Kusursuz Yuvaların Gizli Düşmanları: "Seni Tanıyorum" ve İlham Aldığı Netflix Gerilimleri

 


Epey zamandır Netflix'e zaman bulamıyordum. Son günlerdeki yorgunluğumu bahane edip bu günü dizi günü ilan ettim ve 8 bölümlük sezonu bitirdim. Yemek yaparken izlediğim ilk bölümden sonra çarpı iki hıza çıkardığımı itiraf etmeliyim. Kim yazmış, çekmiş, yapmış bilmeden çekim açılarını Fi'ye benzettim ve gördüm ki Mert Baykal işiymiş. 

Açık konuşmak gerekirse konu da çekim tarzı da oyunculuklar da yabancı Netflix yapımlarından iyi birer kopyaydı. Sanırım dünyada da gidiyor diye tek bir dil kullanılır oldu ve yerellikler silindi. 

 

Kısaca bahsetmek gerekirse, evimizin kapısını kilitlediğimizde tüm tehlikelerin dışarıda kaldığını düşünürüz. Peki ya en büyük tehdit, kapıyı kendi ellerimizle açıp içeri buyur ettiğimiz biriyse? Netflix’in yerli psikolojik gerilim dizisi Seni Tanıyorum, tam olarak bu ilkel korkumuzdan besleniyor. Kusursuz görünen bir evlilik, zedelenen güvenler ve eve bir yardımcı maskesiyle sızan tekinsiz bir yabancı...

Eğer Seni Tanıyorum’u bir oturuşta bitirdiyseniz ve arkasında bıraktığı o tekinsiz, klostrofobik atmosferi fark edersiniz. Dizi, sinema tarihinin kült işlerinden Netflix’in küresel hitlerine uzanan çok tanıdık bir formülü başarıyla yerelleştiriyor.
Gelin, Seni Tanıyorum’un DNA’sını oluşturan ve izlerken buram buram benzerlik hissettiğimiz o yabancı yapımlara birlikte bakalım.

1. Beşikteki El Ekolü: Evdeki Gizemli İstilacı
Dizinin ana omurgasını oluşturan "mükemmel bakıcının aslında yuvayı yıkmaya gelen bir tehdit olması" teması, sinema tarihinin kült gerilim filmi The Hand That Rocks the Cradle (Beşikteki El) mirasını taşıyor. Tıpkı o klasikte olduğu gibi, Seni Tanıyorum’da da aile dinamiklerini sinsice manipüle eden, çocukla anne arasına giren ve yavaş yavaş evin yeni sahibi olmaya çalışan tekinsiz bir figür izliyoruz. Dizi, "en güvenli alanım" dediğiniz evinizi bir kapana dönüştürürken bu köklü gerilim formülünden sonuna kadar faydalanıyor.
2. "Behind Her Eyes" Tarzı Akıl Oyunları
Karakterlerin birbirinin zihnini okumaya çalıştığı, kimin kimi avladığının sürekli değiştiği o boğucu atmosfer size de tanıdık geldi mi? Seni Tanıyorum, kadın karakterler arasındaki o soğuk savaş ve akıl oyunlarıyla Netflix’in çok konuşulan mini dizisi Behind Her Eyes (Gözlerinin Ardında) ile akraba gibi. Her an bir sırrın patlayacağı hissini veren bu yapı, izleyiciyi sürekli tetikte tutmayı başarıyor.
3. "You" ve Maskelerin Arkasındaki Takıntılar
Seni Tanıyorum’daki karakterlerin hiçbiri tamamen göründüğü gibi değil. Herkesin dışarıya sunduğu bir "örnek insan" maskesi, bir de iç dünyasında büyüttüğü karanlık takıntıları var. Bu durum, diziyi doğrudan You dizisinin dünyasına yaklaştırıyor. Kimin masum, kimin manipülatör olduğunu kestiremediğimiz bu güvensizlik ortamı, tıpkı Joe Goldberg’ün hikayesinde olduğu gibi gerilimi adım adım tırmandırıyor.
4. "The Watcher" Huzursuzluğu: En Yakınına Bile Güvenme!
Dizi, sadece dışarıdan gelen bir düşmanı anlatmıyor; evliliğin kendi içindeki sadakatsizlik, yalanlar ve güven erozyonunu da masaya yatırıyor. Bu yönüyle The Watcher gibi modern banliyö gerilimlerini andırıyor. Sırlar ortaya döküldükçe, izleyiciye o tanıdık huzursuzluk hissi geçiyor: En güvende hissetmen gereken yer, aslında en tehlikeli yerdir. Ve bazen en büyük düşmanın, yatağı paylaştığın insandır.

Aşkın bahardı, ümitler vardı ama artık sadece sonbahar!

 



Sanki bir ağaç vardı aramızda o kadar yakındık. Ama elimizi uzatamıyor birbirimize bakamıyorduk bile. İki ayrı bankta birbirini tanımadan uzaklara gözlerini dikmiş hayal kurmaktan çoktan vazgeçmiş iki insandık. Aslında aramızda denizler, kıtalar vardı. Nereye savrulduğumuzdan bihaberdik. Beraberken yemyeşil yapraklarla bezeli bize gölgelik olan o ağaç artık çıplak. Hatta köklerini demir mazgallarla kontrol altına almışlar. Tıpkı bizim gibi.  İnsan kendini kontrol eden bir varlıktır. Hele de saçlarına kırlar düşmüşse. Mevsimin kışına hayat döngüsünün kışı bütün griliğle eşlik ediyorsa…Toprak yol, döşeli adım taşları ve sahil hiçbirinden eser yok. Taş döşemişler oturduğumuz sahile. Her şeyin üzerini kapatmışlar.

