Showing posts with label handankılıc. Show all posts
Showing posts with label handankılıc. Show all posts

Yerleşememek, Ayrılık da Sevdaya Dahil Ve Masumiyet Müzesi

 

Öncelikle fotoğrafın konuyla ilgisi yoktur diyecekken ulaşılmak istenen seviyeyi gösterdiğini fark ettim. Her şeyin her şeyle ilgisi var. Yerleşmek toprağını bulup çiçek açmak değil de nedir? Allah’ım nasip et. Dinimiz amin.

Bir ay önce buraya çok boşladım diyerek arşivden bir yazı ekleyip beş gün sonra taşınmıştım. Üç hafta olduğunu şimdi fark ediyorum. Boşlamanın kitabını yazmak bu olsa gerek. Şu dünyada erkek olacaksın hiç maçlarını dizilerini boşluyorlar mı? Tarihten saatten uzak gereklilikler üzerine zaman tanzim etmeye çalışıp dağdaki çoban formatında yaşadığım bu üç haftanın öncesi de var. Haftalarca kolilerle dolu odalarda askıda geçersiz bir hayat yaşadığımı yazmıştım. Epeydir odaklı bir yazının başına geçmem mümkün olmuyor. “Gözümde canlanır koskoca mazi” şarkısı eşliğinde duygudan duyguya girerek başladığım ayıklama, toparlama, paketleme sürecim hay ben bu hatıracılığın … şeklinde devam ediyor.

Hele bir eşya atılsın, sonrası kolay diyenlerin hele bir doğsun, hele bir uykusu düzene girsin hele bir yürüsün, hele bir okula başlasın diyenlerden farkı yok. Hepsi yalancı. Bitmiyor, her gün başka bir dert çıkıyor. Malum büyüdükçe de dertleri büyüyor.

Allah dermansız dert vermesin. Benim taşınma dertleri tırı vırı da ne yordu be kardeşim. Bir kere hiç bir dolabım, mobilyam, perdem tavan boyu, kiriş ayrıntıları nedeniyle yeni eve uymuyor. Onlar beğenmuzuk diye ortada dursun ilk günden mızıkçılık çıkaran bulaşık makinesi oldu. Tam da en çok lazım olduğu sırada bir naz bir naz. Kurutmuyor, suyu ısıtmıyor, kafası döndü falan derken gitti evden kurtuldum. Ben zaten ancak giderlerse kurtuluyorum. Çoktan vedalaşmam gerekirdi. Olmadı hep başka bir öncelik çıktı ve bir sabah yoktu. Yeri hemen doldu. Zaman naz çekme zamanı değil. Bu arada 25 yaşındaydı, oğlumdan büyük. Yeni makinelerin ömrünün 7 yıl, kireçli şehirlerde 5 yıl olduğunu da bu vesileyle öğrendik. Ha bir de artık kurutma özelliği olan programın 3 saat 42 dakika olduğunu. Neymiş wifi ile bağlanıyormuş. Neyleyeyim. Aman mutfak yerleşsin makine en lazım şey deyip alelacele hareket edince tongaya düştük. Kampanyalı ürünler tuzaktır, biliriz ama bu pahalılıkta elimiz mahkum. Neyse ki sular kireçli. Ardından firar eden fırınlar oldu. Sevişmiyorduk zaten mutlu oldum. Yenisi yerleşti yerine monte eden servis yetkilisi dakika özelliği olmadığını söyledi. 25 sene önce uyduruk fırınlarda olan dakika yeni wifili ankastre fırında yokmuş. Bu özelliği olmadığını fark etmedik elbette, direksiyonsuz araba mı olur dedik. Beyaz eşya açılınca başa kalıyormuş. Saat kurun dedi adam kronometre de olurmuş. Neyse en azından fiyatı uygundu, daha evde yaşamaya başlamadığımızdan pişirmesini bilmiyoruz. Belki bizi şaşırtır, bir güzellik yapar. Beyaz eşya şans işi.

Sonra dolapları revize etmek için bulduğumuz Z kuşağı marangoz ustasının uzatmaları, soğuk esprileri derken içim şişe şişe bir şeyler yapıldı. Baştan söyleyeyim biten işlerden hiç biri gönlümce olmadı. Süreç de gönlümce değildi ama kabullenmeyi öğrendiğim yaştayım.

Yine de bu kadar geride bırakamamazlık kötüymüş. Oysa ben kendimi vefalı, değer bilen, hatırşinas diye isimlendirirdim. Askıda Geçersiz adlı yazıma bir yorumda iyi ki kirli çıkıymışsınız yazan arkadaşa selam olsun. Ama bu kadarı da fazlaymış. Mutfağı paket yapan, taşıma firmasının elemanı amca “almış da almış, almış da almış,” diye söylenmişti önceki taşınmada. Bu seferkinin bu cümleyi kuracak Türkçesi yoktu. Keşke bu kadar ıvır zıvır, sırça, kıyafet ve maalesef kitap alacağıma altın alsaymışım da 3 katlı bir ev alıp içine sığsaymışım. Ama mantalite değişmeyince beş kat olsa doluyor. Üç katı dolduran çok arkadaşım da var, iki odası kelaynak gibi çıplak minimalistler de, hepsine selam olsun.

Eşyayı eve attık, başka yerde kalıyoruz. Çünkü sadece onlar sığdı:)) Biz ustaların peşinde dolaşıyoruz, daha kaç zaman sürecek bilmiyorum. Yoksa ben iş dururken duramam ama beni durduran hep dış güçler. Bir yandan da geldiğim yerdeki diğer evde beş yılda birikenlere ilaveten, yazlık kıyafetler falan var. Ayırma, kategorize edip yerleştirme, o eve gidecek burada kalacak sınıflandırması falan da sürüyor. Sırf burada iki büyük kitaplık olmuş. Altı boydan kitaplık sığdı salona, bunlar burada kaldı. Evet salona, çünkü çalışma odası yapacağım hiç bir odaya bu boyda bir kütüphane sığmıyor. Her gelen bu olmasaydı diyor. Yahu ben hukukçu ve yazarım, varlığımın en büyük kanıtı, sırtımı dayadığımda kendimi iyi hissettiğim tek yer kitaplığım diyorum, obje, tablo koyma şansımı elimden almış bunca kitap, öyle diyorlar. Yoksa kalabalık olurmuş. Olsun ben kalabalığım arkadaş. İçimde kaç kişi var. Kaç karakterle yaşıyorum. Sırf Dipsiz Göl adlı romanda 17 karakter var. Ama akıcı, önemli olan akış değil mi? Akıyor ve gidiyor. Ben de bu saatten sonra değişemeyeceğim. Sadeleşmek gerekli elbette ama bunu kütüphanemde yapmayacağım. Neredeyse 300 kg kitap ve dergiden vazgeçtim zaten. Orhan Pamuk olsaydık ayrı bir kütüphane evim olsaydı alkışlanırdım. Müze bile açardım. Masumiyet bunun neresinde olurdu bilmiyorum ama (bence o da bilmiyor) ben kitaplığımla sırçalarımla mutluyum. Biri ardını gösteriyor biri içine alıyor. Hangisinin neyi yaptığı da zaman zaman değişiyor. Bir de tozlanmasalar iyiydi.

Bu arada geldiğim günden beri yağmur var ben iki ev arası yorulup sellere kapılmayayım diye düşününce evde kalıp Masumiyet Müzesi ve Ayrılık da Sevdaya Dahil’i izledim ve sevgili Cinema Paradiso yazısı önüme düşünce yorum yazdım. Sonra da baktım epeydir bir şey yazmamışım hazır yorgunluktan uykum kaçmışken bir şeyler yazayım dedim.

Ayrılık da Sevdaya Dahil, izlerken hemen hemen Cinema Paradiso ile aynı şeyleri hissettim. Masumiyet müzesi için girmiştim, aylardır dizi izlemiyordum o yüklenmemiş olunca bunu izledim bir günde. Dediğim gibi hava yağmurluydu dışarda işlerim vardı selden çıkamadım akşama kadar izlerken de dinlendim. Başrolün çok genç ve çok güzel olmaması bana bir tema varlığı hissettirdi ve izlememde etkiliydi. Başrol erkeği de başka dizilerde sevmezdim burada sıcak geldi. Hikaye bana geçti ve hep eski dizilerden ikinci bahar havası var dedim. Bu mahalle kültüründen nerede kaldı diye düşündüm.

