Showing posts with label hayat. Show all posts
Showing posts with label hayat. Show all posts

Yerleşememek, Ayrılık da Sevdaya Dahil Ve Masumiyet Müzesi

 

Öncelikle fotoğrafın konuyla ilgisi yoktur diyecekken ulaşılmak istenen seviyeyi gösterdiğini fark ettim. Her şeyin her şeyle ilgisi var. Yerleşmek toprağını bulup çiçek açmak değil de nedir? Allah’ım nasip et. Dinimiz amin.

Bir ay önce buraya çok boşladım diyerek arşivden bir yazı ekleyip beş gün sonra taşınmıştım. Üç hafta olduğunu şimdi fark ediyorum. Boşlamanın kitabını yazmak bu olsa gerek. Şu dünyada erkek olacaksın hiç maçlarını dizilerini boşluyorlar mı? Tarihten saatten uzak gereklilikler üzerine zaman tanzim etmeye çalışıp dağdaki çoban formatında yaşadığım bu üç haftanın öncesi de var. Haftalarca kolilerle dolu odalarda askıda geçersiz bir hayat yaşadığımı yazmıştım. Epeydir odaklı bir yazının başına geçmem mümkün olmuyor. “Gözümde canlanır koskoca mazi” şarkısı eşliğinde duygudan duyguya girerek başladığım ayıklama, toparlama, paketleme sürecim hay ben bu hatıracılığın … şeklinde devam ediyor.

Hele bir eşya atılsın, sonrası kolay diyenlerin hele bir doğsun, hele bir uykusu düzene girsin hele bir yürüsün, hele bir okula başlasın diyenlerden farkı yok. Hepsi yalancı. Bitmiyor, her gün başka bir dert çıkıyor. Malum büyüdükçe de dertleri büyüyor.

Allah dermansız dert vermesin. Benim taşınma dertleri tırı vırı da ne yordu be kardeşim. Bir kere hiç bir dolabım, mobilyam, perdem tavan boyu, kiriş ayrıntıları nedeniyle yeni eve uymuyor. Onlar beğenmuzuk diye ortada dursun ilk günden mızıkçılık çıkaran bulaşık makinesi oldu. Tam da en çok lazım olduğu sırada bir naz bir naz. Kurutmuyor, suyu ısıtmıyor, kafası döndü falan derken gitti evden kurtuldum. Ben zaten ancak giderlerse kurtuluyorum. Çoktan vedalaşmam gerekirdi. Olmadı hep başka bir öncelik çıktı ve bir sabah yoktu. Yeri hemen doldu. Zaman naz çekme zamanı değil. Bu arada 25 yaşındaydı, oğlumdan büyük. Yeni makinelerin ömrünün 7 yıl, kireçli şehirlerde 5 yıl olduğunu da bu vesileyle öğrendik. Ha bir de artık kurutma özelliği olan programın 3 saat 42 dakika olduğunu. Neymiş wifi ile bağlanıyormuş. Neyleyeyim. Aman mutfak yerleşsin makine en lazım şey deyip alelacele hareket edince tongaya düştük. Kampanyalı ürünler tuzaktır, biliriz ama bu pahalılıkta elimiz mahkum. Neyse ki sular kireçli. Ardından firar eden fırınlar oldu. Sevişmiyorduk zaten mutlu oldum. Yenisi yerleşti yerine monte eden servis yetkilisi dakika özelliği olmadığını söyledi. 25 sene önce uyduruk fırınlarda olan dakika yeni wifili ankastre fırında yokmuş. Bu özelliği olmadığını fark etmedik elbette, direksiyonsuz araba mı olur dedik. Beyaz eşya açılınca başa kalıyormuş. Saat kurun dedi adam kronometre de olurmuş. Neyse en azından fiyatı uygundu, daha evde yaşamaya başlamadığımızdan pişirmesini bilmiyoruz. Belki bizi şaşırtır, bir güzellik yapar. Beyaz eşya şans işi.

Sonra dolapları revize etmek için bulduğumuz Z kuşağı marangoz ustasının uzatmaları, soğuk esprileri derken içim şişe şişe bir şeyler yapıldı. Baştan söyleyeyim biten işlerden hiç biri gönlümce olmadı. Süreç de gönlümce değildi ama kabullenmeyi öğrendiğim yaştayım.

Yine de bu kadar geride bırakamamazlık kötüymüş. Oysa ben kendimi vefalı, değer bilen, hatırşinas diye isimlendirirdim. Askıda Geçersiz adlı yazıma bir yorumda iyi ki kirli çıkıymışsınız yazan arkadaşa selam olsun. Ama bu kadarı da fazlaymış. Mutfağı paket yapan, taşıma firmasının elemanı amca “almış da almış, almış da almış,” diye söylenmişti önceki taşınmada. Bu seferkinin bu cümleyi kuracak Türkçesi yoktu. Keşke bu kadar ıvır zıvır, sırça, kıyafet ve maalesef kitap alacağıma altın alsaymışım da 3 katlı bir ev alıp içine sığsaymışım. Ama mantalite değişmeyince beş kat olsa doluyor. Üç katı dolduran çok arkadaşım da var, iki odası kelaynak gibi çıplak minimalistler de, hepsine selam olsun.