Ama ne diyor şarkıda, teselli babından; “sevgisizlik ayrılıktan daha zor, varlığın da yokluğunda yetmiyor.” Sevgisiz değildik, değiliz ama aşk her şeyi affetmiyor işte. Bu şarkı dilimizden sıkça dökülürdü. Beni de seni de yakamadım. Bir kıvılcım yeter dedin ama aşk için ölmemeli, aşk için yaşamalı dedik sonunda.

Yaşıyoruz işte. Her mevsimi gördük, zamanında yedik meyveleri. Yeni mevsimlere hazırlandık. Tatile çıktık. İşe gittik geldik.

“Geçti o günler unutuldu yeminler,”

Bir o ağaç kaldı.

“Aşkın bahardı, ümitler vardı ama artık sadece sonbahar… 

Handan Kılıç


Peliklerini ör hadi!

Anneannem saçlarını her banyodan sonra itinayla tarar ve ortadan ayırıp iki yanına örerdi. Pelikleri incelse de neredeyse beline kadar gelirdi. Kadının saçı uzun olmalı derdi. Ne kadar uzun sorusunun cevabı hazırdı: Öldüğünde yıkanırken göğüslerini örtmeli. Edep bunu gerektirir diye anlatırdı. Hazreti Fatma annemizin böyleymiş. Fatma teyzem de hiç saçlarını kesmedi, hep uzattı, uzadıkça zayıfladı ama o hep rahmetli annesinin sözünü tuttu. Adını aldığı büyüğüne hürmeten tepesi açılsa da saçları göğüslerini örtecek kadar uzundu. Ta ki o güne kadar…

Anneannem yemek yaparken, yoğurt mayalarken “Allah’ım benim elim değil Fatma annenizin eli,” derdi hep ve her yaptığı çok lezzetli olurdu. Hazreti Fatma’nın eli bolluk ve bereket ve elbette lezzetin kaynağıydı ona göre.

Halk arasında da yaygın olarak Fatma’nın eli nazara ve kem gözlere karşı korunmak ve şans getirmesi amacıyla evlerde, takılarda, kolyede, bilekliklerde kullanılır. Genellikle ortasında bir göz figürü nazar boncuğu da bulunur, bu da her şeyi gören göz anlamında koruyuculuğu simgeler. İslam kültürünün yanı sıra Yahudilik Miryam‘ın eli ve Hinduizm gibi farklı kültürlerde de benzer amaçlarla kullanılan antik bir simgedir. Sabrı, sadakati, bereketi ve dişil gücü temsil edermiş. Anneannem oraya buraya semboller asan bir kadın değildi ama gönlünü açtığı inançla her yemeğe başlarken Fatma annemizin elinden bahsederdi. Bazen ben de söylerim ve hemen arkasından bizim elimizin lezzeti yok mu diye bir şüphe tohumu atılır içime ve eğer o şüphe bir kere gelirse yemeğin lezzeti olmaz. Oysa bende gümüşten sembolü de var. Ama inanmak tılsımlı bir hal, çok sorgulamamak lazım galiba hayatı.

Nedenini bildiğimiz ne bizi mutlu etmiş ki? Gidenlerin vefasızlığından, vedasızlığından mustarip olduğumu söylediğimde ne önemi var artık gitmiş hayatında yok demişti bir arkadaş. Ben hukukum olan her insanla vedalaşmak isterim, ona vakit ayırdığım biri aniden ortadan kaybolduğunda elbette nedenini merak ederim. Herkesin kendince nedenleri olabilir, en acıtan şekilde de olsa bunun dillendirilmesini tercih ederim. Çünkü vedalaşmak bir haktır ve çok önemlidir. Kızı, oğlu, torunu en çok bu yüzden gözlerini açsın istiyor. Bugün 41 gün oldu, Fatma teyzem geçirdiği beyin kanamasının ardından hala yoğun bakımda uyuyor.

Anneannem ilk çocuğunu altı aylıkken kaybetmiş. Oğlunun ardından bu acıya Peygamber Efendimiz de evlat acısı çekti, hem de kaç tane diyerek katlanmış ve yeniden çocuğu olduğunda adını Fatma koymuş. Fatma, Peygamberimizin hayatta kalan tek çocuğu, soyu kızından devam eden tek peygamber. Teyzem de anneannemin ilk göz bebeği olarak 75 yılında. Ellerini, ayaklarını kıpırdatıyor, birkaç kez gözünü açmış, başındaki doktor gözünün bir kere ışığı tepki verdiğini söylüyor ama bütün kıpırdanmalar refleks olabilir diyen doktor da var. Annem girdi önceki gün yanına, dayanamamış eliyle göz kapağını açmış, bir tanesi çok bulanık, bizim gözümüz gibi parlak değil, feri yok dedi. Diğeri normalmiş, nazar duası okumuş, teyzem esnemiş, saçları bir santimi geçmiş. Sadece peliklerini değil tüm saçlarını tıraş ettiler, kafatasından çıkardıkları parçayı da daha önce yazdığımda dondurduklarını zannediyorduk ama çöpe atmışlar. Artık yerine plastik kapak takılıyormuş, henüz kafatası açık, ben yoğun bakımın önünde bekliyorum, o bile dağılmama yetiyor. Dün dört hastanın yakını girdi içeri, 10 dakika konuştular can parçalarına, dön artık geri, aç gözlerini, seni bekliyoruz, hadi uyan, oğlun seni bekliyor, torunun seni soruyor, hadi dediler belki şimdiye kadar söylemedikleri kadar çok sevdiklerini, beklediklerini anlattılar. Teyzen kendine benzeyen torununa tepki veriyormuş genelde, tepki görmeyenler üzgün… Kafada sorular, bana kırgın mı, bizi duyuyor mu duymuyor mu?

