı kelam kar kürem, seni sevdim, aldım, kırılsan üzülmeyecek kadar kanıksadım. Ama sen dayanıklı çıktın, ışığın, müziğin de hala var lakin artık seninle bir yolun sonuna geldik. Bana hizmetini tamamladın, vazifen bitti.

Bana ilham olduğun için de teşekkür ederim. Seni izlerken gönlüme vuran esintiyle mısraları alt alta dizip nadiren de olsa yaptığım gibi şiir yazdım, seslendirdim, fotoğrafının da geçtiği bir klip yapıp YouTube’a koydumHatta o şiir Girdap adlı seçkiye dahil edildi. Bir zamanlar düzenli olarak paylaştığım podcast serisinde paylaştım. Bırak/ma idi şiirin adı ama artık bırakıyorum, sırf seni değil nicesini.

Ve kendime yaptığım iyilikler listeme bir çentik daha atıyorum. Darısı hala ne yapsam diye düşündüklerimin başına. Hepsi için bir veda yazısı yazacak değilim elbette. Buradan kıymetini bildiğimi de anla.

Elveda.

Firuze

 


“Kaçta geleceksin?”

“İşim bitince”

“Neymiş işin acaba?”

“Of anne, sal beni arkadaşlarım bekliyor görüşürüz, sen ye yemeğini.”

Bak edepsize, iyice yoldan çıktı bu çocuk, yüzüme kapattı telefonu.

Neyse on dakika geçsin bu sefer mesaj atarım.

Geçmiş, başla Firuze.

“Kaşkol var mıydı yanında, eldiven falan? Bak üşütme oğlum herkes kırılıyor mikroptan! Dikkat et olur mu, maske tak hatta, bitse de geçmez o virüs, kolonya kullan sık sık.”

Evet, çift tık tamam. Peki niye görmezden geliyor bu çocuk. Serhat’ın işleri hep bunlar. Erkek çocuklarına karışılmaz, rahat bırak çocuğu, ne istiyorsa yapsın diye diye böyle zıvanadan çıkardı oğlanı. Anası onu sıkmamış. İyi halt etmiş. Ceremesini biz çekiyoruz şimdi. Hey gidi Fırat, sen cevaplama, anneler yılmaz savaşçılardır unutma.

“Fırat, oğlum, arkadaşların kimler? Ben tanıyor muyum? Hem nereye gidiyorsunuz bu saatte? Geç kalmayın bak, sabah erken okul var, dinlenemiyorsun hiç, her gece geç geliyorsun eve.”

Bak bak interneti de kapadı. Görüyor musun Serhat Efendi? Bir de babası olacaksın. Her şeyiyle ben uğraşayım sen keyfini sür de mi oğlanın. Şimdi çift tik bile olmuyor, mavisi zaten hep kapalı beyefendinin, her şeyi şifreli, ne saklıyorsa artık bizden. Gerçi yapmaz benim oğlum kötü şey, şarjı bitmiştir. Yüzde bire kadar nasıl düşürüyor anlamıyorum ki! Ama bu da senden Serhat Efendi, nerde ihmal orda sen, şimdi bir de oğlun? Ben hep peşinizden koşayım değil mi? Yazık bu Firuze’ye. Hem insan evden çıkmadan o şarjı doldurur, yedek şarj, neydi adı hah power bank, onu da alır yanına, öyle çıkar. Vestiyerin üzerine akşamdan hazırla anahtarı, cüzdanı, kullanmasan da bir miktar nakit paranı. Atkı, bere, bot bu mevsimde zaten şart. Serhat unutmaz bunları, kendini bırakır beresini bırakmaz evde. Ama Fırat öyle mi? Neymiş efendim, amfi sıcakmış, saçı bozulurmuş, kütüphanede ayakları yanarmış! Dışarıda da donuyor o ayaklar, spor ayakkabıyla. Yok “Nuh der peygamber demez.” Ne yapacağım bu çocukla? Bak hala ulaşılamıyor. Arkadaşını mı arasam? Fırat da Serhat da kızar. Babası bey arkasına havlu da götür halı sahaya diye tersledi geçenlerde. Ne yapsam ki? Serhat’ı arayayım en iyisi. Açmıyor bak. Al oğlunu vur babasına! Ah Firuze ah, işin gücü bırak bütün gün uğraş bunlarla.