Özlenen bir destek grubudur mahalle. Memleketime taşınırken de bir mahalle dolusu insanım var diyordum ama hayat nasıl garipleşti herkesin kendi işi başını aşıyor öyle haklı mazeretler geldi ki gönül koymak mümkün değildi. Yine de arada uğrayanlar oldu, gurbette yapayalnız paketlediğim 5.5 ton eşyayı, (şaka değil) açarken gelenler var. Yine de evinin işini insan kendi biliyor. Bu nereye konacak sorularına yetişemeyince özellikle mutfakta nasıl uygun yer olursa dediğimden şimdi neyim nerede bilmesem de yapayalnızlıktan iyidir.

Ertesi gün de Masumiyet Müzesini izledim. Öncelikle Orhan Pamuk benim gibi lafı uzatır ya severim, okurum. Kitabı da çok eskiden okumuş geçen sene de dinlemiştim. İzlemeden kitaba şöyle göz attım, ben kelimeleri seviyorum bir kez daha anladım. Diziyi ise yarısından sonrasını yaklaşık çarpı 2 hızda izledim. Sıkıldım, sosyal medyadan üzerimize akan yorumların altında kaldım. Kitapta ifadelerine hayran kaldığımız bir aşk romanının yayınlanmasıyla dizinin çekilmesi arasındaki yıllarda doz aşımı psikoloğa maruz kalmamız, 18 yılda dünyada, algımızda ve aşk kavramının yaşanışında gerçekleşen değişim, patolojik olan aşk konusunda bilinçlenip enerji emicilere karşı geliştirdiğimiz feminist kalkanlar sayesinde seyrettiğimizin aşk olmadığı iddiasına vardık. Saplantının ete kemiğe bürünüşünü bir kez daha gördük. Psikopat tutkulu aşıkların vazgeçilmez adresi Selahattin Paşalı bence iyi oynadı, Füsun’u sevmedim, Sibel karakterini oynayan oyuncu da tüm güzelliği ve asil duruşuna rağmen eş adaylarının istemediği kadın rolü üzerine yapışmış halde kalmaz inşallah. Kanal D’deki Güller Ve Günahlar dizindeki Berrak karakteriyle aynı rolde tanımıştık. Hasılı kelam kitap daha iyiydi. Kitap her zaman daha iyidir. Kitapla kalın. Kitaplıklarınıza sahip çıkın. Geçenlerde İstanbul Erkek Lisesinde okuyan ve eskiden acayip kitap kurdu olan yeğenim tarafından kıstırılıp kitap okumanın gereksizliği konusunda ikna çalışmasına maruz kaldım ve atam neredesin dedim. Hala da bütün ümidimiz gençliktedir diyor ve kitapların masumluğunda toprağınızda kökleşip yerleşmenizi diliyorum. Hangi toprağa olduğunu seçmek özgürlükse, özgürüz hepimiz de…

İlk yayın: Published 22 Şub at 04:57


Anlamak, nasıl devam edileceğini bilmek demektir



Seçme denen özgürlükten bahsedenlerin daha hayatlarının gerçekten çaresiz bırakan deneyimi ile karşılaşmadıklarını düşünüyorum.

Engel olamayacağımız şeyler vardır hayatta. Ne zaman bir şey seçme özgürlüğümü kullanmalıyım duygusunu taşısam hep bir sıkıntı çıktı. Ve hayat bana önüme geleni zorla seçtirdi. Onun için iradenle şunu yaparsın, hayat seçimlerden ibaret gibi sözlere çok inanmıyorum. Hayat çizilmiş bir rota ve sen orada yürürken yapabildiklerini yapıyorsun. Gün geliyor ne yeteneğin ne eğitimlerin hiçbir işe yaramıyor. Misal bir deprem oluyor, ilk bulduğun kıyafeti geçirip üzerine çıkıyorsun, sonrası da yaşamda kalma mücadelesi oluyor. Seçmediğin bir gömlekle sokaktasın ve aceleyle ilk düğmeyi yanlış iliklemişsin. Beceriksiz ya da dikkatsiz olduğun için değil depremde canını kurtarmak istediğin için her şeyi bırakıp çıkmışsın can derdine.

Çok güzel bir fotoğraf makinen varmış, harika koleksiyonların varmış hepsi enkazda kalmış. Sen gömleğinle devam etmişsin. Hayat felaketi yaşamayan izleyen herkes için normale dönünce o şehirden ayrılmışsın, elin boş. Çevrendekiler yine yargılayan gözlerle bakmaya başlamış. Sana olmayan gömleği hissettirmiş. Yardım kolilerinden bir şeyler aramışsın ama nafile, zevkine göre bir şey yok. Bulduğunu giymek zorundasın. Dışarıdan bakanlar, yaşadıklarını bilmeyenler üzerindekilerin eski ya da zevksizce olduğu düşünebilir. Sen de bilirsin bu gömlekle yürünmez sokaklarda, senin bile değildir, kapının arkasında asılı duran, eline ilk gelen kıyafettir ama dönüp yenisini de alamazsın, eski kıyafetlerinin güzelliğini de, kombin yapmayı bildiğini de ispatlayamazsın. Çünkü insanların çoğu görünenin arkasındakini merak etmez. Sen de isyanların, itirazların işe yaramadığını anladığın vakit bir gömleğin olduğuna şükrederek yaşamayı seçmek zorunda kalırsın.

Hayat herkese aynı bereketle akmaz ama hep devam eder. Zamanla senin hayatını alt üst eden depremden habersiz, sence hiçbir dert görmemiş insanlar arasında yaşarsın, sıkıntı ettiklerine bıyık altından gülersin ama hala yeni gömlek alamazsın yenilenme teşebbüslerinde birden orada da artçılar başlar ve beni mi takip ediyor dediğin deprem korkunu tetikler. Bu öyle sarsıcıdır ki bütün zihnini ele geçirir. Gömleği de başkalarını da eski dertlerini de unutursun.

İlla ki herkesin yaşamı kendine ağır gelen tekâmül araçlarıyla doludur ve bunlar çok üst üste geldi mi bir zaman sonra öğrenilmiş çaresizlik kaderin olur.

Babam, biz küçükken süte düşen iki kurbağanın hikayesini çok anlatırdı. Biri çırpınmış kaymak oluşmuş, biri dibe çökmüş boğulmuş. Çırpınıyoruz hepimiz, olduğu kadar bir kaymakla hayata tutunuyoruz. Sütün dibini görmeyenler laf ediyor, başında kaymak var, ben şahsen böyle pis dolaşamam, diye ahkam kesiyor, sen sütün yüzeyine çıktım diye sevinirken.

Bu yüzden seçme denen özgürlükten bahsedenlerin daha hayatlarının gerçekten çaresiz bırakan deneyimi ile karşılaşmadıklarını düşünüyorum.

Olduğun, yaşadığın günü güzelleştirebildiğin kadar yaşamaya başladığında ne gurbette kalanların ne gidip dönmeyenlerin ne de nehirlerin kahverengi akmasını umursarsın…

Hasılı kelam hayatta tek değiştirebileceğimiz şey algımız. Algımızı yönetmek bizim elimizde ve yoksa o bizi yönetir. Seçebileceğimiz tek şey budur ve kolay değildir. Bazen çok uzun ve zorlu bir yolculuktur. Ama en azından bunu anlamak önemli. Çünkü Wittgenstein’ın dediği gibi “Anlamak, nasıl devam edileceğini bilmek demektir.”

 Handan Kılıç

YAŞAMAK BİR AĞAÇ GİBİ TEK VE HÜR VE BİR ORMAN GİBİ KARDEŞÇESİNE


 Acil durumlarla baş etmeyi kendi başına öğrenen, elinden tutacak kimse olmadığından düştüğünde kendini öteki eliyle teselli edip hadi kalk diyen bir insana gurbette dönüştüm. Ama sonra o kadar çok şey üst üste geldi ki sonunda altında kaldım. Epey zaman süren bir uyku hali geldi üzerime. Günlük hayatı sürdürdüğüm, bedenim çalışırken ruhumun uyuduğu bir hal. Uyku derken geceleri uyuduğum sanılmasın. Artık uykusuzluğu da kabul ettim. Bana reva görülen hayatı, biçilen rolü yaşatan bu uyku halini de.

Yaprağın rüzgârın etkisiyle düştüğü yaşam nehrinde sürüklenirken kendince hayatta kalma taktikleri geliştirdim. Yazmak hep bunlardan biri oldu. İçimde olan biteni önceleri kağıda sonra bloglara döküp seyredince açıldı uykum. Arkasından da romanlar geldi.