Dedesi, ninesi 95 yaşlarına kadar dünyadaydı. Teyzeminki daha mı zor bir hayattı? Sorular ve sorular. Kolay hayat yok ki! Herkes bir yerden derin yaralı, ayakta kalma yarayı örtme derdine hayat diyoruz. Örtersen unutursun. Ancak o zaman acıdan ölümden habersizmişçesine zevk alırsın hayattan. Bu bilinçli bir tercihtir ama zamanla insan inanır, bilinçaltı aptalmış ya! Yoksa kimse hatırlamamayı bile isteye seçmemeli. Hatırlamamak en korkulan hastalık artık.

Havalar ısınıyor, polenler hastane bahçesini sardı, insanlar hapşuruklarla boğuşuyor. Bunun da bir şehir planlaması hatası olduğunu okuduğumdan beri Allah’ın işine karışmasak diyorum. Belediyeler meyve verip etrafı kirletiyor diye ağaçların dişilerini dikmemişler. Meğer dölleyecekleri ağaçlarla karşılıklı dikilse bu erkek ağaçlar polenlerle insanları hasta etmeyecekmiş de insan işte her şeye burnunu sokuyor. Sıcaklar geliyor, dereceler yükseliyor, duvardaki derecelerden yok artık etrafta her şey telefonda. Çocukken bizim evde Bodrum’dan aldığımız deniz kabuklarıyla süslü bir derece asılıydı duvarda. Derece dediğim termometre, biz İzmirliler öyle uzatmayı sevmiyoruz malum domatese bile domat diyoruz. Benim evimde bir termometre hiç olmadı, oğlumu yıkarken suyun içine attığımız banyo takımının parçası olan hariç. Hala duruyor, ne yapacaksın bunları diyor oğlum, bunları saklarsan tabi evlere sığmazsın. Bir gün, olunca yani torunuma göstereceğim diyorum, insanın emelleri uzun, hayat kısa. Hep daha güzel günlerin onu bekleyeceğini, hep uzun bir ömrünün olacağını düşünüyor. Oysa bir saat sonrası için kimsenin garantisi yok. Teyzemin salon koltuk siparişi iptal. Havalı yatak solunum, cihazı siparişi hala askıda.

Hayat çok belirsiz. Dün evine giden insanlar karşı şeritten gelen bir kamyonunun üzerine geleceğini bilmiyordu Bornova’da. Burun estetiği için ameliyata giren genç kız öncesi sonrası fotoğrafları çektirirken öleceğinden habersizdi. Hayaller ve hayatlar!

Teyzem evine dönecek mi? Bizi duyacak mı? Pelikleri yine uzayacak mı? Fatma annemizin eli, sen uzan üzerimize, adının hürmetine güçlendir teyzemi. Yemeklerimize ve hayatımıza lezzet kat. Evet hayat akıyor, herkes bir başına ayrı yerlerde ayrı acıları bir başına yaşıyor ama her acının taşıyıcısı biliyor ki hayatta her şey çok yavan…

30 Nisan 2026

 

"Çok Canım Sıkılıyor, Kuş Vuralım İstersen"(*)

 


Canım uzun zamandır hiç bir şey yapmak istemiyor. Ama kalkıyorum ve bir değil iki evin idaresini yapıyorum. Biri boş, yeni yerleşmiş, panjuru dahi kapalı olsa da nasıl kirlendiğini anlamadığım biri bilfiil içinde olduğum ev. Günler bir avuç. Yemek yap, ortalık topla, rutinde boğul, insana yetiyor. Canıma inat ayaktayım, devam ediyorum. Ama ne zaman oturup birini arayayım desem, şimdi değil diyorum. Konuşacak halim yok. Hiçbir şey keyif vermiyor.

Geçen hafta bir gece iki günü Ankara’da 23. Kitap Fuarında imzada geçirdim. Önceden yapılmış program olmasa gitmezdim. Neyse ki, Ankara ve arkadaşlarım yüzümü güldürdü ve geride bıraktıklarıma ah dedirtti. Yeni şehrimde bir düzen kuramadan savruluyorum. Burada da üç aydır buluşalım diyen arkadaşlarla sonunda dışarda yemek yedik. Eski Ankaralılar olarak Aspava’ya gittik. İzmirlilerden hala bir hoş geldin yok. Benim gibi sosyal bir insana az gelse de arada insan gördüğüm oluyor işte. Oysa ne planlarım vardı. Hepsi bir günde önemini kaybetti. Hayat yazıyor, biz oynuyoruz diye sayfa kurmuştum, etkinlik arkadaşlarıyla buluşmalar planlayacaktık. Ama işte kendisini gerçekleştiren kehanet, Hayat veren yazdı, biz oynuyoruz. Üç dört tanesine hiç ilana çıkmadan kendim katıldım, nefes almak için. Keyifsiziz. Teyzemden beri zaten bir avuç kalan ailemiz üzgün, yaşlılar bezgin.