Eşyayı eve attık, başka yerde kalıyoruz. Çünkü sadece onlar sığdı:)) Biz ustaların peşinde dolaşıyoruz, daha kaç zaman sürecek bilmiyorum. Yoksa ben iş dururken duramam ama beni durduran hep dış güçler. Bir yandan da geldiğim yerdeki diğer evde beş yılda birikenlere ilaveten, yazlık kıyafetler falan var. Ayırma, kategorize edip yerleştirme, o eve gidecek burada kalacak sınıflandırması falan da sürüyor. Sırf burada iki büyük kitaplık olmuş. Altı boydan kitaplık sığdı salona, bunlar burada kaldı. Evet salona, çünkü çalışma odası yapacağım hiç bir odaya bu boyda bir kütüphane sığmıyor. Her gelen bu olmasaydı diyor. Yahu ben hukukçu ve yazarım, varlığımın en büyük kanıtı, sırtımı dayadığımda kendimi iyi hissettiğim tek yer kitaplığım diyorum, obje, tablo koyma şansımı elimden almış bunca kitap, öyle diyorlar. Yoksa kalabalık olurmuş. Olsun ben kalabalığım arkadaş. İçimde kaç kişi var. Kaç karakterle yaşıyorum. Sırf Dipsiz Göl adlı romanda 17 karakter var. Ama akıcı, önemli olan akış değil mi? Akıyor ve gidiyor. Ben de bu saatten sonra değişemeyeceğim. Sadeleşmek gerekli elbette ama bunu kütüphanemde yapmayacağım. Neredeyse 300 kg kitap ve dergiden vazgeçtim zaten. Orhan Pamuk olsaydık ayrı bir kütüphane evim olsaydı alkışlanırdım. Müze bile açardım. Masumiyet bunun neresinde olurdu bilmiyorum ama (bence o da bilmiyor) ben kitaplığımla sırçalarımla mutluyum. Biri ardını gösteriyor biri içine alıyor. Hangisinin neyi yaptığı da zaman zaman değişiyor. Bir de tozlanmasalar iyiydi.

Bu arada geldiğim günden beri yağmur var ben iki ev arası yorulup sellere kapılmayayım diye düşününce evde kalıp Masumiyet Müzesi ve Ayrılık da Sevdaya Dahil’i izledim ve sevgili Cinema Paradiso yazısı önüme düşünce yorum yazdım. Sonra da baktım epeydir bir şey yazmamışım hazır yorgunluktan uykum kaçmışken bir şeyler yazayım dedim.

Ayrılık da Sevdaya Dahil, izlerken hemen hemen Cinema Paradiso ile aynı şeyleri hissettim. Masumiyet müzesi için girmiştim, aylardır dizi izlemiyordum o yüklenmemiş olunca bunu izledim bir günde. Dediğim gibi hava yağmurluydu dışarda işlerim vardı selden çıkamadım akşama kadar izlerken de dinlendim. Başrolün çok genç ve çok güzel olmaması bana bir tema varlığı hissettirdi ve izlememde etkiliydi. Başrol erkeği de başka dizilerde sevmezdim burada sıcak geldi. Hikaye bana geçti ve hep eski dizilerden ikinci bahar havası var dedim. Bu mahalle kültüründen nerede kaldı diye düşündüm.

Özlenen bir destek grubudur mahalle. Memleketime taşınırken de bir mahalle dolusu insanım var diyordum ama hayat nasıl garipleşti herkesin kendi işi başını aşıyor öyle haklı mazeretler geldi ki gönül koymak mümkün değildi. Yine de arada uğrayanlar oldu, gurbette yapayalnız paketlediğim 5.5 ton eşyayı, (şaka değil) açarken gelenler var. Yine de evinin işini insan kendi biliyor. Bu nereye konacak sorularına yetişemeyince özellikle mutfakta nasıl uygun yer olursa dediğimden şimdi neyim nerede bilmesem de yapayalnızlıktan iyidir.

Ertesi gün de Masumiyet Müzesini izledim. Öncelikle Orhan Pamuk benim gibi lafı uzatır ya severim, okurum. Kitabı da çok eskiden okumuş geçen sene de dinlemiştim. İzlemeden kitaba şöyle göz attım, ben kelimeleri seviyorum bir kez daha anladım. Diziyi ise yarısından sonrasını yaklaşık çarpı 2 hızda izledim. Sıkıldım, sosyal medyadan üzerimize akan yorumların altında kaldım. Kitapta ifadelerine hayran kaldığımız bir aşk romanının yayınlanmasıyla dizinin çekilmesi arasındaki yıllarda doz aşımı psikoloğa maruz kalmamız, 18 yılda dünyada, algımızda ve aşk kavramının yaşanışında gerçekleşen değişim, patolojik olan aşk konusunda bilinçlenip enerji emicilere karşı geliştirdiğimiz feminist kalkanlar sayesinde seyrettiğimizin aşk olmadığı iddiasına vardık. Saplantının ete kemiğe bürünüşünü bir kez daha gördük. Psikopat tutkulu aşıkların vazgeçilmez adresi Selahattin Paşalı bence iyi oynadı, Füsun’u sevmedim, Sibel karakterini oynayan oyuncu da tüm güzelliği ve asil duruşuna rağmen eş adaylarının istemediği kadın rolü üzerine yapışmış halde kalmaz inşallah. Kanal D’deki Güller Ve Günahlar dizindeki Berrak karakteriyle aynı rolde tanımıştık. Hasılı kelam kitap daha iyiydi. Kitap her zaman daha iyidir. Kitapla kalın. Kitaplıklarınıza sahip çıkın. Geçenlerde İstanbul Erkek Lisesinde okuyan ve eskiden acayip kitap kurdu olan yeğenim tarafından kıstırılıp kitap okumanın gereksizliği konusunda ikna çalışmasına maruz kaldım ve atam neredesin dedim. Hala da bütün ümidimiz gençliktedir diyor ve kitapların masumluğunda toprağınızda kökleşip yerleşmenizi diliyorum. Hangi toprağa olduğunu seçmek özgürlükse, özgürüz hepimiz de…

İlk yayın: Published 22 Şub at 04:57


YAŞAMAK BİR AĞAÇ GİBİ TEK VE HÜR VE BİR ORMAN GİBİ KARDEŞÇESİNE


 Acil durumlarla baş etmeyi kendi başına öğrenen, elinden tutacak kimse olmadığından düştüğünde kendini öteki eliyle teselli edip hadi kalk diyen bir insana gurbette dönüştüm. Ama sonra o kadar çok şey üst üste geldi ki sonunda altında kaldım. Epey zaman süren bir uyku hali geldi üzerime. Günlük hayatı sürdürdüğüm, bedenim çalışırken ruhumun uyuduğu bir hal. Uyku derken geceleri uyuduğum sanılmasın. Artık uykusuzluğu da kabul ettim. Bana reva görülen hayatı, biçilen rolü yaşatan bu uyku halini de.