İnsan ne yapıyorsa yapsın önce kendinden sıyrılması gerekiyor, belki kendi zannettiği de üzerine giydirilmiş hazır kalıplardır. Ama uykudayken bunları yapamaz insan. Evindeyken de yapamaz ayılmak için illa ki ayrılmak gerekir. Gerçek bir kendilik inşaası için de ciddi bir çaresizlik halinde yalnız kalmak. O etabı geçmenin ödülü de hayata gürül gürül akan bir coşkuyla karışmaktır.

Bu çaresizlikler bazen aniden ortaya çıkar bazen süregelen uzun vakitlere yayılır, daha çok yorar. İnsan her duruma alışır, hayatta kalma içgüdüsü ani değişiklikleri tolore etmeyi kolaylaştırır. Ama yavaş ilerleyen hatta içindeyken ilerlemiyor gibi gelen zorlu süreçlerde de insan uyku haline geçebilir. Yavaş yavaş ısıtılan suyun içinde zıplamak akıllarına gelmeyen kurbağalar misali kendini bile unutur.

Gurbet de yabancılıktır ama kendilik kurmak için de fırsattır. Aidiyet zannettiğin bağlardan kurtulmak için yeterince uzaklaşmak ve ne kadar yol aldığını fark etmek için dönüp ardına bakmak gerekir. Bir zaman sonra ne gittiğin yere ait olursun ne de dönsen memleketin sana yurt olur. Bu aslında kötü bir şey de değil. “Evi dağılanın yurdu genişler,” demiş ya Latife Tekin gittiğin her yerde evin, ev misali insanların olursa yerini yurdunu insanını özlesen de hayat etabının o ferah nefes kısmına geçilir.

Zaten bıraktığın yerdeki insanlar, yani en yakınların, arkadaşların sen yokken sensiz bir hayat kurar ve dönsen de yerini yadırgayan bir çiçek gibi kalırsın. Suyun olsa güneşin denk gelmez, toprağın olsa rüzgarını bulamaz ve rahatsız hissedersin kendini. Zaman her şeyin ilacı demeleri boşa değil. Soğutarak uzaklaştırır kalpleri. Evim dediğin yerde bile odalar, eşyalar senin varlığın gözetilmeden düzenlenir. Tabiat boşluk kabul etmezmiş. Hayat sensiz de gayet güzel akar. Bu nedenle senin içinden geçen ırmağın rengi de hüzünle dolu bir kahverengi olmamalıdır.

Ve zamanla hepimiz anlarız ki, gurbet kendi içimizde. Koparıldığımız bilinmezlere ulaşmadan da o boşluk dolmayacak. Öyleyse nerede kiminle olduğumuzun bile önemi yok. Sürekli sınanan biziz diğer herkes figüran. Gelenlere hoş geldin demeli gidenlere elveda. 

Korkma

 

Korktuklarımızın başa gelmesi sıklıkla gerçekleşir. Zaten olabilecek ihtimalleri değerlendirir ve korkarız. Sevindiğimiz şeyleri de hatırlamadığımızdan, korktuklarımızın gerçekleşmesi daha fazla gerçekleşmiş gibidir. İyi gün de olur, kötü gün de. Korkmamak lazım. Her ne kadar insani duygular olsa da korkularımız bizi günü yaşamaktan alıkoyar.

İnsan nelerden korkar; düşmekten, kalkamamaktan, yalnızlıktan, depremden, utandırılmaktan, haksızlığa uğrayıp yargısız infazlara kurban gitmekten, belki de hepsini içine alan büyük bir korku vardır, hayallerini gerçekleştiremeden hatta istek ve ihtiyaçlarını dahi karşılayamadan bu dünyadan gitmek.

Muhtaç olmak nedir? Hayallerinden çoktan vazgeçip, isteklerini değil ihtiyaçlarını bile karşılayamamaktır. İnsanın ihtiyaçları sonsuzdur, imkanları kısıtlı. Yine de bir çizgi vardır ve hayat alıştığı o çizgi devam etsin ister insan. “Allah gördüğünden geri bırakmasın” dileğine herkes en içten şekilde âmin der. İmkanlarını yitirmekten korkar. Muhtaç olmak, olanın kaybıyla elde kalana tutunmak ancak ihtiyaçların kesişmesi zorlar insanı. En çokta izzeti nefsini, gururunu, egosunu kırar, muhtaç olmak.

Oysa insanın anlaması gereken hep ihtiyaç sahibi olduğu, acizliği, kendinden büyük bir gücün yazdığı kaderi yaşamak, çizdiği yoldan gitmek zorunda olduğudur. Elbette yol ayrımlarında nereye döneceğine kendi karar verir insan ama yazılan sona giderken yaşayacaklarını seçmektir bu. Son değişmez, ana arterler bellidir. Buna inansa da inanmasa da durum değişmez. İnanmak konfordur, inanmamak, baltayı taşa vurmak.

Acizliğini kabul edemezken muhtaç hale düşünce dibe vurur insan. Acizlik çok çeşitlidir, kimi zaman sağlıktır kimi zaman parasızlık. Kimi zaman yalnızlık ama hep kendi iradesini aşan durumlarla karşı karşıyadır insan ve bu alınyazısı kişi başka alanlarda ne kadar güçlü olursa olsun değişmez.

Gün gelir yalnız kalır insan. Arkadaşsız kalmak zordur ama böyle zamanlarda herkesin gerçek yüzünü görürsün.

Bir arkadaşım vardı, bir ara çok samimiydik. “Benim hiç eski arkadaşım yok” derdi, “benim çok” der övünürdüm. “Çevrendekiler seni tazelemiyorsa çöptür” der, gülerdi. Herkesin hikayesinin tazeliğini, enerjisini emer, dirilir ve yeni birisine geçerdi. Bir gün sıranın bana geleceğini sanmazdım ama geldi. O vakit benim eskilerden de hayır olmadığını anladım. Herkesin hikayesi tektir ve çabucak tükenir, labirentlerine girmezsen acı da vermezsin, acı da çekmezsin. İnsan daha başka ne ister?

Otuz yaşından sonra kariyerleri üzerinden tanıdığın insanlarla arkadaşlıkta derinleşme olmuyor zaten. İstisnalar olabilir tabii. Bazen anahtar kilit gibi birbirine uyan insanlar, hayatları aynı yönde akarken denk gelirse beraber çoğalırlar. Denk gelmek önemlidir. Aksi halde susuz kalır kurur insan. Ya yalnız bırakıldım diye sessizliği seçer ya da yüzeysel dostlukları ya da arkadaşım gibi vampir olmayı. Şimdi nerede bilmiyorum ben de artık eskiyim onun için. Yeni birilerinin peşindedir. Onların hikayelerini kana kana içiyordur. Çünkü insanı ayakta tutan sudur, temiz kalbin yolu da sudan, gözyaşından geçer.

Hayat suyu da önemlidir. Bütün masallarda kahramanlar ölümsüzlük verecek o suyun peşindedir. Oysa ölüm de güzeldir. Bir şeyin başı olduğu gibi, sonu olması da iyidir. Zaman uzadıkça zevkler azalır, muhtaçlık artar, korkular çoğalır, insan yerinden kalkıp su alacak güç bile bulamaz, elden ayaktan düşmeden emaneti geri vermeli.

Hasılı kelam insan sosyal bir varlık, yalnız kalmamak için çok naz, niyaz çeker. Hepsi kendinden verilecek tavizlerle şekillenen arkadaşlıklarla çevresini kuşatır. Zanneder ki hiç muhtaç olmayacak, korktuklarını yaşamayacak, susuz kalmayacak, gerekirse kuyudan çekip getirecek biri olacak yanında. O biri kimdir önemsemeyenler, yanımda biri olsun yeter diyenler gidene üzülmez, kalana sevinmez, sırada kim varsa yetinir onunla. Daha cesurlarsa yalnızlığının çitlerini prensipleriyle çakar toprağına.

Cesur da olsan, korkularını da yensen insansın, acizsin hem insana hem her şeye söz geçiren alın yazını kaleme alana ihtiyaçlısın. Bu nedenle yazgına teslim ol, güzel yaşa.