Yine de kendimi zor da olsa haftada bir bazen iki dışarı atıyorum. Aslında her gün yürümem gerekiyor. Parklar bahçeler cıvıl cıvıl. Mevsimler değişiyor, takvimler değişiyor, biz değişiyoruz ama değişmeyenler hayatın değişim kurallarına aykırı şekilde aynen devam ederken mutlu mesut yaşıyor. Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş malum. Yaprak demişken düşme değil dirilme mevsimindeyiz. Ağaçlar davetkar, parklar, sahil boyu cilveli ama orada da korktuğum köpekler var. Ve elbette dünyada köpeğinden başka varlık yokmuş bütün haklar, bütün parklar, bütün yollar ona aitmiş gibi düşünen sahipleri. Dün yürürken mevzuata uygun bir şekilde köpeğine tasma ve ağızlık takan bir kadın gördüm. Boynuna sarılacaktım. Bu kadar ya, yapmanız gereken bu kadar. Tabi bir de tasmayı insan içinde on beş metre salmamak. Bu yüzden üç kez kaza geçirdim, birinde omuzum zedelendi ötekinde ambulansla götürdü hastaneye, dizime 12 dikiş atıldı. Dünyada sadece insanlar yok diyorsunuz, madem beraber yaşayacağız insanların da hakları, korkuları, korkma hakları olduğunu hatırlayın. Zaten selamsız sabahsız yan kapı komşum tasma takmamakta ısrarlı ve köpeği de saniyeler içinde kapımda bitip kalbimi sıkıştırmakta kararlı. Evime rahat girip çıkamıyorum. Kapıcıya söyledik, “Apartmanda bir değil üç tane var, tekme at geç abla, fino değil mi, ben attım on metre havaya uçtu, geldi sahibi çan çan bağırıyor bir de, çok kıymetliyse ipini bağlayacak, başkalarını rahatsız etmeyecek, ben onunla uğraşamam,” dedi. Ben karıncayı incitemem, böcek öldüremem tekme de atmam elbet ama köpek sahipleri fırsat bulsa biz köpekten korkanların yaşam hakkını elinden alır gibi davranıyor. Bu yazım da linçlenebilir, Hindistan’da ineğin karşılığı İzmir’de köpek çünkü. Ama biz de varız yahu, korkuyoruz, siz hiç çok korktunuz mu? Hah işte o anı hatırlayın, empati yapın ve tasmalarınızı köpeklerinize takın. Sağlık için doktor tavsiyesiyle yürümem gerekiyor yoksa hiç çıkmayacağım, dünya sizin olsun ama sağlık anayasal bir hak, lakin korkudan kalbim elimde yürürken bir de köpek sahiplerinin ters tavırlarına maruz kalıyorum. İnsana saygı vardı eskiden İzmir’de…

Dışarılar kabus, içeriler darlıyor, teyzem 24 gündür yoğun bakımda uyuyor. Onu beyin kanaması geçirdiği arife günü sabahında ambulanstan indirilirken gördüm en son. Bir gün önce de aynı şehirde görüntülü konuşmuştuk. Ramazan, taşınma, yerleşme telaşı, iki ev arası git geller derken nevrim dönmüştü. Bayramda ziyaret edecektik ama nasip olmadı. O beyin ameliyatı geçirmiş, kafatası açık bir halde yoğun bakımda kıpırdamadan yatarken biz bayram öncesi sipariş ettiği ev yapımı su böreklerini, baklavaları kızının ikramıyla yedik, gözümüzde yaş, gönlümüzde iyileşme umudu. Tanıyan tanımayan nice insan her gün dualarını gönderiyor, şifa için ne tavsiye ediliyorsa bulup okuyor ( çünkü doktorlar duadan başka yapacak bir şey yok, yapacağımızı yaptık, kendine gelmesini bekliyoruz dedi,) ama sadece iki kez el ayaklarını omuzlarını oynatmış. Ailenin doktorları refleks diyerek umut kırıyor yoğun bakım doktorları zaten artık bizim gibi bir yaşam süremeyeceğinden dem vuruyor ama detay vermiyor. Oysa teyzem iki hastaya aynı anda bakan, sağlığına düşkün, dikkatli hatta yüz yogasını bile fırsat buldukça ihmal etmeyen biriydi, şimdi öylece yatıyor. Meğer ne kadar yorulmuş.

Teyzem gördüğüm en inatçı, (inatçı olmadığında da inat ederdi) sebatkar, fedakar, çalışkan, yıkılmadım ayaktayım insanıyken onu çaresiz bilinçsiz o sedyede görmek beni çok dağıttı ve o günden beri hele de bütün başı sargılar içinde tekrar görme cesaretinden uzağım. Evlatları bana kırılıyor olabilirler ama hem biraz da onların daha çok görme fırsatı olsun diyorum hem de onu iyi görebileceğim zamana kadar bekliyorum. Ya o zaman gelmezse diyorlar, o zaman da görüntülü konuşmamızda olduğu gibi, canlı, heyecanlı, bayrama yetişmediği için yeni koltuk siparişini bayram sonrasına bırakan, dantellerden çerçevecide sunum tepsisi yaptıralım diye konuştuğumuz gibi hatırlayayım.

Hayat hep bir anda değişiyor. Dünya ne kadar boş ile ne kadar güzel arasında gidip gelen sarkaçta günden geceye geceden güne dönüyoruz.

Dün bir yazar söyleşisine gittim. Dönüşte yalnız başıma dolaştım sokakları. Kalabalık yerlerin köpekleri baygın yattığından sorun yok. Oralarda da insanlar üzerime geliyor gibi oluyor. Çok evden çıkmazsa insan sokakta mesafelenmekte zorlanıyor. Hem tek başıma gezmeyi sevmem ama hayat bana bunu çok yaşatıyor son yıllarda. Yine de her adımımda şükrediyorum, adım atabildiğim için, istediğim zaman dışarda ve evde olabildiğim için. Teyzeme solunum desteği veriliyor, nefes almak ya, onu bile desteksiz yapıyoruz ya, şükredecek çok şey var.

Trafikten kaçıp vapura binebilmek mesela. Kıyıda denize sıfır bir masa bulduğumda içebildiğim bir çay için bile şükrediyorum. Dün de Karşıyaka’dan Konak’a geçip metroya binmeden kıyıda gün batımını izledim, hiç durmayan zihnime bir kaç dakika vermem lazımdı… Elli yedi yıldır yaşadığı bu şehirde en son ne zaman buradan denize bakmıştır teyzem diye düşündüm. Hep çok işi vardı, hep herkese yetişirdi, o olmazsa hayat devam etmezmişçesine bir yükü omuzlarına almıştı. Elbette çevresi de öyle şekilleniyor insanın, destek için yaptıkları bile vazife kalıyor üzerine. Ahladım, derin nefesler aldım, teyzem için yine yeniden şifa diledim, dualarımı dalgalara, göğe, güneşe fısıldadım. İki arkadaşım birbirinden habersiz “Allah görmemişe çevirsin,” demişti. Bu kalıbı bizim buralarda kullanmazlar, duyunca çok sevdim ve dilime pelesenk ettim ne zamandır. Görmemişe çevrilmesini isteyeceğimiz ne çok şey oluyor hayatta ama sağlık hepsinden başka, o varsa var diğer dertler, o yoksa başka dertler siliniyor gönülden.