Yaprağın rüzgârın etkisiyle düştüğü yaşam nehrinde sürüklenirken kendince hayatta kalma taktikleri geliştirdim. Yazmak hep bunlardan biri oldu. İçimde olan biteni önceleri kağıda sonra bloglara döküp seyredince açıldı uykum. Arkasından da romanlar geldi.

İnsan ne yapıyorsa yapsın önce kendinden sıyrılması gerekiyor, belki kendi zannettiği de üzerine giydirilmiş hazır kalıplardır. Ama uykudayken bunları yapamaz insan. Evindeyken de yapamaz ayılmak için illa ki ayrılmak gerekir. Gerçek bir kendilik inşaası için de ciddi bir çaresizlik halinde yalnız kalmak. O etabı geçmenin ödülü de hayata gürül gürül akan bir coşkuyla karışmaktır.

Bu çaresizlikler bazen aniden ortaya çıkar bazen süregelen uzun vakitlere yayılır, daha çok yorar. İnsan her duruma alışır, hayatta kalma içgüdüsü ani değişiklikleri tolore etmeyi kolaylaştırır. Ama yavaş ilerleyen hatta içindeyken ilerlemiyor gibi gelen zorlu süreçlerde de insan uyku haline geçebilir. Yavaş yavaş ısıtılan suyun içinde zıplamak akıllarına gelmeyen kurbağalar misali kendini bile unutur.

Gurbet de yabancılıktır ama kendilik kurmak için de fırsattır. Aidiyet zannettiğin bağlardan kurtulmak için yeterince uzaklaşmak ve ne kadar yol aldığını fark etmek için dönüp ardına bakmak gerekir. Bir zaman sonra ne gittiğin yere ait olursun ne de dönsen memleketin sana yurt olur. Bu aslında kötü bir şey de değil. “Evi dağılanın yurdu genişler,” demiş ya Latife Tekin gittiğin her yerde evin, ev misali insanların olursa yerini yurdunu insanını özlesen de hayat etabının o ferah nefes kısmına geçilir.

Zaten bıraktığın yerdeki insanlar, yani en yakınların, arkadaşların sen yokken sensiz bir hayat kurar ve dönsen de yerini yadırgayan bir çiçek gibi kalırsın. Suyun olsa güneşin denk gelmez, toprağın olsa rüzgarını bulamaz ve rahatsız hissedersin kendini. Zaman her şeyin ilacı demeleri boşa değil. Soğutarak uzaklaştırır kalpleri. Evim dediğin yerde bile odalar, eşyalar senin varlığın gözetilmeden düzenlenir. Tabiat boşluk kabul etmezmiş. Hayat sensiz de gayet güzel akar. Bu nedenle senin içinden geçen ırmağın rengi de hüzünle dolu bir kahverengi olmamalıdır.

Ve zamanla hepimiz anlarız ki, gurbet kendi içimizde. Koparıldığımız bilinmezlere ulaşmadan da o boşluk dolmayacak. Öyleyse nerede kiminle olduğumuzun bile önemi yok. Sürekli sınanan biziz diğer herkes figüran. Gelenlere hoş geldin demeli gidenlere elveda. 

Korkma

 

Korktuklarımızın başa gelmesi sıklıkla gerçekleşir. Zaten olabilecek ihtimalleri değerlendirir ve korkarız. Sevindiğimiz şeyleri de hatırlamadığımızdan, korktuklarımızın gerçekleşmesi daha fazla gerçekleşmiş gibidir. İyi gün de olur, kötü gün de. Korkmamak lazım. Her ne kadar insani duygular olsa da korkularımız bizi günü yaşamaktan alıkoyar.

İnsan nelerden korkar; düşmekten, kalkamamaktan, yalnızlıktan, depremden, utandırılmaktan, haksızlığa uğrayıp yargısız infazlara kurban gitmekten, belki de hepsini içine alan büyük bir korku vardır, hayallerini gerçekleştiremeden hatta istek ve ihtiyaçlarını dahi karşılayamadan bu dünyadan gitmek.

Muhtaç olmak nedir? Hayallerinden çoktan vazgeçip, isteklerini değil ihtiyaçlarını bile karşılayamamaktır. İnsanın ihtiyaçları sonsuzdur, imkanları kısıtlı. Yine de bir çizgi vardır ve hayat alıştığı o çizgi devam etsin ister insan. “Allah gördüğünden geri bırakmasın” dileğine herkes en içten şekilde âmin der. İmkanlarını yitirmekten korkar. Muhtaç olmak, olanın kaybıyla elde kalana tutunmak ancak ihtiyaçların kesişmesi zorlar insanı. En çokta izzeti nefsini, gururunu, egosunu kırar, muhtaç olmak.

Oysa insanın anlaması gereken hep ihtiyaç sahibi olduğu, acizliği, kendinden büyük bir gücün yazdığı kaderi yaşamak, çizdiği yoldan gitmek zorunda olduğudur. Elbette yol ayrımlarında nereye döneceğine kendi karar verir insan ama yazılan sona giderken yaşayacaklarını seçmektir bu. Son değişmez, ana arterler bellidir. Buna inansa da inanmasa da durum değişmez. İnanmak konfordur, inanmamak, baltayı taşa vurmak.