 Handan Kılıç 

 


Kral kaybederse ya da kaybederken kazandıklarımız

 



Sezonunda seyretmediğim Kral Kaybederse dizisine sonradan başladım ve Star TV’nin internet sitesinden izleyerek güncel bölümlere yetiştim. Haftaya final yapacak dizinin 29. bölümünde çember kapatılmaya başlandı ve ilk bölümde huzurevinde gördüğümüz ama sonrasında şaşalı hayatına, gösterişli kahkahasına şahit olduğumuz kralın yalnız kaldığı o günlere tekrar dönüldü. Dizi, gerçek hayattan alınmış hikayesiyle Gülseren Budayıcıoğlu’nun aynı adlı romanından uyarlandı. Aslında yazarının kral yakıştırmasını yaptığı danışanı 32 yaşında biriyken 55 yaşındaki Halit Ergenç tarafından canlandırılması epey eleştiri konusu olduğunda dizi dikkatimi çekti. Reklamın iyisi kötüsü olmaz dedikleri bu olsa gerek. Ben de narsist karakterin baş kahraman olduğu bir roman çalışmamı yeni bitirmiş olduğumdan izlemeye karar verdim. Hem ülkemizdeki her türlü karizmatik karakter, padişah, CEO, profesör, kral rolleri için tek adres olduğundan tartışmanın önemi yoktu. Zaten Ergenç de iyi oyunculuğu sayesinde bu işin hakkını verdi. Yakışıklılığı ve kahkahasıyla yazarının hafızasına kazınan karakterin gülüşü Halit Ergenç’in oyunculuğuyla artık bizim kulaklarımızdan da silinmeyecek. Elbette kumar, kadınlara zaaf her dönem başa bela olup çok ocak söndürtmüştür ama burada kadınları kolayca kendine hayran bırakan lakin aslında hiç kimseyi sevemediğinden sürekli kadınları yedekleyen narsist karakterin ibretlik öyküsü son yıllarda sıkça duyduğumuz narsist kavramını örneklendirerek anlattı. Ciddi çocukluk travması olanların geç olmadan terapi alması gerektiğine dikkat çekti.

Bu yazıya konu olmasının sebebine gelince; 29. bölümün son 20 dakikasında Kenan Baran’ın terapisti ile konuşması son derece etkiliydi.

‘Bir labirentte hapsedilmiş fareler gibi aynı koridorlarda dolanıp duruyor, aradığı ışığı bulamıyor, ışık peşinde değil, ona fener tutmama izin vermemesi bundan’ diyen terapistin iç sesi danışanını üzülerek süzdü. O ise hala “her şey düzelirse ben değişirim, benim bütün halim moralsizlikten, siz bana iyi gelirdiniz, yine moral olabilirsiniz,” deyince Kenan Baran’a sert çıkışıyla şaşırttı. 

“Bıkmadınız mı bu yalanlardan, sizi bugünlere eski hatalarınız getirmedi mi?” 

Ve sonra babaannesinin onlara küçükken anlattığı iki melek hikayesini ekledi: Her insanın omuzunda iki meleğin oturduğu ve insanın her yaptığını kaydettiği, kabirde de o melekler tarafından karşılanacaklarını anlatınca kardeşiyle epey korktuklarından, suçluluk duyduklarından bahsetti. Yıllar içinde başka izahlarla bu korku geçse de bu hikayeyi hiç unutmadığını ve bir gün o melekleri psikiyatri ilmi içinde keşfettiğini, meleklerin bulunduğu alanın aslında bilinç dışımız olduğunu, çok çalışkan bu meleklerin çok da dikkatli bir şekilde iyiyi de kötüyü de not ettiklerini fark ettiğini söyledi. 

“Yalnız günahları büyük harfle yazıyorlar ve karşımıza önce onlar çıkıyor sonra biz türlü numaralar çeviriyoruz onları görmeyelim diye. Oraya yazılanları hiç okumamak da insanı hasta ediyor sürekli okumak da. Siz hep kaçtınız gerçeklerinizden oysa yüzleşseydiniz… Hem biliyoruz orada yazılanları hem de bilmiyoruz eğer o kozmik odaya girseydik, yıllarca kaçmasaydınız, kaderinizi değiştirebilirdiniz. Ve siz kendinizi böyle cezalandırmazdınız. Kendinize verdiğiniz bu cezanın hasarını Allah da affetmez. İşte ciddi bir kalp krizi geçirdiniz ama ölmediniz demek ki hâlâ size bir vakit verildi ve burada farklı şeyler yapma şansınız var, içinizdeki boşluğu görmeniz gerek.”

“Boşluk değil o uçurum, farkındayım ve kaçtığım her şeye ne kadar yakın olduğumun da.”

“Artık daha kalıcı işler yapmak gerek.”

“Ben bir şey yapamıyorum kendime, hep biri yapacak diye bekledim, annem gibi gelsin ve kurtarsın kadınlar beni.”

“Anneme hem çok kızıyorum hem çok seviyordum. Sanırım ben bütün kadınlardan bunun intikamını aldım. Bugüne kadar dönme dolap gibi hep aynı yere geri sar geri dön.”

“İçinizdeki büyük mahkeme hep cezalandırdı sizi. Artık bir şeyler yapmalısınız. Ve meleklerin yazdığı yerleri okurken sadece büyük harfle yazılmış yerleri, günahları okumayın olur mu?”

“Bu saatten sonra okusam ne olacak?”

“İnsanın neyi neden yaptığını bilmesi çok önemli, sizi size yaklaştırır hem okumanın ne yaşı ne zamanı vardır hâlâ toprağın üzerindeyken daha kalıcı şeyler yapın, okuyup bitirdiğinizde hayat sizin eski Kenan olmanıza izin vermeyecektir, korkmayın. Sizi size beğendirecek şeyler yapın.”

Terapist Kenan Baran ofisinden çıkarken ardından baktı ve ‘kendini affederse kaderi değişecek mi acaba hayat ona fırsatlar tanıyacak mı’ diye mırıldandı. Bu tavrıyla yıllarca danışanın olan Kenan’a keşke daha önce çıkışsaydın dedirtti. Ama işte her şeyin vakti saati var. Sanırım terapistler kişinin yüremesi gereken yolda elinden tutmaktan imtina ediyorlar ve herkesin kendi zamanında kendi gerçeğiyle yüzleşmesine yüzlerindeki pokerface gülüşleriyle eşlik ediyorlar. Lakin devleti baba, toprağı ana gören bu bölge insanı için evrensel değerlerden uzaklaşsalar nasıl olur diye düşünmedim değil. 

Yine de bu sahneler beni çok etkiledi. Bırakmak kavramı ile boğuştuğum bu günlerde kralın kaybederek bulduklarını düşündüm. Bırakmak zor derken belki de kavramı değiştirmek gerektiğini hatırlattı bir arkadaşım. Veda… vedalaşmak önemliydi. İlk iş kar küreme önce teşekkür ettim sonra bir veda yazısıyla taçlandırdım bırakılmayı. Ne de olsa her ayrılık bir vedayı hak eder ve Geştalt kuramı bize bunu hatırlatır. (Onu da başka yazıda anlatacağım.)

Kaybettikçe küçülmek, kraliyetin/saltanatın/sefanın/konfor alanının yıkılışı ve elbette eskiyi özlemek…Lakin hızla değişen dünyada her yaşantının hayat sayfaları arasında tozlu bir anı gibi kalması, uzaklaşan görüntülerin silikleşmesi, her anın biraz sonra geçmiş olması, her şeyin giderek anlamsızlaşması karşısında insan olarak yaşadığımız çaresizlik…

Neredeyse simülasyon içinde olduğumuza, her şeyin bizim için kurulmuş bir sahne, herkesin de hayat oyunumuzda figüran olduğuna inanacağım. Hiçbir yaşadığımız gerçek değil. Zaten dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibaret demiyor mu kutsal metinler? 

Oyun oynarken neden kalbim sıkışıyor? Neden narsist bir kralın bile kaybetmesine çok üzüldüm? Ben de kral/kraliçe miydim bir zamanlar! Yoksa narsistlere mi maruz kalmıştım? İnsan tahtlara/kolaya çabuk alışıyor. Hak ettiğini anlamak, varlığını hissetmek nasip olmadan var olanları kaybetmek de başka bir imtihan. Ve bir kere başladı mı düşüş arkası hızlı gelir. Arkadaş sandıkların yok olur, sevdiğin kadın/ adam gider ve insan her şeyin bitişini sadece izler, tıpkı kral gibi. 

Bu kadar mıdır dünya hayatı! Ya sonrası? 