Garson kız bir çay almama kızdı. İlla pasta, kurabiye alın dedi, yok deyince yanımdaki masayı işaret ederken tek çay içen ablanın orası, başıma gelip başka bir isteğin var mı tek çay isteyen abla gibi tacizlerine devam etti. İçimizde akandan çok daha sert ve duygusal fondan eksik bir dünya dışımızda akıyor elbet. Beşinci dakikada ikinci çayı söyledim. Onuncu dakikada da kalktım ve vapurdan inip aynı biletle metro aktarmasına koşan insanlar arasına karıştım. İnsanlardan bir insan oldum. Teyzemin kızına gidecektik akşam, ev halkı dışardan gelip toplanamadı. Yarın dediler, bugün başka işler çıktı. Balkondan bakınca gördüğüm binada yatıyor teyzem. Ama bizden çok uzakta uyuyor. Akışa teslim oldum, aklımda duamda teyzem.

(*) Başlık Ülkü Tamer’in şiirinden alıntıdır. Kuş falan vurmayalım ama sevgili köpek sahipleri, madem aile ferdiniz, suça sürüklenen çocukların ailelerine bile mevzuatımız ceza vermeye hazırlanırken kontrolsüz güç sahibi köpeklerinize sahip çıkmalı değil mi? Hukuk insanı olarak çok defa altı ay hapis cezası ve yüksek para cezaları verildiğini gördüm şükür.

Bu nedenle bahar gelmişken Türkiye’de yaşayanlara bir küçük hatırlatma. Başka yerde yaşayanlar zaten mevzuatlara, kurallara uyup serbest bırakmıyor hiç bir hayvanını. Avrupa, ABD, kıskanılıyorsun.

Türk Ceza Kanunu (TCK) 177. madde, gözetimi altındaki hayvanı başkalarının hayatı veya sağlığı için tehlikeli şekilde serbest bırakan veya kontrolünde ihmal gösteren kişiyi cezalandırır. Bu suç, zarar doğmasa bile tehlike yarattığı için cezalandırılır ve 6 aya kadar hapis veya adli para cezası öngörür.

Hayvan birine zarar verirse, TCK 177'nin yanı sıra somut olayın özelliklerine göre "taksirle yaralama" (TCK 89) veya "taksirle öldürme" (TCK 85) hükümleri de uygulanabilir.

Ayrıca 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında, köpeklerin tasmalı ve kontrollü gezdirilmesini zorunlu kılar. Tehlike arz eden ırkların ağızlık ve tasmayla gezdirilmesi şarttır. Kamusal alanlarda tasmasız köpek gezdirmek ve çevreye zarar verilmesi durumunda adli/idari para cezaları uygulanır.

Köpeğin tasmasız olması sonucu yaşanan yaralanma veya zararlardan doğrudan köpeğin sahibi sorumludur. 

Yerleşememek, Ayrılık da Sevdaya Dahil Ve Masumiyet Müzesi

 

Öncelikle fotoğrafın konuyla ilgisi yoktur diyecekken ulaşılmak istenen seviyeyi gösterdiğini fark ettim. Her şeyin her şeyle ilgisi var. Yerleşmek toprağını bulup çiçek açmak değil de nedir? Allah’ım nasip et. Dinimiz amin.

Bir ay önce buraya çok boşladım diyerek arşivden bir yazı ekleyip beş gün sonra taşınmıştım. Üç hafta olduğunu şimdi fark ediyorum. Boşlamanın kitabını yazmak bu olsa gerek. Şu dünyada erkek olacaksın hiç maçlarını dizilerini boşluyorlar mı? Tarihten saatten uzak gereklilikler üzerine zaman tanzim etmeye çalışıp dağdaki çoban formatında yaşadığım bu üç haftanın öncesi de var. Haftalarca kolilerle dolu odalarda askıda geçersiz bir hayat yaşadığımı yazmıştım. Epeydir odaklı bir yazının başına geçmem mümkün olmuyor. “Gözümde canlanır koskoca mazi” şarkısı eşliğinde duygudan duyguya girerek başladığım ayıklama, toparlama, paketleme sürecim hay ben bu hatıracılığın … şeklinde devam ediyor.

Hele bir eşya atılsın, sonrası kolay diyenlerin hele bir doğsun, hele bir uykusu düzene girsin hele bir yürüsün, hele bir okula başlasın diyenlerden farkı yok. Hepsi yalancı. Bitmiyor, her gün başka bir dert çıkıyor. Malum büyüdükçe de dertleri büyüyor.