“Kızım ya bırakmıyor ki rahat, evde, okulda, kütüphanede devamlı gözetler gibi ne yapıyorsun, üstünde ne var, atkını sardın mı, halı sahada terli durma, elini dezenfekte ettin mi sürekli bir sorgu hali, yoruyor insanı çok. Ya tamam biliyorum iyiliğimi istediğini. Ama bıktım ya. Yetişkin bir insanım ben. Tek başıma yaşadım aylarca. İdare edemediğim bir şey oldu mu? Gelip başımda beklemesine gerek yok. Tamam ya, sen de benden yana mısın ondan mı karar ver. Tamam anahtarı unuttum bir kez ama bu herkesin başına gelecek bir durum değil mi? Annem unutmamıştır tamam da takıntılı kadın. Kapıyı kilitledikten sonra tekrar açıp ütü yapmadığı gün bile ütüye bakıyor. Kapalı çaycının fişini söküyor. O kadar manyak değilim. Tamam biliyorum yangının telafisi yok. İnanmıyorum. “Gelin kaynana toprağından olur” der durur annem, ütü fişte mi diye iki kere açar bakarız artık kapıyı. Hemen laf sok, iyi ki bir çilingire düştüğümüzü anlattık, yüz sene mevzu yaparsınız annemle. İnan bak ben böyle hayatıma karışılmasını sevmiyorum, baştan söyleyeyim. Kıskançlığa da gelemem. Yok sana karışırım da kıskanırım da o ayrı. Yok daha neler, o kadar da değil. Ne taş fırını yahu erkek olan doğal olarak hisseder o kıskançlığı. Fallik unsur falan başlama yine. Ben sana seminer veririm o konuda ama benim sevgilim benim dizimin dibinde olacak. Evet aynen, gak dediğimde suyum, guk dediğimde yemeğim hazır olacak. Hayır canım ev hanımı olamazsın. Hem çalışacaksın hem evi idare edeceksin hem de çocuklarla ilgileneceksin. Biz anamızdan böyle gördük. Çevirmiyorum lafı, bunaltıyor falan ama bizim bir şeyi düşünmemize de gerek kalmıyor. Biraz rahata alıştım. Babam da unutkandır. Annem peşimizi toplar. İşini de toplar, hobisine de gider. Örnek insan gerçekten emeği çok canım annem ya. Bir arayayım onu. Hadi kapatıyorum şimdi sinemaya kadar çalışacağım, geç kalma. Evet geçen gittiğimiz yerin yanı ya, hamburgeri efsaneymiş. Görüşürüz tatlım. Ben bir canım anama ifademi verip derse oturayım.”

“Tamam annem, seni seviyorum annem, bilmiyorum babamı nerde, ara sen, hadi ben kapatıyorum.”

Arıyor yine. Açmayacağım. Bak mesaja başladı. Geç kalmayacakmışım. Peh! Yüzmeye gideceğim ya bugün, kıskançlık bastı. Sen de git diyorum. Yok. İşler yetişmiyor Serhat diye ağlanıyor. Bırak yapma diyorum yüzüne. Bir gün lafımı dinlerse boku yeriz. Neyse ki inatçıdır, yap deyince yapmaz. Ben buradan yürürüm. Çok dırdırı var ama duymadın mı mis. Her iş bitiyor. Söylenir durur yardım et diye. He he der kulağımın üzerine yatarım. Nasılsa dayanamaz kalkar yapar. Bir ara yoğunluktan işten geç çıktıydı da ortalık birbirine girmişti. Yalapşap yapıyormuşum her şeyi. Eleştirdi mi top bende, canıma minnet, benden bu kadar deyip bırakıyorum. Benim adım Hıdır elimden gelen budur. Sonra dinle bir sürü tan tana. Öyle yapılmazmış da şöyle yapılırmış. Hiç bitmiyor ki istekleri. Daha beğendiği bir kimse görmedim. Hem anam benim elimi sıcak sudan soğuk suya sokmadı. Ne bileyim iş güç. Yolumu buldum ama. Konuşmaya başladı mı perdeyi indiriyorum kulağıma. Tıkaçlar da tamam. Gözlüğü de takalım. Bone sıkıyor ama şart, Firuze gibi.

Atlayalım havuza. Sen ara dur Firuze. Ancak dolapta titrersin. Ben kaçtım sıcak dırdırdan serin havuza. Oğluna sar hadi canım, rahat bırak beni. Sen bırakmazsan da ben bırakacağım kendimi, kaldırma gücüne kurban olduğum sulara.      