Her şey yaşanırken herkesle beraber Hz Adem’den beri aynı zamanın içindeysek, zaman o MÖ ve MS şeklinde tahtalara çizildiği gibi düz bir çizgi değilse, helezonik yapıdaysa ve tarih tekerrür ederken insanoğlu hep aynı yerde dönüp duruyorsa, vedalar, konuşmalar, sevdalar hepsi yalansa, her şey sadece bizim algımızsa. Ya hiç sevilmemişsek, hissettiklerimiz sadece bizden yansıyanlarsa. Olmamalarımı acı olmaları mı onu bile bilmiyorsak… 

Alıştığın derdi sıkı tut demiş eskiler, şikayet etme, alışmak, konfor alanı bırakmak zorlardan zoru. Bu hepimiz için geçerli değil elbette. Ama tutunmak benim için önemli. Kendimi bildim bileli ayakta gittiğim bir otobüsteyim sanki. Ve yol çok bozuk, tutunmazsam düşerim.

Düşersen kalkarsın derler. Düştüm elbet, uzun zaman kalkamadım yeniden düşmek istemem. Elimde kolumda düştüğüm zamandan kalma yaralar kabuk bağlamışken hele. İzleri duruyor, her gün yağlı bir krem sürüyorum yoksa giyinirken kanıyor, görmesem de bana düştüğümü hatırlatıyor. 


Her yara kanamaz, kabuk da tutmaz. Herkes yok ya da figüran olamaz. Truman şovda değiliz, hayır. Hiç sevilmemiş, hiç yaşamamış, hiç kaybetmemiş, hiç kazanmamış değiliz. Hayat inişli çıkışlı değil de kader bir spiralin içinde biz o sınavı geçemedikçe aynı sarmalda sürekli kaydırıyor bizi. 

Buna da şükür. Zaten aynı yerde durmak ölüm değil mi? Hareketsizlik ölümdür, o alet düz çizgiyi gösterdi mi kalp için oyun bitmiştir.

Ritmi yüksek mi kalbimin, düzenli mi bilmiyorum! Vücudum, zihnim, kanım, kalbim hepsi başka şey söylüyor bu ara. “Başkası olma kendin ol böyle çok daha güzelsin ya gel bana sahici sahici” demişti Tarkan. Çağrışımdan çağrışıma gezerken zihnim, kendisi olan var mı diye düşünüyorum. Hepimiz birbirimize sürtündükçe, düşüp kalktıkça aşınan halimizle şekil değiştirmiyor muyuz? 

Kendimizi keşfetmek derken ilaveler yapıp bir heykel gibi yontmuyor muyuz hoşumuza gitmeyeni! 

Hiç bir gün aynı şekilde kalmazken düşe kalka ilerlediğimiz bu yolda emin olduğumuz ne olabilir? Ben buyum demek ne kadar gerçekçi! 

Kral kaybederken kazanabilecek mi bilmiyoruz, peki ya biz kaybettiklerimizden kendi değerimizi anlayacağımız faydalar devşiriyor muyuz? 

Yaşamak zaman alır, anlamak sancılı. Öğrenmekse koca bir ömür sürer ve krallar da kaybeder. Sultan Süleyman'a kalmayan dünya için hırs edenlerse kaybederken bile bir şey kazanamaz.   

Kar Küreme Teşekkür

 

İnsan kendine beş iyilik yapmalıymış. Evet bir Instagram postunda gördüm:

1-Geçmişi özgür bırak

2-Herkesi affet

3-Gelecekten korkma

4-Kendi değerini bil

5-Kendini sev

Normalde olsa hepsine uzun uzun itiraz yazıları döşeyebilirdim. Ama artık huzuru seçiyorum ve yılın son dolunayını yaşadığımız bugünlerde seçtiğim bu alanda zirveye tırmanmak için atmam gereken adımları kabul ediyorum. Hazır yakında taşınacağım, çalışmalara başlayayım dedim. Evlerde metrekarelerin küçülmesiyle zorla itildiğimiz yüz parçayla yaşamalı minimalistliğinin yanından geçemem ama bir tazelenme gerekli. Malum duvar boyunca sıralanmış yedi kitaplık tıka basa dolu. Geçenlerde oğlum kendi yeni ve mesleki kitaplarını bilim hızlı değişiyor diyerek hemen verince gaza gelip ben de çıkardım bir şeyler. Ama atmaya kıyamayıp sahaf aradım. Eve gelmeye razı ettiğimiz adam artist çıktı, sinir bozdu. Bir hafta beklettikten sonra geldi oturdu antreye, kategorilerle poşetlediğim kitapları döktü, tek tek seçti. Ne satar ne satmaz diye diye, söylendi durdu. Birkaç arkadaşıma teklif ettiğim zamanında altı çize çize okunmuş bir sürü edebiyat dergisini hiç umursamadı. Edebiyat satmıyor dedi, hevesle kişisel gelişimleri topladı. Birkaç popüler romanı aldı, hukuk kitapları zaten umurunda olmadı, hatta bunları çöpe atın dedi. Geri dönüşüme verelim, nasılsa hepsi dönüşüyor bizim gibi, bir şey kalmıyor eskiden dedim hukuklarla vedalaştım.

Kilolarca ağırlıktaki güzelim kuşe kağıt tıp kitaplarını bile genç doktorlara vermek isteyen kardeşim de kapı kapı gezip kimsenin kitaplığında yer bulamadığından çöpün yanına bırakmıştı. Sanırım kitap devri kapanıyor diyerek sahaftan kalanları kağıtçıya verdim gitti. Döndüm kitaplığa baktım hala bütün raflar doluydu. Oysa neredeyse 200 kg’a yakın kitapla vedalaşmıştım. Tıka basalık azalmıştı, daha ferah raflar…

Sıra objelere geldi. Bir arkadaşım yakınlarda taşınmış evden sadece ailesini ve ceketini alıp çıkmıştı. Yeni evine de yaşamak için gerekli eşyaları almış kendini sanattan, kitaptan, kıymetli eşyadan arındırmıştı. Hatta üzerindeki ceketten de kurtulduğunu geride bıraktıklarıyla öyle güzel hafiflediğini anlatınca o kadarı benim için imkansız olsa da bir şeylerle vedalaşmaya karar verdim.

Ve ilk sen çarptın gözüme sevgili kar kürem. Seni neden almıştım bilmiyorum evet kendim aldım çünkü hiç kar küresi alanım olmamıştı. Yurt dışından içinde şehir siluetleri olanlardan vardı ama onları dahi kendim almıştım. Sanırım sen ergenlikten kalma bir boşluğu doldurdun kar kürem. Aldığım günü dün gibi hatırlıyorum, girdim bir satış sitesine içinde kardan adam olmasın diye mevcutlar arasında en güzeli diye seni seçtim. Pandemiden yeni çıkmıştık, hayatta kalanlar olarak yaşamaya daha bir hevesli miydik bilmiyorum. Tek taşımı değil ama kar küremi kendim almıştım işte. Hoş bir tektaşım ve çok şükür bir kedim de yok hala. Manyaklarlardan uzak durmak lazımmış. Sahiplerinden duyduğum kadarıyla da bütün kediler manyakmış. Tek taşlar da pahalı.

Hasıl-ı kelam kar kürem, seni sevdim, aldım, kırılsan üzülmeyecek kadar kanıksadım. Ama sen dayanıklı çıktın, ışığın, müziğin de hala var lakin artık seninle bir yolun sonuna geldik. Bana hizmetini tamamladın, vazifen bitti.

Bana ilham olduğun için de teşekkür ederim. Seni izlerken gönlüme vuran esintiyle mısraları alt alta dizip nadiren de olsa yaptığım gibi şiir yazdım, seslendirdim, fotoğrafının da geçtiği bir klip yapıp YouTube’a koydumHatta o şiir Girdap adlı seçkiye dahil edildi. Bir zamanlar düzenli olarak paylaştığım podcast serisinde paylaştım. Bırak/ma idi şiirin adı ama artık bırakıyorum, sırf seni değil nicesini.

Ve kendime yaptığım iyilikler listeme bir çentik daha atıyorum. Darısı hala ne yapsam diye düşündüklerimin başına. Hepsi için bir veda yazısı yazacak değilim elbette. Buradan kıymetini bildiğimi de anla.

Elveda.

Can Kızım, Cansız Kızım

 


Canım kızım,

Sensiz onuncu yıl. Kolay geçiyor sanma! Gelseydin belki çok zorlanacaktın bizimle. Neler oldu bu on yılda neler! Seninle birkaç ay arası olan Mina’nın doğum gününü yaptılar bugün. O kadar yakınken beni çağırmadılar, okul arkadaşlarını ve onların annelerini çağırmışlarmış.

