KATEGORİLER

Peliklerini ör hadi!

Anneannem saçlarını her banyodan sonra itinayla tarar ve ortadan ayırıp iki yanına örerdi. Pelikleri incelse de neredeyse beline kadar gelirdi. Kadının saçı uzun olmalı derdi. Ne kadar uzun sorusunun cevabı hazırdı: Öldüğünde yıkanırken göğüslerini örtmeli. Edep bunu gerektirir diye anlatırdı. Hazreti Fatma annemizin böyleymiş. Fatma teyzem de hiç saçlarını kesmedi, hep uzattı, uzadıkça zayıfladı ama o hep rahmetli annesinin sözünü tuttu. Adını aldığı büyüğüne hürmeten tepesi açılsa da saçları göğüslerini örtecek kadar uzundu. Ta ki o güne kadar…

Anneannem yemek yaparken, yoğurt mayalarken “Allah’ım benim elim değil Fatma annenizin eli,” derdi hep ve her yaptığı çok lezzetli olurdu. Hazreti Fatma’nın eli bolluk ve bereket ve elbette lezzetin kaynağıydı ona göre.

Halk arasında da yaygın olarak Fatma’nın eli nazara ve kem gözlere karşı korunmak ve şans getirmesi amacıyla evlerde, takılarda, kolyede, bilekliklerde kullanılır. Genellikle ortasında bir göz figürü nazar boncuğu da bulunur, bu da her şeyi gören göz anlamında koruyuculuğu simgeler. İslam kültürünün yanı sıra Yahudilik Miryam‘ın eli ve Hinduizm gibi farklı kültürlerde de benzer amaçlarla kullanılan antik bir simgedir. Sabrı, sadakati, bereketi ve dişil gücü temsil edermiş. Anneannem oraya buraya semboller asan bir kadın değildi ama gönlünü açtığı inançla her yemeğe başlarken Fatma annemizin elinden bahsederdi. Bazen ben de söylerim ve hemen arkasından bizim elimizin lezzeti yok mu diye bir şüphe tohumu atılır içime ve eğer o şüphe bir kere gelirse yemeğin lezzeti olmaz. Oysa bende gümüşten sembolü de var. Ama inanmak tılsımlı bir hal, çok sorgulamamak lazım galiba hayatı.

Nedenini bildiğimiz ne bizi mutlu etmiş ki? Gidenlerin vefasızlığından, vedasızlığından mustarip olduğumu söylediğimde ne önemi var artık gitmiş hayatında yok demişti bir arkadaş. Ben hukukum olan her insanla vedalaşmak isterim, ona vakit ayırdığım biri aniden ortadan kaybolduğunda elbette nedenini merak ederim. Herkesin kendince nedenleri olabilir, en acıtan şekilde de olsa bunun dillendirilmesini tercih ederim. Çünkü vedalaşmak bir haktır ve çok önemlidir. Kızı, oğlu, torunu en çok bu yüzden gözlerini açsın istiyor. Bugün 41 gün oldu, Fatma teyzem geçirdiği beyin kanamasının ardından hala yoğun bakımda uyuyor.