Handan Kılıç

Can Kızım, Cansız Kızım

 


Canım kızım,

Sensiz onuncu yıl. Kolay geçiyor sanma! Gelseydin belki çok zorlanacaktın bizimle. Neler oldu bu on yılda neler! Seninle birkaç ay arası olan Mina’nın doğum gününü yaptılar bugün. O kadar yakınken beni çağırmadılar, okul arkadaşlarını ve onların annelerini çağırmışlarmış.

“Abla senin başın kaldırmaz diye hiç söylemiyorum. Hem hediye işine giriyorsun, boş yere bir sürü masraf.” dedi Güler.

Boş yere. Boş ve yer… Kocaman bir boşluk yokluğun. Sen gideli ne yerim var ne yurdum. Seni düşünüce bazen bulutların üzerindeyim bazen de karanlık bir ormanda kaybolmuş. Sonunda herkesin gördüğü, bildiği, görmezden geldiği, yanından geçerken dikkat ettiği bir obruğa dönüşmüşüm sanki, sen gideli. Ya da daha doğru ifadeyle gelmekten vazgeçeli. Güler de haklı. Çocuğunu kaybeden bir kadının kalbini kırmak istemedi belli ki. Kırıldım yine de. Gerçi gitsem de kırılırdım. Kırgınlığım baki, Güler’e değil, Ayşe’ye, Fatma’ya, Mina’ya ya da sana hiç değil. Kader böyleymiş, karşı gelemem. Başını taşa vurup kırmaktır bilirim. Veren Allah, alan Allah. Sahibimize de emanetini aldı yanına diye kırgın olamam ya! Belki de bu benim halimin adı özlemdir. Kokuna, saçlarına, yıllarına, varlığına büyük bir özlem.

Senden sonra ilk birkaç sene herkesin kutlamasına gittim. Önceleri senin akranın olan çocuklara oyuncaklar almak sana alıyormuşum gibi sevinç veriyordu. Ama yıllar içinde her zorlukta bir başıma kaldıkça kızım olsaydı yanımda deyip ağladım. Hiçbir şey yapamasan küçücük ellerinle silerdin gözyaşımı, ağlama anne der zayıf kollarınla sarılırdın bana.

Sabah babanı işe geçirirken denk geliyoruz. Kapı açık oluyor. Güler de Mina’yı okula hazırlıyor. “Bazen benim halimi unutup “ay bu kızımız olmasa ne yapacakmışız diyoruz bizim beyle. Kızlar liseye gideli yüzlerini gören cennetlik. İnan sen şehir dışında okuyan oğlunu daha çok görüyorsundur. Başları sıkışmadan yoklar ortada. Ama bu Mina, ah bu kız canımız, ciğerimiz” diye yanaklarını sıkıştırıp yolluyor servise. “Öyle, haklısın” deyip kapatıyorum kapıyı bir an önce. Gözyaşlarımı görmesin kimse.

Sabahları “ay çekme saçımı, ay anne” diye çok bağırıyor çocuk, içim dayanmıyor. Mina’nın saçları uzun, kıvırcık, gözleri bal rengi, teni beyaz. Bana ya da babana, kime benziyorduysan senin de öyle olurdu, sarı, uzun ama düz saçlar. Gözlerse kesin mavi. Abin küçükken bu eve mavi gözlü olmayanlar giremez değil mi anne derdi, gülerdik. Baban da abin de dedelerin, ninelerin de yeşil ya da mavi gözlü. Ondan soyadımız Gökgöz ya. Memlekette lakabımızmış zaten.

Senin mavi gözlerini düşleyip tokalar da aldım ilk zaman. Sonra her gelişlerinde Mina’nın saçlarına taktım. Annesine her sabah saçlarını tararken acıtıyor diye dokundurmazken bana gelince hep saçlarıyla oynatıyor. Belki de kolay tarama tarağı aldım diyedir. Senin saçlarını da hiç acıtmazdım biliyor musun kızım. O ağladıkça sen ağlıyormuşsun gibi geliyordu, canım yanıyordu. O büyüdükçe sen de büyüyormuşsun gibi geliyor hala. Sonra kendime geliyorum canım kızım, cansız kızım.

Senin saçların düz olurdu diye emin bir şekilde söyledim ya çünkü biz de kıvırcık yok. Yine de ince telli olduğundan taraması kolay değil. Bu sene makrome örmeye başlayınca bunu iyice anladım. İp ne kadar ince o kadar zor. Geçen gece yeni bir örneğe başlarken ne geldi aklıma. Her gece bir yaprak yapsam ama yere düşüp gittiğin vakitleri hatırlatmasın diye onları dallara assam. Rengarenk yapraklarla canlanır mı evim, renk gelir mi yüzüme?