“Abla senin başın kaldırmaz diye hiç söylemiyorum. Hem hediye işine giriyorsun, boş yere bir sürü masraf.” dedi Güler.

Boş yere. Boş ve yer… Kocaman bir boşluk yokluğun. Sen gideli ne yerim var ne yurdum. Seni düşünüce bazen bulutların üzerindeyim bazen de karanlık bir ormanda kaybolmuş. Sonunda herkesin gördüğü, bildiği, görmezden geldiği, yanından geçerken dikkat ettiği bir obruğa dönüşmüşüm sanki, sen gideli. Ya da daha doğru ifadeyle gelmekten vazgeçeli. Güler de haklı. Çocuğunu kaybeden bir kadının kalbini kırmak istemedi belli ki. Kırıldım yine de. Gerçi gitsem de kırılırdım. Kırgınlığım baki, Güler’e değil, Ayşe’ye, Fatma’ya, Mina’ya ya da sana hiç değil. Kader böyleymiş, karşı gelemem. Başını taşa vurup kırmaktır bilirim. Veren Allah, alan Allah. Sahibimize de emanetini aldı yanına diye kırgın olamam ya! Belki de bu benim halimin adı özlemdir. Kokuna, saçlarına, yıllarına, varlığına büyük bir özlem.

Senden sonra ilk birkaç sene herkesin kutlamasına gittim. Önceleri senin akranın olan çocuklara oyuncaklar almak sana alıyormuşum gibi sevinç veriyordu. Ama yıllar içinde her zorlukta bir başıma kaldıkça kızım olsaydı yanımda deyip ağladım. Hiçbir şey yapamasan küçücük ellerinle silerdin gözyaşımı, ağlama anne der zayıf kollarınla sarılırdın bana.

Sabah babanı işe geçirirken denk geliyoruz. Kapı açık oluyor. Güler de Mina’yı okula hazırlıyor. “Bazen benim halimi unutup “ay bu kızımız olmasa ne yapacakmışız diyoruz bizim beyle. Kızlar liseye gideli yüzlerini gören cennetlik. İnan sen şehir dışında okuyan oğlunu daha çok görüyorsundur. Başları sıkışmadan yoklar ortada. Ama bu Mina, ah bu kız canımız, ciğerimiz” diye yanaklarını sıkıştırıp yolluyor servise. “Öyle, haklısın” deyip kapatıyorum kapıyı bir an önce. Gözyaşlarımı görmesin kimse.

Sabahları “ay çekme saçımı, ay anne” diye çok bağırıyor çocuk, içim dayanmıyor. Mina’nın saçları uzun, kıvırcık, gözleri bal rengi, teni beyaz. Bana ya da babana, kime benziyorduysan senin de öyle olurdu, sarı, uzun ama düz saçlar. Gözlerse kesin mavi. Abin küçükken bu eve mavi gözlü olmayanlar giremez değil mi anne derdi, gülerdik. Baban da abin de dedelerin, ninelerin de yeşil ya da mavi gözlü. Ondan soyadımız Gökgöz ya. Memlekette lakabımızmış zaten.

Senin mavi gözlerini düşleyip tokalar da aldım ilk zaman. Sonra her gelişlerinde Mina’nın saçlarına taktım. Annesine her sabah saçlarını tararken acıtıyor diye dokundurmazken bana gelince hep saçlarıyla oynatıyor. Belki de kolay tarama tarağı aldım diyedir. Senin saçlarını da hiç acıtmazdım biliyor musun kızım. O ağladıkça sen ağlıyormuşsun gibi geliyordu, canım yanıyordu. O büyüdükçe sen de büyüyormuşsun gibi geliyor hala. Sonra kendime geliyorum canım kızım, cansız kızım.

Senin saçların düz olurdu diye emin bir şekilde söyledim ya çünkü biz de kıvırcık yok. Yine de ince telli olduğundan taraması kolay değil. Bu sene makrome örmeye başlayınca bunu iyice anladım. İp ne kadar ince o kadar zor. Geçen gece yeni bir örneğe başlarken ne geldi aklıma. Her gece bir yaprak yapsam ama yere düşüp gittiğin vakitleri hatırlatmasın diye onları dallara assam. Rengarenk yapraklarla canlanır mı evim, renk gelir mi yüzüme?

Neden her örneğe yaprak ekliyorum biliyor musun? Her gece elim tarağa gitsin istediğimden. Hem örmek gerekmiyor hem de havalı duruyor. En az on altı tane yirmi santimlik ip kesiyorsun. Ortasına da ikiye katlanmış kılavuz ip. Küçükleri bu ortadakinin üzerine bir alttan bir üstten geçirip adeta damar ağını inşa eder gibi yaprağı oluşturuyorsun. Ama ben en çok taramasını seviyorum yaprağın. Mavi, sarı, gri, turuncu yaprakları tek tek yapıp asacağım dallara. Geçen Mina’nın çantasına mavi yaprak yapıp süs niyetine taktım. Bir de ona senden bahsettim. Beraber el ele cennet bahçelerinde dolaşıp dünyaya gelmek için karanlık bir koridora girdiğinizi, senin orada kalıp Mina’nın koşarak buraya geldiğini söyledim. İyi ki geldin diyerek sarıldım. “Kızın niye gelmedi, şimdi onunla oynardık. Orası daha mı iyi hem seni üzerken sana ne dedi?” diye bir sürü soru sordu. Ben susunca “Bu dünya iyi bir yer mi peki?” dedi. Saçlarını okşadım. Aceleyle gözümdeki yaşı silip “dünya inilen bir yer, kelime manası bile deni, alçak olan demek ama annene kavuştun, bu da büyük mutluluk” diye anlattım. Yine sordu: “Peki senin kızın şimdi nerede?” “Cennette” dedim. Geri döndü geldiği yere, benimle kavuşmayı bekliyordur orada. Çocuklar sadece cennete gider, anneleri ve babaları dünyada neler işler belli olmaz her zaman yerleri cennet değildir ama önden, anne karnında düşmüş de olsa bir evlat gönderirlerse yerlerini ayırtmış sayılırlarmış. O evladın gözleri buğulanıp annemi istiyorum dedi mi, Allah da cennette gözyaşına müsaade etmediğinden “Bu sabinin ailesini getirin” der, hepsini cennetinde buluştururmuş.” diye Mina’ya anlatırken elinde onlara getirdiğim kek dilimleri ve sütlü kahveyle belirdi annesi. Onu görünce hemen sustum ama Mina durur mu? “Teyze hem kızını anlat hem de saçlarımı yine balıksırtı ör, olur mu?” diyerek fırladı odasına. Ona aldığım fırçayı getirip oturdu önüme. Güler “Mina, ıslatmadan olmaz, su sıktığımız şişe banyoda, hadi onu da getir” diye gönderdi salondan. Sonra gözlerini patlatıp “ne olur komşum, çocukların ölüme dair gerçeklik algısı bu yaşta tam oturmuyormuş, sen gidince bir sürü soru soruyor, rica ediyorum bu konuları açma” dedi. Elime aldığım fincanı dudaklarıma götürüp bir yudum aldım. Sehpaya götürürken ağzıma fermuarı çektim. Mina’nın getirdiği şişeden saçlarına su sıktım, usulca açtım bukleleri. Sonra da alın kenarından başlayıp ördüm balıksırtı modeli.

Kim bilir sen oralarda ne sırtında geziniyor, beni de izliyorsundur. Konuşacak çok şey var aslında ama insan bazen konuşmak istemiyor Kanımdan kan, canımdan can taşıyan bir evlat yanında olsun da beraber sussun istiyor. Sussun ve saçlarını tarasın. Her geçen gün artıyor özlemim, rutini bozdum, üç yaprak yapıp taradım bu gece. Sonra karşıma astım, izledim. En çok mavi yaprakları sevdim. Bu sefer on yaprak olacak, ortadakinin ipi en uzun, yanlarına doğru kısalacak boyları. Özenle tarayacağım renk renk yaprakları. İnan bana çok güzel olacak ve sana söz doğamadığını o güne yetişecek. Ne Güler’e ne Mina’ya gidecek. Tam karşımda süsleyecek duvarı.

Handan Kılıç

Pelikanların Kursağında Heveslerim

 

Pelikanların kursağındaydı heveslerim. O geniş, esnek torbada, biriken umutlar gibi sallanıp dururdu.