Anneannem ilk çocuğunu altı aylıkken kaybetmiş. Oğlunun ardından bu acıya Peygamber Efendimiz de evlat acısı çekti, hem de kaç tane diyerek katlanmış ve yeniden çocuğu olduğunda adını Fatma koymuş. Fatma, Peygamberimizin hayatta kalan tek çocuğu, soyu kızından devam eden tek peygamber. Teyzem de anneannemin ilk göz bebeği olarak 75 yılında. Ellerini, ayaklarını kıpırdatıyor, birkaç kez gözünü açmış, başındaki doktor gözünün bir kere ışığı tepki verdiğini söylüyor ama bütün kıpırdanmalar refleks olabilir diyen doktor da var. Annem girdi önceki gün yanına, dayanamamış eliyle göz kapağını açmış, bir tanesi çok bulanık, bizim gözümüz gibi parlak değil, feri yok dedi. Diğeri normalmiş, nazar duası okumuş, teyzem esnemiş, saçları bir santimi geçmiş. Sadece peliklerini değil tüm saçlarını tıraş ettiler, kafatasından çıkardıkları parçayı da daha önce yazdığımda dondurduklarını zannediyorduk ama çöpe atmışlar. Artık yerine plastik kapak takılıyormuş, henüz kafatası açık, ben yoğun bakımın önünde bekliyorum, o bile dağılmama yetiyor. Dün dört hastanın yakını girdi içeri, 10 dakika konuştular can parçalarına, dön artık geri, aç gözlerini, seni bekliyoruz, hadi uyan, oğlun seni bekliyor, torunun seni soruyor, hadi dediler belki şimdiye kadar söylemedikleri kadar çok sevdiklerini, beklediklerini anlattılar. Teyzen kendine benzeyen torununa tepki veriyormuş genelde, tepki görmeyenler üzgün… Kafada sorular, bana kırgın mı, bizi duyuyor mu duymuyor mu?

Dedesi, ninesi 95 yaşlarına kadar dünyadaydı. Teyzeminki daha mı zor bir hayattı? Sorular ve sorular. Kolay hayat yok ki! Herkes bir yerden derin yaralı, ayakta kalma yarayı örtme derdine hayat diyoruz. Örtersen unutursun. Ancak o zaman acıdan ölümden habersizmişçesine zevk alırsın hayattan. Bu bilinçli bir tercihtir ama zamanla insan inanır, bilinçaltı aptalmış ya! Yoksa kimse hatırlamamayı bile isteye seçmemeli. Hatırlamamak en korkulan hastalık artık.

Havalar ısınıyor, polenler hastane bahçesini sardı, insanlar hapşuruklarla boğuşuyor. Bunun da bir şehir planlaması hatası olduğunu okuduğumdan beri Allah’ın işine karışmasak diyorum. Belediyeler meyve verip etrafı kirletiyor diye ağaçların dişilerini dikmemişler. Meğer dölleyecekleri ağaçlarla karşılıklı dikilse bu erkek ağaçlar polenlerle insanları hasta etmeyecekmiş de insan işte her şeye burnunu sokuyor. Sıcaklar geliyor, dereceler yükseliyor, duvardaki derecelerden yok artık etrafta her şey telefonda. Çocukken bizim evde Bodrum’dan aldığımız deniz kabuklarıyla süslü bir derece asılıydı duvarda. Derece dediğim termometre, biz İzmirliler öyle uzatmayı sevmiyoruz malum domatese bile domat diyoruz. Benim evimde bir termometre hiç olmadı, oğlumu yıkarken suyun içine attığımız banyo takımının parçası olan hariç. Hala duruyor, ne yapacaksın bunları diyor oğlum, bunları saklarsan tabi evlere sığmazsın. Bir gün, olunca yani torunuma göstereceğim diyorum, insanın emelleri uzun, hayat kısa. Hep daha güzel günlerin onu bekleyeceğini, hep uzun bir ömrünün olacağını düşünüyor. Oysa bir saat sonrası için kimsenin garantisi yok. Teyzemin salon koltuk siparişi iptal. Havalı yatak solunum, cihazı siparişi hala askıda.

Hayat çok belirsiz. Dün evine giden insanlar karşı şeritten gelen bir kamyonunun üzerine geleceğini bilmiyordu Bornova’da. Burun estetiği için ameliyata giren genç kız öncesi sonrası fotoğrafları çektirirken öleceğinden habersizdi. Hayaller ve hayatlar!

