
Sevgili Osman,
Sen
“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” dediğinde tıpkı
senin gibi bir üniversite öğrencisiydim. Harfleri bitiştirdiğimden beri kitaplarda
geziniyor, aradığını arıyordum; hayatın sırrını, aşkın gizini, insan denen
meçhulü ruh haritasında kaybolmadan götürecek izleği. Ya da öyle sanıyordum.
Bunun popüler romanlarda olmayacağını düşündüğümden de her yerde karşıma çıkan
bu çarpıcı cümleye rağmen senin maceranı okumayı uzun bir süre reddettim. Ciddi
kitapları devirdim durdum.
Ama bir zaman sonra, hayatın sillesini yemiş, bu
topraklardaki her genç gibi hayallerine erken veda etmiş biri olarak yolumun
seninle kesiştiği bir zamanda macerana konuk oldum. Hayatta her şeyin olması
gerektiği zaman olduğuna inanırım. Ne daha önce ne sonra. Sana ihtiyacım olduğu
an karşıma çıktın ama senin dünyanı okuyunca, sana da, bu büyülü dünyayı kuran
o deha adama da keşke bu kadar geç kalmasaydım dediğimi itiraf etmeliyim.
Şimdi
böyle bir sabah kalkıp sana mektup yazmak ve cevabını alamayacağımı bilmek
ilginç bir deneyim. Ama aslında çok da yabancı olduğum bir şey değil. Hayat
denen sürprizler ve ihtimaller manzumesi bana kağıda döksem de sahiplerine
göndermediğim için cevapsız kalan çok mektup yazdırdı.
Mektuplaşmayı çok
severim ben. Bir insana özel yazılmış satırların ona verebileceğim en değerli
hediye olduğunu düşünürüm. Uzaktakine, özlediğime, yanımda olup beni dinlemeyene,
söylemek istediklerim için erken olduğunu düşündüğüm zamanlarda ya da geç
kalmışlık arayı açtığında sevdiklerime mektuplar yazarım. Ha bu arada aynı
şekilde cevaplar almayı her insan gibi severim ama bu konuda özellikle son senelerde
çok şanslı olduğumu söyleyemem.
Aslında uzun yıllar mektuplaştığım çok
arkadaşım oldu. Karşılıklı haftalık on altı sayfadan aşağı yazmadığımız, posta
kutularına her gün bakıp renkli kağıtlar ve zarflarla yüreğimizi değiş tokuş ettiğimiz
dostlarımız vardı. Yıllar geçti, arkadaşlıklar ve paylaşımlar şekil değiştirdi.
Şimdilerde iki satırlık iletilerle ya da ne bileyim sosyal medyadan yüzeysel
bir takipleşmeyle geçiştiriyoruz birbirimizi. Her anını, hemen öğreniyor,
gülüşlerden maskeler ardına saklanmış ruhunun ne halde olduğunu düşünmeden, birbirimizin
kalplerine temas etmeden ekranı kaydırıp bir başkasının halini gözetliyoruz.
Kimi zaman da canımız bildiklerimizin bizden kaçışı ile yaralanıyoruz. Galiba
insan bir zaman sonra, misal hayallerinden, ideallerinden uzağa düştüğünde en
önce onları bilenlerden uzaklaşıyor. Bize kızdıkları için değil de, kendilerine
kızılmasını gerektirecek bir şeylere tanık olmamıza katlanamadıkları ya da ne
bileyim onlara olmak istedikleri ile oldukları insan arasındaki farkı
hatırlattığımız için bizimle daha seyrek görüşmeyi tercih ediyorlar.
Oysa bu
hayat bizim ve kimsenin kimseye hesap sormaya, yargılamaya hakkı yok. Değişmek
değişmez bir kural ve bunu biz nasıl tercih ettiysek etrafımız da öyle kabul
etmek zorunda. Eskiden bu kaçışlar, birbirimizin hayatlarından sebepsiz
çıkışlar ve benzeri konular benim için üzüntü sebebiydi.
Sonra Didem Madak’ın Ahlar Ağacı’nı okudum ve hayatım değişti.
Ben de, “Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım,
İçim sıkılmasa o kadar
Tek bir satır bile okumazdım.” dedim. Okudukça ve yazdıkça huzurumun kaçacağını bilsem, baştan bu yola girmezdim lakin artık dönmek için çok geç deyip kalemi kitabı yoldaş edindim.
Tek bir satır bile okumazdım.” dedim. Okudukça ve yazdıkça huzurumun kaçacağını bilsem, baştan bu yola girmezdim lakin artık dönmek için çok geç deyip kalemi kitabı yoldaş edindim.
“Bir Arap şairi şöyle demiş,
Savaşta yenilen halkına,
Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”
Savaşta yenilen halkına,
Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”
Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
Sorardı:
Daha yazacak mısın?
Hayır derdim,
Artık yazmayacağım.
Ama şöyle denir:
Kılıç çeken kılıçla ölür.
Ama şöyle denir:
Kaderden kaçılmaz.” dediğini duyunca acı acı gülümsedim.
Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
Sorardı:
Daha yazacak mısın?
Hayır derdim,
Artık yazmayacağım.
Ama şöyle denir:
Kılıç çeken kılıçla ölür.
Ama şöyle denir:
Kaderden kaçılmaz.” dediğini duyunca acı acı gülümsedim.
“Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
Yalnızca iki harfini öğrendim:
A
H!
Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
Yalnızca iki harfini öğrendim:
A
H!
Ah benim nergis kokulu cehaletim...
Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
Anlatmak isterdin kendini durmadan
Bir bardağa bile olsa.
Ne diyecektin, ne söyleyecektin
Şairlerin şahı olsan,
Bir AH’dan başka.” dediğinde susmayı öğrendim.
Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
Anlatmak isterdin kendini durmadan
Bir bardağa bile olsa.
Ne diyecektin, ne söyleyecektin
Şairlerin şahı olsan,
Bir AH’dan başka.” dediğinde susmayı öğrendim.
Hala göndermediğim mektuplar yazıyorum birilerine. En çok
sevdiklerimden, en çok kızdıklarıma kadar uzun uzun el yazısı satırlar
bırakıyorum ardımda. Eskiden zarflardım, sahibinin adını yazar, bir de zarfı yapıştırırdım.
Şimdilerde onu da yapmıyorum. Mektubu bir meçhule yazıyorum. Kim bulur, kim
okur önemsemiyorum. Üstüne alınıp yüzüne bir tebessüm yerleştirenin olsun
diyorum. Belki hayatını değiştirmez ama “an” denen o kıymete, yani aslında
hayatın kendisine ışık olur, umut olur. Yolda kalmışa devam edecek güç verir ve
sonrası gelir. Ben de o “an”a temas etmenin güzelliğini içimde duyar
gülümseyerek yürürüm yolumda.
Sevgili Osman,
Yüzümde bir tebessüm bırakabilmiş sana, son olarak şunu söylemek
isterim, çok arkadaşımdan vefalısın ki, sıkıldıkça satırlarının arasında
dolaşıyorum hala.
İyi ki uğradın hayatıma!
24 Ocak 2019
İzmir