Acizliğini kabul edemezken muhtaç hale düşünce dibe vurur insan. Acizlik çok çeşitlidir, kimi zaman sağlıktır kimi zaman parasızlık. Kimi zaman yalnızlık ama hep kendi iradesini aşan durumlarla karşı karşıyadır insan ve bu alınyazısı kişi başka alanlarda ne kadar güçlü olursa olsun değişmez.

Gün gelir yalnız kalır insan. Arkadaşsız kalmak zordur ama böyle zamanlarda herkesin gerçek yüzünü görürsün.

Bir arkadaşım vardı, bir ara çok samimiydik. “Benim hiç eski arkadaşım yok” derdi, “benim çok” der övünürdüm. “Çevrendekiler seni tazelemiyorsa çöptür” der, gülerdi. Herkesin hikayesinin tazeliğini, enerjisini emer, dirilir ve yeni birisine geçerdi. Bir gün sıranın bana geleceğini sanmazdım ama geldi. O vakit benim eskilerden de hayır olmadığını anladım. Herkesin hikayesi tektir ve çabucak tükenir, labirentlerine girmezsen acı da vermezsin, acı da çekmezsin. İnsan daha başka ne ister?

Otuz yaşından sonra kariyerleri üzerinden tanıdığın insanlarla arkadaşlıkta derinleşme olmuyor zaten. İstisnalar olabilir tabii. Bazen anahtar kilit gibi birbirine uyan insanlar, hayatları aynı yönde akarken denk gelirse beraber çoğalırlar. Denk gelmek önemlidir. Aksi halde susuz kalır kurur insan. Ya yalnız bırakıldım diye sessizliği seçer ya da yüzeysel dostlukları ya da arkadaşım gibi vampir olmayı. Şimdi nerede bilmiyorum ben de artık eskiyim onun için. Yeni birilerinin peşindedir. Onların hikayelerini kana kana içiyordur. Çünkü insanı ayakta tutan sudur, temiz kalbin yolu da sudan, gözyaşından geçer.

Hayat suyu da önemlidir. Bütün masallarda kahramanlar ölümsüzlük verecek o suyun peşindedir. Oysa ölüm de güzeldir. Bir şeyin başı olduğu gibi, sonu olması da iyidir. Zaman uzadıkça zevkler azalır, muhtaçlık artar, korkular çoğalır, insan yerinden kalkıp su alacak güç bile bulamaz, elden ayaktan düşmeden emaneti geri vermeli.

Hasılı kelam insan sosyal bir varlık, yalnız kalmamak için çok naz, niyaz çeker. Hepsi kendinden verilecek tavizlerle şekillenen arkadaşlıklarla çevresini kuşatır. Zanneder ki hiç muhtaç olmayacak, korktuklarını yaşamayacak, susuz kalmayacak, gerekirse kuyudan çekip getirecek biri olacak yanında. O biri kimdir önemsemeyenler, yanımda biri olsun yeter diyenler gidene üzülmez, kalana sevinmez, sırada kim varsa yetinir onunla. Daha cesurlarsa yalnızlığının çitlerini prensipleriyle çakar toprağına.

Cesur da olsan, korkularını da yensen insansın, acizsin hem insana hem her şeye söz geçiren alın yazını kaleme alana ihtiyaçlısın. Bu nedenle yazgına teslim ol, güzel yaşa.

 Handan Kılıç 

 


DÖNGÜ

      


                                                                                                                                             Sevgili Öykü Tekşen’e

Toprak yağmura doyamıyor ben sana. 

Oysa kanmak istiyorum artık.

Su hayattır, Bengisu bir hayal. Geçen giden bir suret. 

Uzun kıvırcık saçlarını görüyorum arkadan, yüzünü saklıyor ama bekliyor beni, herkesin gideceği yerde. Sadece zamanımız başka. 

Üşüyor mu, hayır, sarıp sarmalamış kendini. Hem sahibi var üşütür mü hiç kendine döneni!

Döngü devam ediyor, bulutlar göğü karartıyor, hep gri, hep puslu derken yağmurlar yağıyor. 

Kanacağım bu sefer diyorum ağzım, yüzüm görünen ve görünmeyenlerimle kanacağım. 

Bu sefer sevgiye, berekete doyacağım, baraj kapaklarıyla da tutacağım suyun bir kısmını, kendimde. 

Geldiği gibi gitti her şey. Başladı ve bitti yaşananlar.

Ama döngü hep devam etti. Maskelerin boş sureti yok artık, dudağı yukarı kalkmış bir rahatlıkla gülümsüyor içinden bakan. Sen de güzel bak diyor.

Irmaklar coşkun, balık bol. 

Gözyaşlarına sahip ol. 

En iyisi bir çeşme yapmak önüne. 

Ama sürekli akandan değil, başı da olsun ki suyu aç kapa gerektiğinde.

Açık kalırsa çeşme, hatırla dünyayı, geleni ve gideni. 

Kaybedilen kadar kazanılanı. 

Ve hep biraz kendine yaşam suyu bırakman gerektiğini.

Sonra yine ver, verebildiğini.

Almayı da bil ki, devam etsin dünyanın dengesi.

3 Ocak 2024

Handan Kılıç

*Bu yazı ilk kez medium.com da yayınlanmıştır. 

Canım Ben'im demek kolay mı?


 Canım Ben'im demek kolay mı?

İkinci sezonun ikinci bölümü yayında. 

Gecenin sessizliğini kaçıramazdım. 

Hızlandırarak dinleyebilirsiniz.

Tıkla, dinle, yorum yaz. 