Teyzem evine dönecek mi? Bizi duyacak mı? Pelikleri yine uzayacak mı? Fatma annemizin eli, sen uzan üzerimize, adının hürmetine güçlendir teyzemi. Yemeklerimize ve hayatımıza lezzet kat. Evet hayat akıyor, herkes bir başına ayrı yerlerde ayrı acıları bir başına yaşıyor ama her acının taşıyıcısı biliyor ki hayatta her şey çok yavan…

30 Nisan 2026

 

"Çok Canım Sıkılıyor, Kuş Vuralım İstersen"(*)

 


Canım uzun zamandır hiç bir şey yapmak istemiyor. Ama kalkıyorum ve bir değil iki evin idaresini yapıyorum. Biri boş, yeni yerleşmiş, panjuru dahi kapalı olsa da nasıl kirlendiğini anlamadığım biri bilfiil içinde olduğum ev. Günler bir avuç. Yemek yap, ortalık topla, rutinde boğul, insana yetiyor. Canıma inat ayaktayım, devam ediyorum. Ama ne zaman oturup birini arayayım desem, şimdi değil diyorum. Konuşacak halim yok. Hiçbir şey keyif vermiyor.

Geçen hafta bir gece iki günü Ankara’da 23. Kitap Fuarında imzada geçirdim. Önceden yapılmış program olmasa gitmezdim. Neyse ki, Ankara ve arkadaşlarım yüzümü güldürdü ve geride bıraktıklarıma ah dedirtti. Yeni şehrimde bir düzen kuramadan savruluyorum. Burada da üç aydır buluşalım diyen arkadaşlarla sonunda dışarda yemek yedik. Eski Ankaralılar olarak Aspava’ya gittik. İzmirlilerden hala bir hoş geldin yok. Benim gibi sosyal bir insana az gelse de arada insan gördüğüm oluyor işte. Oysa ne planlarım vardı. Hepsi bir günde önemini kaybetti. Hayat yazıyor, biz oynuyoruz diye sayfa kurmuştum, etkinlik arkadaşlarıyla buluşmalar planlayacaktık. Ama işte kendisini gerçekleştiren kehanet, Hayat veren yazdı, biz oynuyoruz. Üç dört tanesine hiç ilana çıkmadan kendim katıldım, nefes almak için. Keyifsiziz. Teyzemden beri zaten bir avuç kalan ailemiz üzgün, yaşlılar bezgin.

Yine de kendimi zor da olsa haftada bir bazen iki dışarı atıyorum. Aslında her gün yürümem gerekiyor. Parklar bahçeler cıvıl cıvıl. Mevsimler değişiyor, takvimler değişiyor, biz değişiyoruz ama değişmeyenler hayatın değişim kurallarına aykırı şekilde aynen devam ederken mutlu mesut yaşıyor. Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş malum. Yaprak demişken düşme değil dirilme mevsimindeyiz. Ağaçlar davetkar, parklar, sahil boyu cilveli ama orada da korktuğum köpekler var. Ve elbette dünyada köpeğinden başka varlık yokmuş bütün haklar, bütün parklar, bütün yollar ona aitmiş gibi düşünen sahipleri. Dün yürürken mevzuata uygun bir şekilde köpeğine tasma ve ağızlık takan bir kadın gördüm. Boynuna sarılacaktım. Bu kadar ya, yapmanız gereken bu kadar. Tabi bir de tasmayı insan içinde on beş metre salmamak. Bu yüzden üç kez kaza geçirdim, birinde omuzum zedelendi ötekinde ambulansla götürdü hastaneye, dizime 12 dikiş atıldı. Dünyada sadece insanlar yok diyorsunuz, madem beraber yaşayacağız insanların da hakları, korkuları, korkma hakları olduğunu hatırlayın. Zaten selamsız sabahsız yan kapı komşum tasma takmamakta ısrarlı ve köpeği de saniyeler içinde kapımda bitip kalbimi sıkıştırmakta kararlı. Evime rahat girip çıkamıyorum. Kapıcıya söyledik, “Apartmanda bir değil üç tane var, tekme at geç abla, fino değil mi, ben attım on metre havaya uçtu, geldi sahibi çan çan bağırıyor bir de, çok kıymetliyse ipini bağlayacak, başkalarını rahatsız etmeyecek, ben onunla uğraşamam,” dedi. Ben karıncayı incitemem, böcek öldüremem tekme de atmam elbet ama köpek sahipleri fırsat bulsa biz köpekten korkanların yaşam hakkını elinden alır gibi davranıyor. Bu yazım da linçlenebilir, Hindistan’da ineğin karşılığı İzmir’de köpek çünkü. Ama biz de varız yahu, korkuyoruz, siz hiç çok korktunuz mu? Hah işte o anı hatırlayın, empati yapın ve tasmalarınızı köpeklerinize takın. Sağlık için doktor tavsiyesiyle yürümem gerekiyor yoksa hiç çıkmayacağım, dünya sizin olsun ama sağlık anayasal bir hak, lakin korkudan kalbim elimde yürürken bir de köpek sahiplerinin ters tavırlarına maruz kalıyorum. İnsana saygı vardı eskiden İzmir’de…