Pelikan, denizin bereketini gagasıyla toplar, kursağında saklar; benim heveslerim de öyle, hayatın coşkusunu avuç avuç toplar, ama bir türlü yutkunamazdım. Ne tamamen benim olurdu ne de bırakılırdı; sadece orada, pelikanın kursağındaki gibi birikir, beklerdi.

Pelikanlar gibiydim, kanatlarım geniş, ama uçuşum ağır. Heveslerim, o koca kanatların altında taşınıyordu; uzaklara gitmek isterken, hep kıyıya yakın yerlerde dolanıyordum.

Pelikanın denize dalışı gibi, ben de hayallere dalardım; bir anlık cesaretle suya gömülür, ama kursağımda sadece ıslak umutlarla dönerdim. Ne tam yakalardım ne tam vazgeçerdim.

Kursağında balık taşıyan pelikan, bazen aç yavrularına sunar avını, bazen kendi için saklar. Heveslerim de öyle; kimi zaman başkaları için parlar, kimi zaman içimde gizli kalır. Ama pelikanın kursağı gibi, heveslerim de kırılgandı; tek bir yanlış hamlede, biriken her şey dökülüverirdi. Yine de nasıl pelikanlar, her dalışta yeniden başlarsa; heveslerim de öyleydi, her tökezlemede biraz daha birikirdi.

Pelikanların kursağındaydı heveslerim ne özgür ne tutsak.

Denizin tuzlu kokusuyla dolu, uçsuz bucaksız bir gökyüzüne hasret. Tıpkı pelikanlar gibi, ben de taşırım onları.

Çünkü hevesler, kursakta bile olsa, yaşamın ta kendisidir.

Bir koku çarptı beni

 

Bir koku çarptı bugün beni. Parkta yürüyordum. Aniden yanımdan geçti ve yok oldu. Nasıl hızlı koşuyordu. Ben değil ama zihnim ona yetişti sıkıca sarıldı kokladı. Özlemenin ne olduğunu hatırlattı. Epeydir kalbimin varlığından bile haberim yoktu. Sadece kan pompalıyordu işte. Ama o koku seninle sabaha kadar yürüdüğümüz geceye götürdü beni. Üşütmeyen ama ara sıra titreten bir yaz gecesiydi. Ben çok üşürdüm ama senin yanında üşümekten de azadeydim. Ben benlikten vaz mı geçiyordum bir an önce sana karışmak mı istiyordum bilmiyorum. Yokluğunu düşleyemezken hayatım oldu. Ondan belki artık ne hayallere ne düşlere ne de insan denen canlıya güveniyorum. Kedilerim ve ben mutluyum. Bazen onlarla ilgilenecek halim bile olmuyor. Zaten eve de almıyorum bahçeden balkonuma geliyorlar. Hiç konuşmuyoruz. Bazen seviyorum. Onlarla benziyor ve birbirimizi anlıyoruz. Canımız istemedikçe hiçbir şey yapmıyoruz. Yürüyüş boyunca düşündüm seni. Bin yıl olmuş haberin bile gelmeyeli. Kokun davetti bana ama o bile fırtına gibi geçti. Hayat da öyle geçmiyor mu? Ya sen bunca yıl hiç hatırladın mı beni? Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim ve artık bir önemi yok. Bahçeye girdim kapımı kapattım. Sen dışarda kaldın. Yine de insan bir gün bir yerlerde çok sevildiğini ya da en azından sevildiğini bilmek istiyor. Annem olsa burun kıvırır bu söylediğime ve başın göğe mi erecek derdi. Ve hemen eklerdi hele de onu, beni istemeyeni ben hiç istemem. Sen baban tarafa çektin kesin, hala onu sayıklıyorsun.

Ne sayıklıyor ne yerimde sayıyorum. Geçti gitti ömrüm ben ona yanıyorum.

28/08/2025

  • Bu yazı

    ın kitap yazma ayı çalışmaları içinden “Bir kokuya çarptım bugün” tetik cümlesinden hareketle yazılmıştır.

Aşk Çantadır

 


Aşk çantadır. İçine ne koyarsan onu taşırsın, ama ağırlığı her zaman sürprizdir. Bazen bir tüy kadar hafif, bazen bir taş kadar ağır; kimi zaman omzunda bir türkü, kimi zaman sırtında bir yük. 

Aşk, tıpkı bir çanta gibi, seninle gider, sen nereye gidersen.

Bu çanta, ilk alındığında pırıl pırıldır; göz alıcı, umut dolu. İçine hayalleri, vaatleri, gülüşleri doldurursun. Ama zamanla her çanta gibi fermuarı zorlanır, dikişleri aşınır. 

Aşk da öyle; ne kadar özenle taşısan da, yıpranır. Yine de o yıpranmışlık, çantanın hikâyesidir; her leke, her çizik, bir anının izi.

 Aşk çantadır, çünkü bazen boşaltsan da bir şeylerin kaldığını fark edersin. Bir not, bir koku, bir eski fotoğraf; unutulmuş sandığın, ama hâlâ orada olan. 

Ve bazen, tıpkı çantayı karıştırırken bulduğun beklenmedik bir hazine gibi, aşk da seni şaşırtır; unuttuğun bir duyguyu yeniden avucuna bırakır.

 Ama dikkat et, aşk çantadır; fazla doldurursan taşar, dağılır. Az doldurursan eksik kalır. 

Ne çok ağır, ne çok hafif; tam kararında taşımak gerekir. Çünkü aşk, çanta gibi, seninle yol alır; ne kadar uzun, ne kadar kısa, sadece sen bilirsin.

Ve bazı çantalardan da insanlardan da kolay vazgeçemezsin. 

Aşksız ve çantasız kalma(yalım). 

Edebiyat Vantilatördür

 


Edebiyat vantilatördür. Sıcak, bunaltıcı bir yaz gününde, ruhun terleyen gözeneklerine serinlik üfler. Sessizce döner, ama varlığı hissedilir; kelimelerin ritmik fısıltısıyla havayı, yani zihni hareketlendirir. Bazen yavaş, bazen hızlı; kimi zaman bir şiirin sakin esintisi, kimi zaman bir romanın fırtınası olur.

Vantilatör gibi, edebiyat da eski bir dosttur. Teknolojinin ışıltılı yenilikleri arasında mütevazı durur ama vazgeçilmezdir. Tozlanabilir belki, bir köşede unutulabilir; fakat bir kez çalıştırıldığında, unuttuğunuz o ferahlığı yeniden hatırlatır. Her bir sayfası, kanatların dönüşü gibi, sizi başka bir dünyaya taşır ama aynı zamanda tam da olduğunuz yerde tutar.

Edebiyat, vantilatörün serinliği gibi, herkes için aynı değildir. Kimi için bir öykünün tanıdık kokusu, kimi için bir denemenin keskin soluğu. Kimi serinlemek için ona yaklaşır, kimi uzaktan hissetmeyi sever. Ama herkes, o esintinin dokunduğu yerde bir anlığına da olsa hafifler.

Ve tıpkı vantilatörün fişini çektiğinizde havanın yeniden ağırlaşması gibi, edebiyattan uzaklaştığınızda da zihin durulur, kalabalıklaşır.

Edebiyat vantilatördür; çalışırken fark edilmez belki, ama sustuğunda eksikliği yakar.

 

Menengiç Kahvesi Kırgınlıktır

 

Menengiç kahvesi kırgınlıktır. İlk yudumda buruk bir tat bırakır damakta, tıpkı bir kırgınlığın kalpte bıraktığı o tanıdık sızı gibi. 

Ne tam acı ne tam tatlı; ikisinin arasında bir yerlerde, insanın içini ısıtırken aynı anda huzursuz eden bir his. 

Menengiç, yabani fıstık ağacının meyvesinden doğar; kırgınlık da öyle, hayatın beklenmedik dallarında filizlenir, sessizce büyür.

Bu kahve, hazırlanırken sabır ister. Tohumlar kavrulur, öğütülür, ağır ağır demlenir. 

Kırgınlık da bir anda ortaya çıkmaz; küçük hayal kırıklıklarının, söylenmemiş sözlerin, biriken suskunlukların ateşiyle yavaşça kavrulur. Her bir yudumda, o birikimin izlerini hissedersiniz. 

Menengiç kahvesi aceleye gelmez; kırgınlık da çözülmek için zaman talep eder, zorla dağılmaz.

Köpüğü azdır menengiç kahvesinin, gösterişten uzaktır. 