“Hayat Çemberi” Üzerine

Hepimiz hayatın düz bir çizgi üzerinde ilerlemediğini, inişleri ve çıkışları ile yaşandığını biliriz. Önümüze çıkan fırsatların kaçmasının peşinde “ah”lanır hep bir keşkeler yumağı içinde yuvarlanınca kaçırdıklarımızın yanından yeniden geçtiğimizi fark etmeyiz. Oysa hayat döngüseldir. Hatta iç içe geçmiş haliyle evren, galaksiler, gezegenler, uydular, mevsimler, gece ve gündüz de hep bu döngüsellik üzerine kurulmuş matematik işler. Belki de bu sistemde insan ruhunu besleyen bir yan da vardır. Devranın döneceği umudunu içten içe taşımasa hangi insan hayatına devam edebilir ki?

Bizler kendi çemberimizde yuvarlanıp giderken gün geliyor kesiştiğimiz hayatların yanında devrana girip seyran eyliyoruz yaşamı. Ve durma fırsatını bulunca saplandığımız kendimizden uzaklaşıyor, çemberimize yukarıdan bakabiliyoruz. İşte o zaman daha net bir şekilde kaybettiklerimiz kadar kazançlarımızın da tekrar tekrar önümüze geldiğini görüyoruz. Günlerin insanlar arasında döndürüldüğünü söyleyen kutsal öğretileri idrak aşamasına geliyoruz. Ama bunları fark etmek ve doğru anlamlandırmak kolay değil.

“Her istediğin hemen o vakit olmaz, kalben vazgeçtiğin sana döner.” cümlesini telaffuz etmesi için insanın feleğin çemberinden geçmesi gerekiyor. “Olduğu kadar, olmadığı kader!” söylemiyle hareket edecek kadar olgunlaşması da lazım. İşte o vakit seçimlerimizi tekrar gözden geçiriyoruz. İnsanız, değişiyoruz, dönerken çemberimizde başka biri oluyoruz. Yirmilerde yapılan seçimlerle otuzlarda yapılan tercihler hele de kırklardan sonra iyice netleşen düşünceler insana radikal kararlar aldırabiliyor. Bunu yapacak cesareti olmayanlara ise bir krizle sıkıştığı çemberden çıkma şansı veriliyor.

Bazen insan bunu bile göremeyecek kadar körleştiği eski yaşamına ısrarla tutunuyor. Rüzgâr fırtınaya dönüyor, elleri tutunduğu daldan batan kıymıklarla yaralanıyor, dayanacak gücü kalmıyor ama hala inat ediyor insan. Sonunda elinde işe yaramaz kırık dal parçaları ile kendini yerde buluyor. Kimi çok şanslı oluyor ve samanlarla dolu bir arabaya düşüyor. Sıyrıklarını pansuman yapacak insanlar etrafını sarıyor, belki de o güne kadar yaptığı iyilikler önüne duruyor belanın. Yine de kimsenin yaşamı kolay değil. Hem sırtında taşıdığı geçmiş yükü var hem de kendinden vazgeçişlerin çıkmazlarında kaybolduğu vakitler. İnsan öyle yaralıdır ki bazen pamuklara sarsanız da iyileşmesi için daha fazlasına ihtiyacı vardır. İşte o noktada kendiyle yüzleşir ve başkasının hakkına ne kadar az girdiyse o kadar çabuk toparlanır. İnsana kendi yükü yeterken başkasınınkinin altına girip ezici silindirleri davet etmemelidir yaşamına.

Kimi de en yüksekten asla düşmeyeceği tedbirleri alsa da uçurumun dibine yuvarlandığında sert kayalara çarpar başını ve kibrinin bedelini her şeyini kaybederek öder.

Elbette hayat bu yaşadığımızla sınırlı olmadığından toplama çıkarma işlemlerinin sonucu hemen yaşarken elde edilemeyebilir ama madem evrende her şey sistematik işler, onun da günü gelecektir. Herkes yaptığının bedelini bir şekilde öder, aynıyla olmasa da yolu bir gün acıya mutlaka uğrar. Oradan güçlenerek çıkanlarla yıkılanları ise önceki seçimleri belirler.

Zaman döngüsel, kader döngüsel, “kaderin üzerindeki kader” döngüsel. Bu durumda adalet, aşk, haksızlık, mücadele, zafer ve yenilgiler de döngüsel.

Bana yeniden bu konuları düşündüren “Hayat Çemberi” adlı kitap oldu: 2018 yılında “Meleğin Kanatları” adlı romanından tanıdığımız güçlü kalem Yonca Tandoğan’ın 2022 yılında yayınlanan ikinci romanı “Hayat Çemberi.”

Arte Yayınları’ndan çıkan kitabın arka kapak yazısı şöyle: “Bu kadınlar burada asla figüran değillerdi, kendi sahnelerinin başrol oyuncularıydılar. Ama herkeste bir geç kalmışlık, bir pişmanlık, bir yaşanmamışlık duygusu hakimdi. Kendini düşündü. Yanındaki adama baktı. Hayata geç kalmış olmak ve seneler sonra salaş bir kahvede keşkelerini sıralamak istemiyordu.”

Son derece akıcı bir dille yazılan roman, kahramanların hayatları üzerinden, ustaca açılıp gelişen, bir mandala titizliğinde ince ince işlenmiş bölümleriyle derinleşen ve sonunda başladığı çemberi kapatan üslubuyla etkileyici. Bittiğinde bir müddet bu duygularla sarsılacak, aşka ve ilahi adalete tekrar inanacak, kendi çemberinizin neresinde olduğunuzu düşüneceksiniz.

Yonca Tandoğan kalemiyle tanışmamışlar için iyi bir girizgâh olan kitaptan sonra yazarın farklı mecralarda yayınlanmış öykülerinin peşine düşeceksiniz. Umarım okurlarını daha çok bekletmez ve romancılığını yeniden hatırlattığı bu kitaptan sonra öykülerini de derler. Biz de “iyi yazan” bir insanın hem iyi öykücü hem de iyi romancı olabileceğini kitaplarını okurken bir daha görürüz. İyi okumalar.