Allah dermansız dert vermesin. Benim taşınma dertleri tırı vırı da ne yordu be kardeşim. Bir kere hiç bir dolabım, mobilyam, perdem tavan boyu, kiriş ayrıntıları nedeniyle yeni eve uymuyor. Onlar beğenmuzuk diye ortada dursun ilk günden mızıkçılık çıkaran bulaşık makinesi oldu. Tam da en çok lazım olduğu sırada bir naz bir naz. Kurutmuyor, suyu ısıtmıyor, kafası döndü falan derken gitti evden kurtuldum. Ben zaten ancak giderlerse kurtuluyorum. Çoktan vedalaşmam gerekirdi. Olmadı hep başka bir öncelik çıktı ve bir sabah yoktu. Yeri hemen doldu. Zaman naz çekme zamanı değil. Bu arada 25 yaşındaydı, oğlumdan büyük. Yeni makinelerin ömrünün 7 yıl, kireçli şehirlerde 5 yıl olduğunu da bu vesileyle öğrendik. Ha bir de artık kurutma özelliği olan programın 3 saat 42 dakika olduğunu. Neymiş wifi ile bağlanıyormuş. Neyleyeyim. Aman mutfak yerleşsin makine en lazım şey deyip alelacele hareket edince tongaya düştük. Kampanyalı ürünler tuzaktır, biliriz ama bu pahalılıkta elimiz mahkum. Neyse ki sular kireçli. Ardından firar eden fırınlar oldu. Sevişmiyorduk zaten mutlu oldum. Yenisi yerleşti yerine monte eden servis yetkilisi dakika özelliği olmadığını söyledi. 25 sene önce uyduruk fırınlarda olan dakika yeni wifili ankastre fırında yokmuş. Bu özelliği olmadığını fark etmedik elbette, direksiyonsuz araba mı olur dedik. Beyaz eşya açılınca başa kalıyormuş. Saat kurun dedi adam kronometre de olurmuş. Neyse en azından fiyatı uygundu, daha evde yaşamaya başlamadığımızdan pişirmesini bilmiyoruz. Belki bizi şaşırtır, bir güzellik yapar. Beyaz eşya şans işi.

Sonra dolapları revize etmek için bulduğumuz Z kuşağı marangoz ustasının uzatmaları, soğuk esprileri derken içim şişe şişe bir şeyler yapıldı. Baştan söyleyeyim biten işlerden hiç biri gönlümce olmadı. Süreç de gönlümce değildi ama kabullenmeyi öğrendiğim yaştayım.

Yine de bu kadar geride bırakamamazlık kötüymüş. Oysa ben kendimi vefalı, değer bilen, hatırşinas diye isimlendirirdim. Askıda Geçersiz adlı yazıma bir yorumda iyi ki kirli çıkıymışsınız yazan arkadaşa selam olsun. Ama bu kadarı da fazlaymış. Mutfağı paket yapan, taşıma firmasının elemanı amca “almış da almış, almış da almış,” diye söylenmişti önceki taşınmada. Bu seferkinin bu cümleyi kuracak Türkçesi yoktu. Keşke bu kadar ıvır zıvır, sırça, kıyafet ve maalesef kitap alacağıma altın alsaymışım da 3 katlı bir ev alıp içine sığsaymışım. Ama mantalite değişmeyince beş kat olsa doluyor. Üç katı dolduran çok arkadaşım da var, iki odası kelaynak gibi çıplak minimalistler de, hepsine selam olsun.

Eşyayı eve attık, başka yerde kalıyoruz. Çünkü sadece onlar sığdı:)) Biz ustaların peşinde dolaşıyoruz, daha kaç zaman sürecek bilmiyorum. Yoksa ben iş dururken duramam ama beni durduran hep dış güçler. Bir yandan da geldiğim yerdeki diğer evde beş yılda birikenlere ilaveten, yazlık kıyafetler falan var. Ayırma, kategorize edip yerleştirme, o eve gidecek burada kalacak sınıflandırması falan da sürüyor. Sırf burada iki büyük kitaplık olmuş. Altı boydan kitaplık sığdı salona, bunlar burada kaldı. Evet salona, çünkü çalışma odası yapacağım hiç bir odaya bu boyda bir kütüphane sığmıyor. Her gelen bu olmasaydı diyor. Yahu ben hukukçu ve yazarım, varlığımın en büyük kanıtı, sırtımı dayadığımda kendimi iyi hissettiğim tek yer kitaplığım diyorum, obje, tablo koyma şansımı elimden almış bunca kitap, öyle diyorlar. Yoksa kalabalık olurmuş. Olsun ben kalabalığım arkadaş. İçimde kaç kişi var. Kaç karakterle yaşıyorum. Sırf Dipsiz Göl adlı romanda 17 karakter var. Ama akıcı, önemli olan akış değil mi? Akıyor ve gidiyor. Ben de bu saatten sonra değişemeyeceğim. Sadeleşmek gerekli elbette ama bunu kütüphanemde yapmayacağım. Neredeyse 300 kg kitap ve dergiden vazgeçtim zaten. Orhan Pamuk olsaydık ayrı bir kütüphane evim olsaydı alkışlanırdım. Müze bile açardım. Masumiyet bunun neresinde olurdu bilmiyorum ama (bence o da bilmiyor) ben kitaplığımla sırçalarımla mutluyum. Biri ardını gösteriyor biri içine alıyor. Hangisinin neyi yaptığı da zaman zaman değişiyor. Bir de tozlanmasalar iyiydi.

Bu arada geldiğim günden beri yağmur var ben iki ev arası yorulup sellere kapılmayayım diye düşününce evde kalıp Masumiyet Müzesi ve Ayrılık da Sevdaya Dahil’i izledim ve sevgili Cinema Paradiso yazısı önüme düşünce yorum yazdım. Sonra da baktım epeydir bir şey yazmamışım hazır yorgunluktan uykum kaçmışken bir şeyler yazayım dedim.

Ayrılık da Sevdaya Dahil, izlerken hemen hemen Cinema Paradiso ile aynı şeyleri hissettim. Masumiyet müzesi için girmiştim, aylardır dizi izlemiyordum o yüklenmemiş olunca bunu izledim bir günde. Dediğim gibi hava yağmurluydu dışarda işlerim vardı selden çıkamadım akşama kadar izlerken de dinlendim. Başrolün çok genç ve çok güzel olmaması bana bir tema varlığı hissettirdi ve izlememde etkiliydi. Başrol erkeği de başka dizilerde sevmezdim burada sıcak geldi. Hikaye bana geçti ve hep eski dizilerden ikinci bahar havası var dedim. Bu mahalle kültüründen nerede kaldı diye düşündüm.