Dışarılar kabus, içeriler darlıyor, teyzem 24 gündür yoğun bakımda uyuyor. Onu beyin kanaması geçirdiği arife günü sabahında ambulanstan indirilirken gördüm en son. Bir gün önce de aynı şehirde görüntülü konuşmuştuk. Ramazan, taşınma, yerleşme telaşı, iki ev arası git geller derken nevrim dönmüştü. Bayramda ziyaret edecektik ama nasip olmadı. O beyin ameliyatı geçirmiş, kafatası açık bir halde yoğun bakımda kıpırdamadan yatarken biz bayram öncesi sipariş ettiği ev yapımı su böreklerini, baklavaları kızının ikramıyla yedik, gözümüzde yaş, gönlümüzde iyileşme umudu. Tanıyan tanımayan nice insan her gün dualarını gönderiyor, şifa için ne tavsiye ediliyorsa bulup okuyor ( çünkü doktorlar duadan başka yapacak bir şey yok, yapacağımızı yaptık, kendine gelmesini bekliyoruz dedi,) ama sadece iki kez el ayaklarını omuzlarını oynatmış. Ailenin doktorları refleks diyerek umut kırıyor yoğun bakım doktorları zaten artık bizim gibi bir yaşam süremeyeceğinden dem vuruyor ama detay vermiyor. Oysa teyzem iki hastaya aynı anda bakan, sağlığına düşkün, dikkatli hatta yüz yogasını bile fırsat buldukça ihmal etmeyen biriydi, şimdi öylece yatıyor. Meğer ne kadar yorulmuş.

Teyzem gördüğüm en inatçı, (inatçı olmadığında da inat ederdi) sebatkar, fedakar, çalışkan, yıkılmadım ayaktayım insanıyken onu çaresiz bilinçsiz o sedyede görmek beni çok dağıttı ve o günden beri hele de bütün başı sargılar içinde tekrar görme cesaretinden uzağım. Evlatları bana kırılıyor olabilirler ama hem biraz da onların daha çok görme fırsatı olsun diyorum hem de onu iyi görebileceğim zamana kadar bekliyorum. Ya o zaman gelmezse diyorlar, o zaman da görüntülü konuşmamızda olduğu gibi, canlı, heyecanlı, bayrama yetişmediği için yeni koltuk siparişini bayram sonrasına bırakan, dantellerden çerçevecide sunum tepsisi yaptıralım diye konuştuğumuz gibi hatırlayayım.

Hayat hep bir anda değişiyor. Dünya ne kadar boş ile ne kadar güzel arasında gidip gelen sarkaçta günden geceye geceden güne dönüyoruz.

Dün bir yazar söyleşisine gittim. Dönüşte yalnız başıma dolaştım sokakları. Kalabalık yerlerin köpekleri baygın yattığından sorun yok. Oralarda da insanlar üzerime geliyor gibi oluyor. Çok evden çıkmazsa insan sokakta mesafelenmekte zorlanıyor. Hem tek başıma gezmeyi sevmem ama hayat bana bunu çok yaşatıyor son yıllarda. Yine de her adımımda şükrediyorum, adım atabildiğim için, istediğim zaman dışarda ve evde olabildiğim için. Teyzeme solunum desteği veriliyor, nefes almak ya, onu bile desteksiz yapıyoruz ya, şükredecek çok şey var.