Handan Kılıç 


* Bu yazı ilk kez 3 Ocak 2023 tarihinde Medium/Türkçe Yayın sayfasında yayınlanmıştır. 

Ölümsüz sevdalar ve yitik hatıralar üzerine

 

Handan Kılıç’ın yeni kitabı “Çam Ağacının Gölgesinde” kadim meselelerle yürüyor yolunu!

Sinema analiz yazıları, öykü ve denemeleri ile tanıdığımız Handan Kılıç bu sefer bir romanla okurlara sesleniyor.

21 Aralık 2022 tarihinde Armoni Yayınları’ndan çıkan “Çam Ağacının Gölgesinde” adlı romanda insanlığın en kadim meselesi başlangıç noktası oluyor.

Her insan bir eve doğar. Ev onu korur, sarar, sarmalar. Doğumla annesinden ayrılır ama ailesinden ayrışması için gereken daha fazlasıdır. Gün gelir birey evini ve orada bulduğu hazır düşünceleri geride bırakıp yola çıkar. Peki bu yolculuğa çıkan kişi geri dönebilir mi?

Yığınların, zorunlu olarak yersiz yurtsuzluğa mahkûm olduğu bir dünyadayız. Peki bir kere yerinden olan vardığı yeri ev bilip yerleşebilir mi?

İşte bu kadim sorulara cevap ararken kendi hayatındaki depremlerle mücadele eden romanın kahramanı Hikmet “Ev uzakta değildir ama geri dönüş yolu çoktan kaybolmuştur.” gerçeğiyle yüzleşiyor. Geçmişin şahidi ve yerini bulmuşu olarak, karşısında sadece yaşlı çamı buluyor.

 Ölümsüz sevdalar ve yitik hatıralar üzerine. Girit’ten İzmir’e hep çamın gölgesinde” alt başlığı ile okuyucuyla buluşan kitapta göç, mübadele, yerleşememek, gidememek, dönememek, eve dönmenin yollarında savrulma, nesilden nesile aktarılan döngüsel kader, konuları üzerinden kurgu ilerliyor.

Yerleşemeyenlerin dünyasında romanın baş kahramanı Hikmet başını sokacak bir yer, onu hayattan koruyacak bir sığınak bulabilecek mi?

Günümüz modern anlatı usullerinden müziğin de şarkılarla sık sık karşımıza çıktığı romanın bir de çalma listesi var. Kitabın arka kapağında paylaşılan barkod sayesinde bir yandan metni okurken bir yandan içinde geçen şarkıları dinleme imkânı sunan kitapta metinlerarasılık başarılı şekilde kullanılmış.  

“Çam Ağacının Gölgesinde” adlı romanın arka kapak yazısı da şöyle:

   Yerimi bulamadım. Döndüm dolaştım, dağlar nehirler aştım. Dere tepe düz gittim, yok. Milyarlarca insana bağrını açan koskoca dünya bana sığabileceğim bir yer göstermedi. Tam her şey yoluna giriyordu ki olanlar oldu. Bir süre devam etmeye çalıştım. “Hikmet halleder” lafı dillere pelesenk malum. Böyle alışmış herkes. Halledemedim, gölgene geldim. Al beni, dinle, dinlendir, sağalt, sahip çık!

Kadim dostum çamla böyle selamlaştım. Ben doğduğumda en boylu poslu ağacıydı mahallenin. Yıllar sonra döndüğümde ondan başkası kalmamıştı sokakta. Gölgesinde serinlediğim, büyüyüp serpildiğim, her geldiğimde dertleştiğim çam ağacıydı karşılayanım. O yerindeydi, ben dışarda. Canım, asırlık çam ağacım! Sen şu hayatta yerini ne güzel de bulmuşsun. Peki ya ben ne olacağım?

Kitaba linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.kitaparmonisi.com/product-page/cam-agacinin-golgesinde-handan-kilic

#Girit #aşk #mübadele #göç #hasret #aidiyetsizlik

#gurbet #hayatdöngüsü #kendigücünegelmek

Çam Ağacının Gölgesinde adlı kitabın basın bülteninden alınmıştır.

Çam Ağacının Gölgesinde Handan Kılıç


 21 Aralık 2022 

En uzun gece aynı zamanda günlerin uzadığı, aydınlığın arttığı vaktin başlangıcı. 

Döngünün ışığa evrildiği #nardugan vakti. 

Bolluk ve bereket için narlandığımız #nargudanbayramı nda beklenen haber geldi.


Sizinle yeni kitabımı paylaşırken çok heyecanlıyım.

Öykülerimi okudukça “Roman kalemin var, Handan’ın kadınlarının romanları olmalı” diyen yazar dostlarım işte ilk roman geldi. @armoniyayinevi çıkan #camagaciningölgesinde adlı kitabın editörü @piccadillytaksim İdil Dammer kapak tasarımcısı @avangardisler Nur Burcu Erden 🙏❤️❤️ öncelikle onlara çok teşekkür ediyorum

ve başta @yesocimcoz olmak üzere @sanalyazievi dostlarına da teşekkürler.

Ayrıca hem yazım hem de kapak tasarım süreçlerinde fikirleriyle her ihtiyacımda destek olan eşime, arkadaşım Murat’a, @yonca.tandogan @sedabilger @erdemlerincemal @yazkizim_oradan 
arkadaşlarıma da çok teşekkür ediyorum Hepiniz sağ olun, var olun.

Kitabı burada paylaşacağım linkten bugün itibariyle alabilirsiniz. Kitap satışı yapan internet sitelerinde de satılışı yapılacak kitabın e-kitap versiyonu da yakın zamanda sizlerle olacak.

Desteklerinizi bekliyorum. Okuduktan sonra görüşlerinizi de iletirseniz Handan’ın kadınlarının maceraları devam edecek.