Neden her örneğe yaprak ekliyorum biliyor musun? Her gece elim tarağa gitsin istediğimden. Hem örmek gerekmiyor hem de havalı duruyor. En az on altı tane yirmi santimlik ip kesiyorsun. Ortasına da ikiye katlanmış kılavuz ip. Küçükleri bu ortadakinin üzerine bir alttan bir üstten geçirip adeta damar ağını inşa eder gibi yaprağı oluşturuyorsun. Ama ben en çok taramasını seviyorum yaprağın. Mavi, sarı, gri, turuncu yaprakları tek tek yapıp asacağım dallara. Geçen Mina’nın çantasına mavi yaprak yapıp süs niyetine taktım. Bir de ona senden bahsettim. Beraber el ele cennet bahçelerinde dolaşıp dünyaya gelmek için karanlık bir koridora girdiğinizi, senin orada kalıp Mina’nın koşarak buraya geldiğini söyledim. İyi ki geldin diyerek sarıldım. “Kızın niye gelmedi, şimdi onunla oynardık. Orası daha mı iyi hem seni üzerken sana ne dedi?” diye bir sürü soru sordu. Ben susunca “Bu dünya iyi bir yer mi peki?” dedi. Saçlarını okşadım. Aceleyle gözümdeki yaşı silip “dünya inilen bir yer, kelime manası bile deni, alçak olan demek ama annene kavuştun, bu da büyük mutluluk” diye anlattım. Yine sordu: “Peki senin kızın şimdi nerede?” “Cennette” dedim. Geri döndü geldiği yere, benimle kavuşmayı bekliyordur orada. Çocuklar sadece cennete gider, anneleri ve babaları dünyada neler işler belli olmaz her zaman yerleri cennet değildir ama önden, anne karnında düşmüş de olsa bir evlat gönderirlerse yerlerini ayırtmış sayılırlarmış. O evladın gözleri buğulanıp annemi istiyorum dedi mi, Allah da cennette gözyaşına müsaade etmediğinden “Bu sabinin ailesini getirin” der, hepsini cennetinde buluştururmuş.” diye Mina’ya anlatırken elinde onlara getirdiğim kek dilimleri ve sütlü kahveyle belirdi annesi. Onu görünce hemen sustum ama Mina durur mu? “Teyze hem kızını anlat hem de saçlarımı yine balıksırtı ör, olur mu?” diyerek fırladı odasına. Ona aldığım fırçayı getirip oturdu önüme. Güler “Mina, ıslatmadan olmaz, su sıktığımız şişe banyoda, hadi onu da getir” diye gönderdi salondan. Sonra gözlerini patlatıp “ne olur komşum, çocukların ölüme dair gerçeklik algısı bu yaşta tam oturmuyormuş, sen gidince bir sürü soru soruyor, rica ediyorum bu konuları açma” dedi. Elime aldığım fincanı dudaklarıma götürüp bir yudum aldım. Sehpaya götürürken ağzıma fermuarı çektim. Mina’nın getirdiği şişeden saçlarına su sıktım, usulca açtım bukleleri. Sonra da alın kenarından başlayıp ördüm balıksırtı modeli.

Kim bilir sen oralarda ne sırtında geziniyor, beni de izliyorsundur. Konuşacak çok şey var aslında ama insan bazen konuşmak istemiyor Kanımdan kan, canımdan can taşıyan bir evlat yanında olsun da beraber sussun istiyor. Sussun ve saçlarını tarasın. Her geçen gün artıyor özlemim, rutini bozdum, üç yaprak yapıp taradım bu gece. Sonra karşıma astım, izledim. En çok mavi yaprakları sevdim. Bu sefer on yaprak olacak, ortadakinin ipi en uzun, yanlarına doğru kısalacak boyları. Özenle tarayacağım renk renk yaprakları. İnan bana çok güzel olacak ve sana söz doğamadığını o güne yetişecek. Ne Güler’e ne Mina’ya gidecek. Tam karşımda süsleyecek duvarı.

Handan Kılıç

Peliklerini ör hadi!

Anneannem saçlarını her banyodan sonra itinayla tarar ve ortadan ayırıp iki yanına örerdi. Pelikleri incelse de neredeyse beline kadar gelir...