Trafikten kaçıp vapura binebilmek mesela. Kıyıda denize sıfır bir masa bulduğumda içebildiğim bir çay için bile şükrediyorum. Dün de Karşıyaka’dan Konak’a geçip metroya binmeden kıyıda gün batımını izledim, hiç durmayan zihnime bir kaç dakika vermem lazımdı… Elli yedi yıldır yaşadığı bu şehirde en son ne zaman buradan denize bakmıştır teyzem diye düşündüm. Hep çok işi vardı, hep herkese yetişirdi, o olmazsa hayat devam etmezmişçesine bir yükü omuzlarına almıştı. Elbette çevresi de öyle şekilleniyor insanın, destek için yaptıkları bile vazife kalıyor üzerine. Ahladım, derin nefesler aldım, teyzem için yine yeniden şifa diledim, dualarımı dalgalara, göğe, güneşe fısıldadım. İki arkadaşım birbirinden habersiz “Allah görmemişe çevirsin,” demişti. Bu kalıbı bizim buralarda kullanmazlar, duyunca çok sevdim ve dilime pelesenk ettim ne zamandır. Görmemişe çevrilmesini isteyeceğimiz ne çok şey oluyor hayatta ama sağlık hepsinden başka, o varsa var diğer dertler, o yoksa başka dertler siliniyor gönülden.

Garson kız bir çay almama kızdı. İlla pasta, kurabiye alın dedi, yok deyince yanımdaki masayı işaret ederken tek çay içen ablanın orası, başıma gelip başka bir isteğin var mı tek çay isteyen abla gibi tacizlerine devam etti. İçimizde akandan çok daha sert ve duygusal fondan eksik bir dünya dışımızda akıyor elbet. Beşinci dakikada ikinci çayı söyledim. Onuncu dakikada da kalktım ve vapurdan inip aynı biletle metro aktarmasına koşan insanlar arasına karıştım. İnsanlardan bir insan oldum. Teyzemin kızına gidecektik akşam, ev halkı dışardan gelip toplanamadı. Yarın dediler, bugün başka işler çıktı. Balkondan bakınca gördüğüm binada yatıyor teyzem. Ama bizden çok uzakta uyuyor. Akışa teslim oldum, aklımda duamda teyzem.

(*) Başlık Ülkü Tamer’in şiirinden alıntıdır. Kuş falan vurmayalım ama sevgili köpek sahipleri, madem aile ferdiniz, suça sürüklenen çocukların ailelerine bile mevzuatımız ceza vermeye hazırlanırken kontrolsüz güç sahibi köpeklerinize sahip çıkmalı değil mi? Hukuk insanı olarak çok defa altı ay hapis cezası ve yüksek para cezaları verildiğini gördüm şükür.

Bu nedenle bahar gelmişken Türkiye’de yaşayanlara bir küçük hatırlatma. Başka yerde yaşayanlar zaten mevzuatlara, kurallara uyup serbest bırakmıyor hiç bir hayvanını. Avrupa, ABD, kıskanılıyorsun.

Türk Ceza Kanunu (TCK) 177. madde, gözetimi altındaki hayvanı başkalarının hayatı veya sağlığı için tehlikeli şekilde serbest bırakan veya kontrolünde ihmal gösteren kişiyi cezalandırır. Bu suç, zarar doğmasa bile tehlike yarattığı için cezalandırılır ve 6 aya kadar hapis veya adli para cezası öngörür.

Hayvan birine zarar verirse, TCK 177'nin yanı sıra somut olayın özelliklerine göre "taksirle yaralama" (TCK 89) veya "taksirle öldürme" (TCK 85) hükümleri de uygulanabilir.

Ayrıca 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında, köpeklerin tasmalı ve kontrollü gezdirilmesini zorunlu kılar. Tehlike arz eden ırkların ağızlık ve tasmayla gezdirilmesi şarttır. Kamusal alanlarda tasmasız köpek gezdirmek ve çevreye zarar verilmesi durumunda adli/idari para cezaları uygulanır.

Köpeğin tasmasız olması sonucu yaşanan yaralanma veya zararlardan doğrudan köpeğin sahibi sorumludur.