Teşekkür ederim. Bereketli günün bereketini görmek dileğiyle iyi bayramlar ☺️

#yeniyıl için de #yeniyılhediyesi #kitapönerisi arayanlara alternatif #camagaciningölgesinde 🌲🌲🌲❤️❤️❤️🥳🎉🎊🧿💐🧿🍀🍀🍀🎁🎁🎁
Ayrıca kitabın içindeki şarkılar için bir playlist hazırladım. Spotify üzerinden dinleyebileceğiniz şarkılar için yapmanız gereken çok basit. Aşağıya eklediğim barkodu spotify uygulaması üzerinden kamerayı açıp okutmak yeterli. İyi okumalar, iyi dinlemeler.


 
  

İKİ GÖZÜM SENELER GEÇİYOR

 

Üzüm mevsimi bitiyor. Tarhana çorbası ile üzümün beraber yendiğini ilk kez Manisalılarda gördüm. İlçe, merkez fark etmeksizin hemen hepsi bunu coşkuyla karşılıyorlar. Ekime girerken gündüzler hala ılıksa da geceler serinliyor. Tabi, sıcak çorbalar da özlenmiş. Üzümler de toplanınca mevsimin kaderlerini birleştirdiği vazgeçilmez ikili doğuyor. Benim damak tadımda tatlıyla tuzluyu aynı anda almak yok. Tarhana ile üzüme alıştım ama gözlerimi ışıldatmıyor. Bir de Balıkesirlilerden gördüğüm peynirle karadut reçeli var tatların karıştığı ki, o favorim. Bu testi Ege dışında da yaptım. Kaç tane birbirini tanımayan Manisalı gördüysem gözünde o ışıltı hemen beliriyor. Belli ki herkes toprağını, annesini en çok da çocukluğunu özlüyor.

Benim içinse o ışıltı ancak annemin mayalı poğaçaları ile olur. Her hafta belki birkaç kez yapardı sağ olsun. Aslında o güzel koku misafir geleceğinin işaretiydi. Onlara pişer bize de düşerdi. Misafirimizin olmadığı gün azdı. Annemin sosyalliği yorucuydu hem kendini hem sürekli teyakkuzda yaşattığından bizi yorardı. Ve itirazlar reddedilirdi. Annemin lügatinde kabul görmeyen kelimelerin başında gelir yorgunluk. Hele de gençsen. Annesiyle konuşunca yaşı kaç olursa olsun gençtir insan ve yorulmamalıdır. Annem hep uzakta, kardeşimle yaşıyor şimdi. Bense hep yorgunum. Adeta vazgeçilmez bir kıyafet gibi yorgunluk üzerimde. Ah annem, can annem!

Gündüzleri yetmezmiş gibi gece de babamın arkadaşlarını çağırır, onu hayata katmaya çalışırdı. Babamsa tam bir asosyal sayısalcı. Buna rağmen annemin çabası ile mecburi sosyalleşmelerinde canı isterse idare eder ama yorgunsa, üzgünse, kızgınsa surat asmaktan çekinmezdi. Olduğu gibi bir adamdır. Kralı gelse iplemez. Annem gibi sadece kızdığı kişiye sınır koyup diğerlerine son derece sevecen davranmaz, davranamazdı. Kırk seneyi aşkın bu mücadelede kimse kimseyi değiştiremedi ama hayat annemin arkadaşlarını torun peşine farklı şehirlere hatta ülkelere savurdu. Allahtan onun elinin altında torunlar var da mayalılarını onlara yapıyor. Haftada dörtlü yaş maya paketini bitiriyormuş. Dün bir tarif sordum. İlla yaş maya deyince yok dedim, çıkıp alamam da. Nasıl evde maya bulunmaz diye şaşırdı. Ben yıllardır almadım maya, alerjim var yediğim zaman her yerim şişiyor ama en sevdiğim, hani gözüme ışıltı veren cinsten istediğim de yine mayalı hamur işleri.

Şu hayatta neyi, kimi sevsem bana zarar verdi. Sağlıklı olmak demek zararlılardan uzak durmaksa duruyorum. Ot gibi yani gözde ışıltısız devam ediyorum ama bu yaşamak mı? Yalnız, misafirsiz, poğaçasız, aşksız, annesiz. Avokadoyla, salatalıkla, brokoliyle, lahanayla olduğunda da beslenmem mutsuzum. İstisnasız hepsi bana dokunuyor. Bağırsaklarım ağlıyor, midemde şişkinlik yapıyor ve asla gözüm bir Manisalının üzümle tarhana gördüğünde ışıldadığı kadar ışıldamıyor.

Her şey tatsız, tuzsuz, bütün uğraşlarım boş geliyor bu günlerde. Sınav zamanı ya ondan mı? O da ayrı bir saçmalık. Hepi topu bir ölüye çıkmak için mi hepsi? Sonrasının olduğuna inanıyorum ama onun için de elimde ne var?