Özlenen bir destek grubudur mahalle. Memleketime taşınırken de bir mahalle dolusu insanım var diyordum ama hayat nasıl garipleşti herkesin kendi işi başını aşıyor öyle haklı mazeretler geldi ki gönül koymak mümkün değildi. Yine de arada uğrayanlar oldu, gurbette yapayalnız paketlediğim 5.5 ton eşyayı, (şaka değil) açarken gelenler var. Yine de evinin işini insan kendi biliyor. Bu nereye konacak sorularına yetişemeyince özellikle mutfakta nasıl uygun yer olursa dediğimden şimdi neyim nerede bilmesem de yapayalnızlıktan iyidir.

Ertesi gün de Masumiyet Müzesini izledim. Öncelikle Orhan Pamuk benim gibi lafı uzatır ya severim, okurum. Kitabı da çok eskiden okumuş geçen sene de dinlemiştim. İzlemeden kitaba şöyle göz attım, ben kelimeleri seviyorum bir kez daha anladım. Diziyi ise yarısından sonrasını yaklaşık çarpı 2 hızda izledim. Sıkıldım, sosyal medyadan üzerimize akan yorumların altında kaldım. Kitapta ifadelerine hayran kaldığımız bir aşk romanının yayınlanmasıyla dizinin çekilmesi arasındaki yıllarda doz aşımı psikoloğa maruz kalmamız, 18 yılda dünyada, algımızda ve aşk kavramının yaşanışında gerçekleşen değişim, patolojik olan aşk konusunda bilinçlenip enerji emicilere karşı geliştirdiğimiz feminist kalkanlar sayesinde seyrettiğimizin aşk olmadığı iddiasına vardık. Saplantının ete kemiğe bürünüşünü bir kez daha gördük. Psikopat tutkulu aşıkların vazgeçilmez adresi Selahattin Paşalı bence iyi oynadı, Füsun’u sevmedim, Sibel karakterini oynayan oyuncu da tüm güzelliği ve asil duruşuna rağmen eş adaylarının istemediği kadın rolü üzerine yapışmış halde kalmaz inşallah. Kanal D’deki Güller Ve Günahlar dizindeki Berrak karakteriyle aynı rolde tanımıştık. Hasılı kelam kitap daha iyiydi. Kitap her zaman daha iyidir. Kitapla kalın. Kitaplıklarınıza sahip çıkın. Geçenlerde İstanbul Erkek Lisesinde okuyan ve eskiden acayip kitap kurdu olan yeğenim tarafından kıstırılıp kitap okumanın gereksizliği konusunda ikna çalışmasına maruz kaldım ve atam neredesin dedim. Hala da bütün ümidimiz gençliktedir diyor ve kitapların masumluğunda toprağınızda kökleşip yerleşmenizi diliyorum. Hangi toprağa olduğunu seçmek özgürlükse, özgürüz hepimiz de…

İlk yayın: Published 22 Şub at 04:57


Anlamak, nasıl devam edileceğini bilmek demektir



Seçme denen özgürlükten bahsedenlerin daha hayatlarının gerçekten çaresiz bırakan deneyimi ile karşılaşmadıklarını düşünüyorum.

Engel olamayacağımız şeyler vardır hayatta. Ne zaman bir şey seçme özgürlüğümü kullanmalıyım duygusunu taşısam hep bir sıkıntı çıktı. Ve hayat bana önüme geleni zorla seçtirdi. Onun için iradenle şunu yaparsın, hayat seçimlerden ibaret gibi sözlere çok inanmıyorum. Hayat çizilmiş bir rota ve sen orada yürürken yapabildiklerini yapıyorsun. Gün geliyor ne yeteneğin ne eğitimlerin hiçbir işe yaramıyor. Misal bir deprem oluyor, ilk bulduğun kıyafeti geçirip üzerine çıkıyorsun, sonrası da yaşamda kalma mücadelesi oluyor. Seçmediğin bir gömlekle sokaktasın ve aceleyle ilk düğmeyi yanlış iliklemişsin. Beceriksiz ya da dikkatsiz olduğun için değil depremde canını kurtarmak istediğin için her şeyi bırakıp çıkmışsın can derdine.

Çok güzel bir fotoğraf makinen varmış, harika koleksiyonların varmış hepsi enkazda kalmış. Sen gömleğinle devam etmişsin. Hayat felaketi yaşamayan izleyen herkes için normale dönünce o şehirden ayrılmışsın, elin boş. Çevrendekiler yine yargılayan gözlerle bakmaya başlamış. Sana olmayan gömleği hissettirmiş. Yardım kolilerinden bir şeyler aramışsın ama nafile, zevkine göre bir şey yok. Bulduğunu giymek zorundasın. Dışarıdan bakanlar, yaşadıklarını bilmeyenler üzerindekilerin eski ya da zevksizce olduğu düşünebilir. Sen de bilirsin bu gömlekle yürünmez sokaklarda, senin bile değildir, kapının arkasında asılı duran, eline ilk gelen kıyafettir ama dönüp yenisini de alamazsın, eski kıyafetlerinin güzelliğini de, kombin yapmayı bildiğini de ispatlayamazsın. Çünkü insanların çoğu görünenin arkasındakini merak etmez. Sen de isyanların, itirazların işe yaramadığını anladığın vakit bir gömleğin olduğuna şükrederek yaşamayı seçmek zorunda kalırsın.

Hayat herkese aynı bereketle akmaz ama hep devam eder. Zamanla senin hayatını alt üst eden depremden habersiz, sence hiçbir dert görmemiş insanlar arasında yaşarsın, sıkıntı ettiklerine bıyık altından gülersin ama hala yeni gömlek alamazsın yenilenme teşebbüslerinde birden orada da artçılar başlar ve beni mi takip ediyor dediğin deprem korkunu tetikler. Bu öyle sarsıcıdır ki bütün zihnini ele geçirir. Gömleği de başkalarını da eski dertlerini de unutursun.