Kırgınlık da öyle; sessizce var olur, bağırmaz, çağırmaz. Ama bir kez fark ettiğinizde, o köpüğün eksikliği gibi, kırgınlığın ağırlığı da kendini hissettirir. Fincanın dibinde biriken tortu, kahvenin en yoğun hâlidir; kırgınlığın da en derini, konuşulmamış gerçeklerdir.

Yine de menengiç kahvesi, tüm burukluğuna rağmen, bir fincanda dostluk sunar. Paylaşıldığında, o buruk tat bile tatlı bir anıya dönüşebilir. 

Kırgınlık da böyledir; konuşulduğunda, anlaşıldığında, hafifler. Belki tamamen kaybolmaz, ama bir yudum kahve gibi, içimizi ısıtan bir bağa dönüşebilir.

Menengiç kahvesi kırgınlıktır, evet. Ama aynı zamanda, o kırgınlığı bir fincanda toplayıp, dostluğa dönüştürmenin umududur.

İçelim, içirelim.

Kupa

 

Seramik kupayı kahveyle ağzına kadar doldururken sırrının çatladığını gördü. Ne ara damar damar yol olmuştu!

“Az pişmiş toprak işte, ne kadar dayanabilir ki, illa porselen olmalı kupa,’’ derken gözüne tek kalan porselen kahve fincanı ilişti. “Her şey geçiyor, zamana dayanan yok,” diye mırıldandı.

Kahve fincanında kırık bir limon dalı ıslanmıştı. Çamaşır asarken tellere kadar uzanan dallardan birinden düşmüş, kesin annesi görüp almıştı. Ortalık nasıl da güzel kokmuştu. Bu evde tek kalan kupalar, bardaklar vazo, tabaklar çiçek altı olurdu. 

Aslında limon ağacı çıtkırıldım olmazdı ama işte buradaydı. Muhtemelen oyun oynarken çocuklar zarar vermiş, çarşafı silkip asarken gelen son darbede yere düşmüştü.

İsrafı sevmeyen annesi birçok kırık dalı böyle köklendirip balkonu, bahçeyi yeniden çiçeklendirirdi. Hep aynı çiçekten olması bu yüzdendi. Tekrar ve tekrar sardunya, sarmaşık, kılıç çiçeği.

Toprak genişti illa herkese bağrını açar, dalken kök olmak zorunda kalanları da sarardı.

Aslında su içinde köklenmek yeniden başlamak gibiydi. Tam çiçeğiyle meyveye duracakken en yeşil, en diri, en genç haliyle kırılabilirdi, her çiçek, her dal, her insan.

Bereket mevsimi yaklaşıyor diye heyecanlanırken mahsulü telef olabilirdi. Hayatın değişmezliği cilvelerinde gizliydi, her an bir bilinmezlik vardı yarında.

Sırrı çatladığında her kupa, her insan parlaklığını yitirir pürüzlü karanlığıyla karşılaşabilirdi kendisinin.

Korkmadan daha da parçalanmayı göze alırsa biraz daha kazırsa üzerindeki sırrı, gölgesi ile yüzleşir hammaddesi toprakla tanışırdı.

Topraktan gelmiş toprağa gidecek bedeninin bereketini keşfetmek için bile, gelen her şeyi yutmak, bağrında yumuşatmak hasılı kelam toprak olmak lazımdı. Yağmur yağıp güneş açmasa, mevsim sıcakları yolunu şaşırsa ve sonunda vaadini yerine getiremese de toprak her zaman kurda kuşa, karıncaya yuva olurken bağrından da yeşille beraber nice çiçeği fışkırtırdı.

Ve bir gün toprak olacak bu beden yaşarken de tek kalmış bir kupa kadar olabilir, bağrında kırık dallara yer açabilirdi elbet.

Rayihasıyla baş döndüren kırık dalı aldı kupasıyla, kokladı ve canlandı.

Kahvesi bittiğinden limonlu bir çay doldurdu.

Bu sefer cam fincana ve oturdu masanın başına.

Her şeyi olduğu gibi yazmaya.

Handan Kılıç 

Kırık Beyaz

 

Bu binaya yeni taşındı. Tam karşıma. Bir kek yapıp ‘hoş geldin’e gideyim dedim. Aslında sık yaptığım bir şey değildir ama kapılarımız birbirine bakınca yeni gelen bu kiracıyı tanımak istedim.

Yerleşmesi için yeterince süre verdim bence, iki oda bir ev için iki hafta. O da tek başına diye. Bu kadar zaman kimse uğramadı ne desteğe ne ziyarete.

Boşanmış dedi kapıcı, çocuğu yokmuş. İyi ki dedim içimden, her şeyi kendi başına halleden birinin ya bir de çocuğu olsaydı.

Kapıyı çaldım, epey bekledim, açılmadı. Dışarı çıktığını görmemiştim. Tekrar çaldım, ayak sesi duyunca geri dönmekten vazgeçtim. Üçüncüye kalmadan kapı açıldı, buyurun dedi.

Girer çıkarken birbirimizi görmüştük. “Size hoş geldin demek istedim,” diyerek üzerini peçeteyle örttüğüm keki uzattım. Aldı ve birkaç saniyelik tereddütten sonra buyurun, geçin dedi.

Hol, açık mutfaklı salona bağlanıyordu, hiç sevmem. Apartmanda her daire farklı büyüklükte olduğundan bu modeli ilk kez görüyordum. Kendi evimi bir daha sevdim. Girişte jüt bir halı, salonda köşeli bir kanepeyle orta sehpa ve televizyon ünitesi vardı. Ha bir de mutfakla salonu ayıran tezgahın kenarında iki bar sandalyesi. Tek renk hakimdi eve, kırık beyaz.

Keki tezgaha bırakırken kahve içer misiniz diye sordu. Makinesi çalışıyordu. Az önce çay demlemiştim evde, keşke alıp gelseydim diye düşünürken zift gibi bir kahveyi doldurmuştu bile. Oysa hiç aram yoktur.

Demek ki vakti yok. Bir firmada müşteri hizmetlerine bakıyormuş ama evden çalışıyormuş. Kapı çaldığında bir müşteriyle görüşüyormuş. Aslında daha çok bilgisayar başında geçiyormuş vakti ama bazen sesli görüşmeler de yapıyormuş. Bir çırpıda bunları anlattıktan sonra aniden durdu işler yoğun dedi. Kahve teklifinin üzerine ikinci kez oyalama beni diyordu sanki.

Ben konuşurken kulaklarının arkasına geçirdiği mavi saçlarıyla oynuyordu. Sık sık gözlüğünü düzeltip dizini de sallamaya başlayınca toparlandım. O hevesle fırladı ama kahvemi içtiğim görünce hazır kalkmışken içerideki odadan yarım kahvemi alayım dedi. Duvarlar boştu, bomboş. Salona dönünce 5 dakika daha oturdum.

Neden mavi diye sormak istedim ama çekindim benim de maviye boyamak istediğim o gün geldi aklıma, vazgeçtim. Kırıp dizimi oturmuş, saçıma o günden sonra değil mavi tek bir boya bile sürmemiştim, nefesim daraldı, hissetti, su getirdi.

Aferin dedim birden. Bu genç yaşta rengini de kendini de bulmuşsun.

Yüzüme boş boş baktı, bulmak diye mırıldandı arayan buluyor belki aramayan da. Aradıkça yolu yoluna çıkıyor insanın, evi evi oluyor, kendine ev arıyor buluyor. Sonra uzaklara bakarak sustu.

Yarısı duran kahveyi orta sehpaya bıraktım. Keşke keki bütün getirmeseydim, diye iç geçirdim. Müsaade istedim, elbette diyerek benden önce kapıya yöneldi.

Dönüp boş köşeyi gösterdim bir çiçek belki bir çiçeklik gerek buraya dedim ama hemen pişman oldum. Dişleri görünmeden gülümsedi, sana ne der gibiydi.

Terliklerimi giyerken bir dakika diyerek mutfak tezgahına bıraktığı keki başka bir kaba aktarıp sudan bile geçirmediği tabağıma bir paket kahve koyup getirdi.

Kırk yıl hatırı vardır diyerek aldım tabağı girdim daireme. Çaycının düğmesine bastım, bir kek yapayım dedim, bu sefer kendime.

25 Temmuz 2025

Handan Kılıç

 

Yerleşememek, Ayrılık da Sevdaya Dahil Ve Masumiyet Müzesi

  Öncelikle fotoğrafın konuyla ilgisi yoktur diyecekken ulaşılmak istenen seviyeyi gösterdiğini fark ettim. Her şeyin her şeyle ilgisi var. ...