Bir kalıp peynir al dedim bizimkine. Küçük bir kalıpla gelmiş. Yetmez böreğe dedim. Yapma dedi, neyimize börek, boş kalori. “Seviyorum işte var mı diyeceğin” demek isterdim, sustum. Ben hep susarım, içime kaçar kelimelerim. Tulumun üzerindeki fiyatı görünce şok oldum, bu miktara bu fiyat. Birileri bizimle dalga geçiyor, her şeyin içini boşaltılıyor. Kimse bir şey yapmıyor, saçma sapan yaşıyoruz. Mahalle arasında küçük Migros’a girdim birkaç gün önce. Her elime aldığımı bıraktım. İyi ki alışverişi ben yapmıyorum da fiyatlardan bihaber geleni yiyorum. Bir paket kuru yemiş ya, o kadar para verilir mi kuruyemişe, hani eğlencelik, karın doyurmaz, etmez. Kalsın dedim çıktım. Kabuklu yaş ceviz de almıştım birkaç hafta önce. Onlar kurumaya başladı diyerek kırdım. Hem böylesi daha iyi besin değeri ölmeden yiyeceğimiz kadar kırarız dedik. İlk günlerde ıslakken güzel olan cevizler kuruyunca kötüleşmiş. Birçoğu da küflenmiş. Kır, ayıkla bitmiyor. Hazırlanması zahmetli tamam da bu kadar pahalı mı olmalı paketi? Peki niye sadece bizde? Dışarıda yaşayan arkadaşların böyle dertleri yok. Demek ki hayat bu kadar keder dolu, heyecansız değil. Gözleri de parlıyor. Her gün hayatlarına ekledikleri yeni hobiler, uğraşlar, gezilerle. Tarhana ve üzüm görmeden de ışıltı oluyormuş demek ki! Gerçi onları sevene hepsi her yerde. Şu anda ikisi de var dolapta, peki neden gözlerim parıldamıyor? Benim ışıltı sebeplerim değil de ondan. Benimkiler bana zarar veriyor, olması gerekenler rahatsız ediyor, her ikisi birden mutsuz ediyor. Her şey çok ama dert olanlardan… Bu kadarını hak ettik mi? Kim hak ettiğini yaşıyor? Neyse ki ölüm hepimizi eşitleyecek.

Yokluğa katlanmanın en iyi yolu varlığın avantajlarının bir şey değiştirmeyeceğine kendini ikna etmektir. Huzur var, bolluk var ama oralar da intihar ediyorlar. Her şey tam olmayacak ki yaşamaya nedenin olsun, burası cennet değil söylemleri. Peki sürekli cenderede yaşayıp gözümde o ışıltı yani aslında bir nevi şükür olmadan cennetin yolları açılır mı? Hiçbir dert çekmeyenle dert küpü olanlar arasındaki uçurum ne olacak? Söylenecek çok şey var ama sorumlulardan anlayacak üstüne alınacak kimse yok. Söz biteli çok oldu.

Neyin kıyısındayım da oradan yuvarlanmamak için geri koşuyorum, elimde kalem kâğıt? Ne kadar uzaklaşsam da bir şey çıkıyor, bir haber, bir selam, bir acı, bir ayrılık, bir ölüm… Beni tekrar o uçuruma getiriyor.

Uçurumun kenarındayım Hızır, bir gamzelik rüzgâr yetecek ha itti beni ha itecek!”

Gecelerdir uykusuzum, kanlı dolunay, kansız dramlar derken iyice yoruldum. Taşıdığım her şeyi sürükler moddayım ya da onlar beni sürüklüyor uçuruma. Yine yar yine uçurum. “Uçurumun kenarındayım Hızır, divan hazır, ferman hazır, kurban hazır

Yazdıklarımı sesli okudum kendime. Duyduğuma göre çok mutsuzmuşum. Üzüldüm, her gün başkası için gözyaşı dökecek değilim. Ölmüşüm ağlayanım yok. Kimsenin umurunda olmamak çok ağır biliyor musunuz? Ben de sizle konuşuyorum böyle. Yani kendimle. Ağla ağla bir yerden sonra gülmeye başlıyorsun. Orası güzel bir yer. Herkesin üzerinden döküldüğü. Büyük şeyler peşinde değilim ama istediğim hiçbir şey istediğim zamanda olmuyor. Olanlar niyetimden başkası… Sonuçları değerlendirip kalbime izah için hikmet aramaktan da polyannacılıktan da olumlamalardan da yoruldum sanırım.

Annemin mayalı poğaçası neden bu kadar uzaktasın?

Hani “Gönül ektiğini biçiyor”du Sezenim? Beni tohumlar komple çürük çıktı. “İki gözüm seneler geçiyor” Olan sadece bu…

Handan Kılıç

12.11.2022

İzmir


Bu yazı ilk kez aynı tarihte medıum.com da yayınlanmıştır.  


Hayat Memat Meselesi

 

“İnsan ziyandadır”

Doğduktan sonraki her gün biraz daha yaklaşırken sona tükenmektedir.

Ve ömür boyu bu hali valizinde şaşkınlık olarak taşır.

“Hayat bir gündür, o da bugündür” derler elbette ama hayat sayfa sayfadır.

Bazen bir sayfa korkudur, ele geçirir insanı.

Bazen bir süzgeç hınçtır, tüketir kalbi.

Bir kalem sabırdır, mısra mısra şiirler yazdırır.

Bazen bir ev dolusu heyecandır, içinde cıvıl cıvıl seslerin yükseldiği.

Kimi zaman bir toplu iğnedir, tahammülsüzlüklerin ele yüze battığı.

Ama bazen de bir koltuk neşedir, komik bir karakterin herkesi gülüp geçirdiği.

Bazen kıskançlıktır, söylenmiş sözlerin zincirleme gaflara sebebiyet verdiği.

Hayat bir kakofonidir, içinden istediğin sesleri duyup diğerlerine sağır kesildiğinde dinlersin senfonini.

Bazen seçtiklerimizden nefret ederken başımıza gelenlerin iyi ki dedirttiği bir bilinmezliktir hayat.

Hasıl-ı kelam seçtiklerimizle yaşadıklarımızı senkronize etmeye çalışmaktır.

Ve sonu elbet bir memata çıkacaktır.

O kadar da önemseme kendini.

11.11.22

02:11 

Handan Kılıç

* Bu yazı ilk olarak 11.11.22 tarihinde medıum.com adresinde yayınlanmıştır.

Yerleşememek, Ayrılık da Sevdaya Dahil Ve Masumiyet Müzesi

  Öncelikle fotoğrafın konuyla ilgisi yoktur diyecekken ulaşılmak istenen seviyeyi gösterdiğini fark ettim. Her şeyin her şeyle ilgisi var. ...