İlla ki herkesin yaşamı kendine ağır gelen tekâmül araçlarıyla doludur ve bunlar çok üst üste geldi mi bir zaman sonra öğrenilmiş çaresizlik kaderin olur.

Babam, biz küçükken süte düşen iki kurbağanın hikayesini çok anlatırdı. Biri çırpınmış kaymak oluşmuş, biri dibe çökmüş boğulmuş. Çırpınıyoruz hepimiz, olduğu kadar bir kaymakla hayata tutunuyoruz. Sütün dibini görmeyenler laf ediyor, başında kaymak var, ben şahsen böyle pis dolaşamam, diye ahkam kesiyor, sen sütün yüzeyine çıktım diye sevinirken.

Bu yüzden seçme denen özgürlükten bahsedenlerin daha hayatlarının gerçekten çaresiz bırakan deneyimi ile karşılaşmadıklarını düşünüyorum.

Olduğun, yaşadığın günü güzelleştirebildiğin kadar yaşamaya başladığında ne gurbette kalanların ne gidip dönmeyenlerin ne de nehirlerin kahverengi akmasını umursarsın…

Hasılı kelam hayatta tek değiştirebileceğimiz şey algımız. Algımızı yönetmek bizim elimizde ve yoksa o bizi yönetir. Seçebileceğimiz tek şey budur ve kolay değildir. Bazen çok uzun ve zorlu bir yolculuktur. Ama en azından bunu anlamak önemli. Çünkü Wittgenstein’ın dediği gibi “Anlamak, nasıl devam edileceğini bilmek demektir.”

 Handan Kılıç

YAŞAMAK BİR AĞAÇ GİBİ TEK VE HÜR VE BİR ORMAN GİBİ KARDEŞÇESİNE


 Acil durumlarla baş etmeyi kendi başına öğrenen, elinden tutacak kimse olmadığından düştüğünde kendini öteki eliyle teselli edip hadi kalk diyen bir insana gurbette dönüştüm. Ama sonra o kadar çok şey üst üste geldi ki sonunda altında kaldım. Epey zaman süren bir uyku hali geldi üzerime. Günlük hayatı sürdürdüğüm, bedenim çalışırken ruhumun uyuduğu bir hal. Uyku derken geceleri uyuduğum sanılmasın. Artık uykusuzluğu da kabul ettim. Bana reva görülen hayatı, biçilen rolü yaşatan bu uyku halini de.

Yaprağın rüzgârın etkisiyle düştüğü yaşam nehrinde sürüklenirken kendince hayatta kalma taktikleri geliştirdim. Yazmak hep bunlardan biri oldu. İçimde olan biteni önceleri kağıda sonra bloglara döküp seyredince açıldı uykum. Arkasından da romanlar geldi.

İnsan ne yapıyorsa yapsın önce kendinden sıyrılması gerekiyor, belki kendi zannettiği de üzerine giydirilmiş hazır kalıplardır. Ama uykudayken bunları yapamaz insan. Evindeyken de yapamaz ayılmak için illa ki ayrılmak gerekir. Gerçek bir kendilik inşaası için de ciddi bir çaresizlik halinde yalnız kalmak. O etabı geçmenin ödülü de hayata gürül gürül akan bir coşkuyla karışmaktır.

Bu çaresizlikler bazen aniden ortaya çıkar bazen süregelen uzun vakitlere yayılır, daha çok yorar. İnsan her duruma alışır, hayatta kalma içgüdüsü ani değişiklikleri tolore etmeyi kolaylaştırır. Ama yavaş ilerleyen hatta içindeyken ilerlemiyor gibi gelen zorlu süreçlerde de insan uyku haline geçebilir. Yavaş yavaş ısıtılan suyun içinde zıplamak akıllarına gelmeyen kurbağalar misali kendini bile unutur.

Gurbet de yabancılıktır ama kendilik kurmak için de fırsattır. Aidiyet zannettiğin bağlardan kurtulmak için yeterince uzaklaşmak ve ne kadar yol aldığını fark etmek için dönüp ardına bakmak gerekir. Bir zaman sonra ne gittiğin yere ait olursun ne de dönsen memleketin sana yurt olur. Bu aslında kötü bir şey de değil. “Evi dağılanın yurdu genişler,” demiş ya Latife Tekin gittiğin her yerde evin, ev misali insanların olursa yerini yurdunu insanını özlesen de hayat etabının o ferah nefes kısmına geçilir.

Zaten bıraktığın yerdeki insanlar, yani en yakınların, arkadaşların sen yokken sensiz bir hayat kurar ve dönsen de yerini yadırgayan bir çiçek gibi kalırsın. Suyun olsa güneşin denk gelmez, toprağın olsa rüzgarını bulamaz ve rahatsız hissedersin kendini. Zaman her şeyin ilacı demeleri boşa değil. Soğutarak uzaklaştırır kalpleri. Evim dediğin yerde bile odalar, eşyalar senin varlığın gözetilmeden düzenlenir. Tabiat boşluk kabul etmezmiş. Hayat sensiz de gayet güzel akar. Bu nedenle senin içinden geçen ırmağın rengi de hüzünle dolu bir kahverengi olmamalıdır.

Ve zamanla hepimiz anlarız ki, gurbet kendi içimizde. Koparıldığımız bilinmezlere ulaşmadan da o boşluk dolmayacak. Öyleyse nerede kiminle olduğumuzun bile önemi yok. Sürekli sınanan biziz diğer herkes figüran. Gelenlere hoş geldin demeli gidenlere elveda. 

DÖRT OCAK TEORİSİ

  Bu aralar her şey üst üste geliyor. 2026 mı merkür retrosu mu ülke gündeminin bitmeyen değişkenliği ve kaosu mu bilmiyorum ama hep bir ter...